Noktalama İşaretleri (Açıklamalar)    Duygu ve düşünceleri daha açık ifade etmek, cümlenin yapısını ve duraklama noktalarını belirlemek, okumayı ve anlamayı kolaylaÅŸtırmak, sözün vurgu ve ton gibi özelliklerini belirtmek üzere noktalama iÅŸaretleri kullanılır.      Noktalama iÅŸaretlerinden nokta, virgül, noktalı virgül, iki nokta, üç nokta, soru, ünlem, tırnak, ayraç ve kesme iÅŸaretleri ait oldukları kelimelere bitiÅŸik olarak yazılır ve kesme dışındaki iÅŸaretlerden sonra bir harf boÅŸluÄŸu ara verilir.  Nokta ( . ) 1. Cümlenin sonuna konur: Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurulÂmuÅŸtur. Saatler geçtikçe yollara daha mahzun bir ıssızlık çöküyordu. (ReÅŸat Nuri Güntekin) 2. Bazı kısaltmaların sonuna konur: Alb. (albay), Dr. (doktor), Yrd. Doç. (yardımcı doçent), Prof. (profesör), Cad. (cadde), Sok. (sokak), s. (sayfa), sf. (sıfat), vb. (ve baÅŸkası, ve benzeri, ve benzerleri, ve bunun gibi), Alm. (Almanca), Ar. (Arapça), İng. (İngilizce) vb. 3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için konur: 3. (üçüncü), 15. (on beÅŸinci); II. Mehmet, XIV. Louis, XV. yüzyıl; 2. Cadde, 20. Sokak, 4. Levent vb. 4. Arka arkaya sıralandıkları için virgülle veya çizgiyle ayrılan rakamlardan yalnızca sonuncu rakamdan sonra nokta konur: 3, 4 ve 7. maddeler; XII ? XIV. yüzyıllar arasında vb. 5. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra konur:                                   I.              1.                           A.           a.                                   II.             2.                           B.           b. 6. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 29.5.1453, 29.X.1923 vb. UYARI: Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir. Bu durumda ay adlarınÂdan önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453, 29 Ekim 1923 vb. 7. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: Tren 09.15?te kalktı. Toplantı 13.00?te baÅŸladı. Tören 17.30?da, hükûmet daireleri kapandıktan yarım saat sonra baÅŸlayacaktır. (Tarık BuÄŸra) 8. Kitap, dergi vb.nin künyelerinin sonuna konur: Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde GeliÅŸme ve SadeleÅŸme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1960. 9. Dört ve dörtten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur: 1.000, 326.197, 49.750.812 vb. 10. Genel aÄŸ adreslerinde kullanılır: http://tdk.gov.tr 11. Matematikte çarpma iÅŸareti yerine kullanılır: 4.5=20, 12.6=72 vb.  Virgül ( , ) 1. Birbiri ardınca sıralanan eÅŸ görevli kelime ve kelime gruplarının arasına konur: Fırtınadan, soÄŸuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sıÂcak, aydınlık ve sevimli odanın havasında erir gibi oldum. (Halide Edip Adıvar) Sessiz dereler, solgun aÄŸaçlar, sarı güller DillenmiÅŸ ağızlarda tutuk dilli gönüller (Faruk Nafiz Çamlıbel)       Zindana atılan mahkûmlar gibi titreÅŸerek, haykırarak geri geri kaçmaya uÄŸraşıyorduk. (Hüseyin Rahmi Gürpınar) Köyde kim çaresiz kalırsa, kimin iÅŸi bozulursa İstanbul yolunu tutar. (Ömer Seyfettin) 2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur: Umduk, bekledik, düşündük. (Yakup Kadri KaraosmanoÄŸlu) 3. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan özneyi belirtmek için konur: Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oÄŸlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi koltuÄŸundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmiÅŸti. (Yakup Kadri KaraosmanoÄŸlu) 4. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur:        Zemin bu kadar koyu bir kırmızıya dönüşünce, bir an için de olsa, belirginliÄŸini yitiriverdi sivilceleri. (Elif Åžafak) Åžimdi, efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım. (Atatürk) 5. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına koÂnur: AkÅŸam, yine akÅŸam, yine akÅŸam, Göllerde bu dem bir kamış olsam! (Ahmet HaÅŸim) 6. Tırnak içinde olmayan alıntı cümlelerinden sonra konur: Adana?ya yarın gideceÄŸim, dedi.       Aç karnına sigara içmekle hiç de iyi etmiyorsun, dedi. (Necati Cumalı) 7. KonuÅŸma çizgisinden sonraki alıntı cümlesinin bitimine konur:       ? Bu akÅŸam Datça?ya gidiyor musunuz, diye sordu. 8. Edebî eserlerde konuÅŸma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur: Bahçe kapısını açtı. Sermet Bey?e, ? Bu anahtar köşkü de açar, dedi. (Ömer Seyfettin) 9. Kendisinden sonraki cümleye baÄŸlı olarak ret, kabul ve teÅŸvik bilÂdiren hayır, yok, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, başüstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur: Peki, gideriz. Olur, ben de size katılırım. Hayhay, memnun oluruz. Haydi, geç kalıyoruz. Evet, kırk seneden beri Türkçe merhale merhale TürkleÅŸiyor. (Yahya Kemal Beyatlı) 10. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime grupÂlarıyla yapı ve anlam bakımından baÄŸlantısı olmadığını göstermek ve anlam karışıklığını önlemek için kullanılır: Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır. (Halit Ziya UÅŸaklıgil) Bu gece, eÄŸlenceleri içlerine sinmedi. (ReÅŸat Nuri Güntekin) 11. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur: Efendiler, bilirsiniz ki hayat demek, mücadele, müsademe demektir. (Atatürk) Sayın BaÅŸkan, Sevgili KardeÅŸim, DeÄŸerli Arkadaşım, 12. Sayıların yazılışında kesirleri ayırmak için kullanılır: 38,6 (otuz sekiz tam, onda altı), 0,45 (sıfır tam, yüzde kırk beÅŸ) 13. Metin içinde art arda gelen zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra konur: Ancak yemekte bir karara varıp, arkadaşına dikkatli dikkatli bakarak konuÅŸtu. UYARI: Metin içinde zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra virgül konmaz: Cumaları bahçede buluÅŸtukça kıza kendisinin adi bir mektep talebesi olmadığını anlatmaya çalışıyordu.     (Halide Edip Adıvar) Åžimdiye dek, ben kendimi bildim bileli kimse DeÄŸirmenoluk köyünden kaçıp da baÅŸka köyde çobanlık, yanaÅŸmalık etmedi. (YaÅŸar Kemal) Meydanlığa varmadan bir iki defa İsmail kendisini gördü mü diye kahveye baktı. (Necati Cumalı) 14. Özne olarak kullanıldıklarında bu, ÅŸu, o zamirlerinden sonra konur: Bu, benim gibi yazarlar için hiç kolay olmaz. O, eski defterleri çoktan kapatmış, Osmanlıya kucağını açmıştı. (Tarık BuÄŸra) 15. Kitap, dergi vb.nin künyelerinde yazar, eser, basımevi vb. maddelerden sonra konur: Falih Rıfkı ATAY, Tuna Kıyıları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1938. Yazarın soyadı önce yazılmışsa soyadından sonra da virgül konur: ERGİN, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Ankara, 1958. UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut, ya ? ya baÄŸlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz: Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve ÅŸafak sökerken Faik?e bol teÅŸekÂkürlerle dolu bir kâğıt bırakarak iki gün evvelki cephe dönüşü kıyafeti ile sokaÄŸa fırladı. (Peyami Safa) Ya ÅŸevk içinde harap ol ya aÅŸk içinde gönül Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül! (Yahya Kemal Beyatlı) UYARI: Tekrarlı baÄŸlaçlardan önce ve sonra virgül konmaz: Hem gider hem aÄŸlar. Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli. (Atasözü) Gerek nesirde gerek nazımda yeni bir söyleyiÅŸe ulaşılmıştır. Siz ister inanın ister inanmayın, bir gün bile durmam. Ne kız verir ne dünürü küstürür. Bu kurallar bugün de yarın da geçerli olacaktır. UYARI: Cümlede pekiÅŸtirme ve baÄŸlama görevinde kullanılan da / de baÄŸlacından sonra virgül konmaz: İmlamız lisanımız düzelince, lisanımız da kafamız düzelince düzeleÂcek çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla deÄŸil!     (Yahya Kemal Beyatlı) UYARI: Metin içinde -ınca / -ince anlamıyla zarf-fiil görevinde kullaÂnılan mı / mi ekinden sonra virgül konmaz: Ben aç yattım mı kötü kötü rüyalar görürüm nedense. (Orhan Kemal) Öyle zekiler vardır, konuÅŸtular mı ağızlarından bal akıyor sanırsın. (Attila İlhan) UYARI: Şart ekinden sonra virgül konmaz: Tenha köşelerde ağız ağıza konuÅŸurken yanlarına biri gelecek olursa hemen susuyorlardı. (ReÅŸat Nuri Güntekin) Gör gözlerinle de aklın yatarsa anlatıver millete. (Tarık BuÄŸra)  Noktalı Virgül ( ; ) 1. Cümle içinde virgüllerle ayrılmış tür veya takımları birbirinden ayırmak için konur: Erkek çocuklara DoÄŸan, TuÄŸrul, Aslan, Orhan; kız çocuklara ise İnci, Çiçek, Gönül, Yonca adları verilir. Türkiye, İngiltere, Azerbaycan; Ankara, Londra, Bakü. 2. Ögeleri arasında virgül bulunan sıralı cümleleri birbirinden ayırÂmak için konur: Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak, kahkahalar atmak, aÄŸlamak istiyorum. At ölür, meydan kalır; yiÄŸit ölür, ÅŸan kalır. (Atasözü) 3. İkiden fazla eÅŸ deÄŸer ögeler arasında virgül bulunan cümlelerde özneden sonra noktalı virgül konabilir: Yeni usul ÅŸiirimiz; zevksiz, köksüz, acemice görünüyordu. (Yahya Kemal Beyatlı)   İki Nokta (: ) 1.Kendisiyle ilgili örnek verilecek cümlenin sonuna konur: Millî Edebiyat akımının temsilcilerinden bir kısmını sıralayalım: Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip Yöntem. 2. Kendisiyle ilgili açıklama verilecek cümlenin sonuna konur: Bu kararın istinat ettiÄŸi en kuvvetli muhakeme ve mantık ÅŸu idi: Esas, Türk milletinin haysiyetli ve ÅŸerefli bir millet olarak yaÅŸamasıdır. (Atatürk) Kendimi takdim edeyim: Meclis kâtiplerindenim. (Falih Rıfkı Atay) 3. Ses bilgisinde uzun ünlüyü göstermek için kullanılır: a:ile, ka:til, usu:le, i:cat. 4. Karşılıklı konuÅŸmalarda, konuÅŸan kiÅŸiyi belirten sözlerden sonra konur: Bilge KaÄŸan:        Türklerim, iÅŸitin!                              Üstten gök çökmedikçe,                              alttan yer delinmedikçe                              ülkenizi, törenizi kim bozabilir sizin? Koro:                    Göğe erer başımız                               başınla senin! Bilge KaÄŸan:         Ulusum birleÅŸip yücelsin diye                               gece uyumadım, gündüz oturmadım.                               Türklerim Bilge KaÄŸan der bana.                               Ben her ÅŸeyi onlar için bildim.                                      Nöbetteyim! (A. Turan OflazoÄŸlu) 5. Edebî eserlerde konuÅŸma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur: ? BuÄŸdayla arpadan baÅŸka ne biter bu topraklarda? Ziraatçı sayar: ? Yulaf, pancar, zerzevat, tütün? (Falih Rıfkı Atay) 6. Genel aÄŸ adreslerinde kullanılır: http://tdk.gov.tr 7. Matematikte bölme iÅŸareti olarak kullanılır: 56:8=7, 100:2=50 vb.  Üç Nokta ( ? ) 1. Anlatım olarak tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur: Ne çare ki çirkinliÄŸi hemencecik ve herkes tarafından görülüveriÂyordu da bu yanı? (Tarık BuÄŸra) 2. Kaba sayıldığı için veya bir baÅŸka sebepten dolayı açık yazılmak isÂtenmeyen kelime ve bölümlerin yerine konur: Kılavuzu karga olanın burnu b?tan çıkmaz. Arabacı B??a yaklaÅŸtığını söylüyor, ikide bir fırsat bularak arabanın içine doÄŸru başını çeviriyordu. (Ahmet Hamdi Tanpınar) 3. Alıntılarda baÅŸta, ortada ve sonda alınmayan kelime veya bölümleÂrin yerine konur: ? derken ÅŸehrin öte başından boÄŸuk boÄŸuk sesler gelmeye baÅŸladı? (Tarık BuÄŸra) 4. Sözün bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun hayal dünyasına bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için konur: Sana uÄŸurlar olsun? Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel) Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir noktainazardan istifade ederiz. O noktainazar ÅŸudur: Türk milletini, medeni cihanda layık olduÄŸu mevkiye isat etmek ve Türk cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek? (Atatürk) 5. Ünlem ve seslenmelerde anlatımı pekiÅŸtirmek için konur: Gölgeler yaklaÅŸtılar. Bir adım kalınca onu kıyafetinden tanıdılar: ?      Koca Ali? Koca Ali, be!.. (Ömer Seyfettin) UYARI: Ünlem ve soru iÅŸaretinden sonra üç nokta yerine iki nokta konulması yeterlidir: Gök ekini biçer gibi!.. BaÅŸaklar daha dolmadan. (Tarık BuÄŸra) Nasıl da akÅŸam oldu?.. Nasıl da yavrucaklar sustu?.. Nasıl da serçecikler yuvalarına sığındı?.. (Necip Fazıl Kısakürek) 6. Karşılıklı konuÅŸmalarda, yeterli olmayan, eksik bırakılan cevapÂlarda kullanılır: ? Yabancı yok! ? Kimsin? ? Ali? ? Hangi Ali? ? ? ? Sen misin, Ali usta? ? Benim!.. ? Ne arıyorsun bu vakit buralarda? ? Hiç? ? Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!.. ? !.. (Ömer Seyfettin) UYARI: Üç nokta yerine iki veya daha çok nokta kullanılmaz.   Soru İşareti ( ? ) 1. Soru eki veya sözü içeren cümle veya sözlerin sonuna konur: Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı? (Faruk Nafiz Çamlıbel)       Atatürk bana sordu: ? Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz? (Falih Rıfkı Atay)      2. Soru bildiren ancak soru eki veya sözü içermeyen cümlelerin sonuna konur: Gümrükteki memur başını kaldırdı:      ? Adınız? 3. Bilinmeyen, kesin olmayan veya şüpheyle karşılanan yer, tarih vb. durumlar için kullanılır: Yunus Emre (1240 ?-1320), (DoÄŸum yeri: ?) vb. 1496 (?) yılında doÄŸan Fuzuli? Ankara?dan Antalya?ya arabayla üç saatte (?) gitmiÅŸ. UYARI: mı / mi ekini alan yan cümle temel cümlenin zarf tümleci olduÄŸunda cümlenin sonuna soru iÅŸareti konmaz: AkÅŸam oldu mu sürüler döner. Hava karardı mı eve gideriz. Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya baÅŸlamaz mı içimi geri kalmış bir saat huzursuzluÄŸu kaplardı. (Haldun Taner) UYARI: Soru ifadesi taşıyan sıralı ve baÄŸlı cümlelerde soru iÅŸareti en sona konur: Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı? Üsküdar?dan mı, Hisar?dan mı, Kavaklardan mı? (Yahya Kemal Beyatlı)   Ünlem İşareti ( ! ) 1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, ÅŸaÅŸma gibi duyguları anlatan cümle veya ibareleÂrin sonuna konur: Hava ne kadar da sıcak! AÅŸk olsun! Ne kadar akıllı adamlar var! Vah vah! Ne mutlu Türk?üm diyene! (Atatürk) 2. Seslenme, hitap ve uyarı sözlerinden sonra konur: Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz?dir, ileri! (Atatürk) Ey Türk gençliÄŸi! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyeÂtini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. (Atatürk) Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! (Yahya Kemal Beyatlı) Dur, yolcu! Bilmeden gelip bastığın Bu toprak bir devrin battığı yerdir. (Necmettin Halil Onan) UYARI: Ünlem iÅŸareti, seslenme ve hitap sözlerinden hemen sonra konulabiÂleceÄŸi gibi cümlenin sonuna da konabilir: ArkadaÅŸ, biz bu yolda türküler tuttururken       Sana uÄŸurlar olsun? Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel) 3. Alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırılmak istenen sözden hemen sonra yay ayraç içinde ünlem iÅŸareti kullanılır: İsteseymiÅŸ bir günde bitirirmiÅŸ (!) ama ne yazık ki vakti yokmuÅŸ (!). Adam, akıllı (!) olduÄŸunu söylüyor.   Kısa Çizgi ( ? ) 1. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna konur:      SoÄŸuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi bil-       mem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12?yi geçmiÅŸ. Kanepe-       lerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvayda-      ki adam bir tanıdık mı idi acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı?      Yoksa kimseciklerin oturmadığı kanepelerde bu saatte pek başıboÅŸ-      lar mı oturur? (Sait Faik Abasıyanık)  2. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur, bitiÅŸik yazılır: Küçük bir sürü -dört inekle birkaç koyun- köye giren geniÅŸ yolun aÄŸzında durmuÅŸtu. (Ömer Seyfettin) 3. Kelimelerin kökleri, gövdeleri ve eklerini birbirinden ayırmak için kullanılır: al-ış, dur-ak, gör-gü-süz-lük vb. 4. Fiil kök ve gövdelerini göstermek için kullanılır: al-, dur-, gör-, ver-; baÅŸar-, kana-, okut-, taÅŸla-, yazdır- vb. 5. İsim yapma eklerinin başına, fiil yapma eklerinin başına ve sonuna konur: -ak, -den, -ış, -lık; -ımsa-; -la-; -tır- vb. 6. Heceleri göstermek için kullanılır: a-raÅŸ-tır-ma, bi-le-zik, du-ruÅŸ-ma, ku-yum-cu-luk, prog-ram, ya-zar-lık vb. 7. Arasında, ve, ile, ila, ?-den ?-e anlamlarını vermek için kelimeler veya sayılar arasında kullanılır: Aydın-İzmir yolu, Türk-Alman iliÅŸkileri, Ural-Altay dil grubu, Dil ve Tarih-CoÄŸrafya Fakültesi, 09.30-10.30, BeÅŸiktaÅŸ-Fenerbahçe karşılaÅŸması, Manas Destanı?nda soy-dil-din üçgeni, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, Türkçe-Fransızca Sözlük vb. UYARI: Cümle içinde sayı adlarının yinelenmesinde araya kısa çizgi konmaz: On on beÅŸ yıl. Üç beÅŸ kiÅŸi geldi. 8. Matematikte çıkarma iÅŸareti olarak kullanılır: 50-20=30 9. Sıfırdan küçük deÄŸerleri göstermek için kullanılır: -2 °C   Uzun Çizgi (?) Yazıda satır başına alınan konuÅŸmaları göstermek için kullanılır. Buna konuÅŸma çizgisi de denir. Frankfurt?a gelene herkesin sorduÄŸu ÅŸunlardır: ? Eski ÅŸehri gezdin mi? ? Rothschild?in evine gittin mi? ? Goethe?nin evini gezdin mi? (Ahmet HaÅŸim) Oyunlarda uzun çizgi konuÅŸanın adından sonra da konabilir:                                                            Sıtkı Bey ? Kaleyi kurtarmak için daha güzel bir çare var. Gerçekten ölecek adam ister. İslam Bey ? Ben daha ölmedim. (Namık Kemal) UYARI: KonuÅŸmalar tırnak içinde verildiÄŸinde uzun çizgi kulÂlanılmaz. Arabamız tutarken Erciyes?in yolunu: ?Hancı dedim, bildin mi MaraÅŸlı ÅžeyhoÄŸlu?nu?? (Faruk Nafiz Çamlıbel)   EÄŸik Çizgi ( / ) 1. Dizeler yan yana yazıldığında aralarına konur: Korkma! Sönmez bu ÅŸafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak / O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak / O benimdir, o benim milletimindir ancak. (Mehmet Akif Ersoy) 2. Adres yazarken apartman numarası ile daire numarası arasına ve semt ile ÅŸehir arasına konur: Altay Sokağı No.: 21/6 KurtuluÅŸ / ANKARA Ülke adı yazılacağında ise:        Atatürk Bulvarı No.: 217 06680 Kavaklıdere / Ankara                   TÜRKİYE 3. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 18/11/1969, 15/IX/1994 vb. 4. Dil bilgisinde eklerin farklı biçimlerini göstermek için kullanılır: -a /-e, -an /-en, -lık /-lik, -madan /-meden vb. 5. Genel aÄŸ adreslerinde kullanılır: http://tdk.gov.tr 6. Matematikte bölme iÅŸareti olarak kullanılır: 70/2=35 7. Fizik, matematik vb. alanlarda birimler arası orantıları gösterirken eÄŸik çizgi araya boÅŸluk konulmadan kullanılır: g/sn (gram/saniye)   Ters EÄŸik Çizgi (  ) BiliÅŸim uygulamalarında art arda gelen dizinleri birbirinden ayırt etmek için kullanılır: C:BelgelerimTürk İşaret DiliKitapçık.indd   Tırnak İşareti ( ? ? ) 1. BaÅŸka bir kimseden veya yazıdan olduÄŸu gibi aktarılan sözler tırÂnak içine alınır: Türk Dil Kurumu binasının yan cephesinde Atatürk?ün ?Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.? sözü yazılıdır. Dil ve Tarih-CoÄŸrafya Fakültesinin ön cephesinde Atatürk?ün ?Hayatta en hakiki mürÅŸit ilimdir.? vecizesi yer almaktadır. Ulu önderin ?Ne mutlu Türk?üm diyene!? sözü her Türk?ü duygulandırır. Bakınız, ÅŸair vatanı ne güzel tarif ediyor: ?Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eÄŸer uÄŸrunda ölen varsa vatandır.? UYARI: Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan iÅŸaret (nokta, soru iÅŸareti, ünlem iÅŸareti vb.) tırnak içinde kalır: ?İzmir üzerine dünyada bir ÅŸehir daha yoktur!? diyorlar. (Yahya Kemal Beyatlı) 2. Özel olarak vurgulanmak istenen sözler tırnak içine alınır: Yeni bir ?barış taarruzu? baÅŸladı. 3. Cümle içerisinde eserlerin ve yazıların adları ile bölüm baÅŸlıkları tırnak içine alınır:       Bugün öğrenciler ?Kendi Gök Kubbemiz? adlı ÅŸiiri incelediler.      ?Yazım Kuralları? bölümünde bazı uyarılara yer verilmiÅŸtir. UYARI: Cümle içerisinde özel olarak belirtilmek istenen sözler, kitap ve dergi adları ve baÅŸlıkları tırnak içine alınmaksızın eÄŸik yazıyla dizilerek de gösterilebilir: Höyük sözü Anadolu?da tepe olarak geçer.      Cahit Sıtkı?nın Şairin Ölümü şiirini Yahya Kemal çok sevmiÅŸti. (Ahmet Hamdi Tanpınar) UYARI: Tırnak içine alınan sözlerden sonra gelen ekleri ayırmak için kesme iÅŸareti kullaÂnılmaz: Elif Åžafak?ın ?Bit Palas?ını okudunuz mu?      4. Bilimsel çalışmalarda künye verilirken makale adları tırnak içinde yazılır.   Tek Tırnak İşareti ( ? ? ) Tırnak içinde verilen cümlenin içinde yeniden tırnaÄŸa alınması gereken bir sözü, ibareyi belirtmek için kullanılır:        Edebiyat öğretmeni ?Åžiirler içinde ?Han Duvarları? gibisi var mı?? dedi ve Faruk Nafiz?in bu güzel ÅŸiirini okumaya baÅŸladı.      ?Atatürk henüz ?Gazi Mustafa Kemal PaÅŸa? idi. Benden ona dair bir kitap için ön söz istemiÅŸlerdi.? (Falih Rıfkı Atay)   Denden İşareti (?)  Bir yazıdaki maddelerin sıralanmasında veya bir çizelgede alt alta gelen aynı sözlerin, söz gruplarının ve sayıların tekrar yazılmasını önlemek için kullanılır: a. Etken        fiil b. Edilgen      ? c. Dönüşlü     ? ç. İşteÅŸÂ Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â Â ?   Yay Ayraç ( ) 1. Cümledeki anlamı tamamlayan ve cümlenin dışında kalan ek bilgiler için kullanılır. Yay ayraç içinde bulunan ve yargı bildiren anlatımların sonuna uygun noktalama iÅŸareti konur: Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için deÄŸil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (Nurullah Ataç) 2. Özel veya cins isme ait ek, ayraçtan önce yazılır: Yunus Emre?nin (1240?-1320)? İmek fiilinin (ek fiil) geniÅŸ zamanı ÅŸahıs ekleriyle çekilir. 3. Tiyatro eserlerinde ve senaryolarda konuÅŸanın hareketlerini, durumunu açıklaÂmak ve göstermek için kullanılır: İhtiyar ? (YavaÅŸ yavaÅŸ Kaymakam?a yaklaşır.) Ne oluyor beyefendi? Allah rızası için bana da anlatın? (ReÅŸat Nuri Güntekin) 4. Alıntıların aktarıldığı eseri, yazarı veya künye bilgilerini göstermek için kullanılır: Cihanın tarihi, vatanı uÄŸrunda senin kadar uÄŸraÅŸan, kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olÂmaya hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir ya kimsenin. (Ahmet Hikmet MüftüoÄŸlu) EÅŸin var, aÅŸiyanın var, baharın var ki beklerdin       Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? (Mehmet Akif Ersoy) Bir isim kökü, gerektiÄŸinde çeÅŸitli eklerle fiil kökü durumuna getirilebilir (Zülfikar 1991: 45). 5. Alıntılarda, alınmayan kelime veya bölümleÂrin yerine konulan üç nokta, yay ayraç içine alınabilir. 6. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için kullanılan ünlem iÅŸareti yay ayraç içine alınır: Adam, akıllı (!) olduÄŸunu söylüyor. 7. Bir bilginin şüpheyle karşılandığını veya kesin olmadığını gösÂtermek için kullanılan soru iÅŸareti yay ayraç içine alınır: 1496 (?) yılında doÄŸan Fuzuli? 8. Bir yazının maddelerini gösteren sayı ve harflerden sonra kapama ayracı konur:                I)            1)                  A)          a)                II)          2)                   B)          b)   Köşeli Ayraç ( [ ] ) 1. Ayraç içinde ayraç kullanılması gereken durumlarda yay ayraçtan önce köşeli ayraç kullanılır: Halikarnas Balıkçısı [Cevat Åžakir KabaaÄŸaçlı (1886-1973)] en güzel eserlerini Bodrum?da yazmıştır. 2. Metin aktarmalarında, çevirilerde, alıntılarda çalışmayı yapanın eklediÄŸi sözler için kullanılır: ?Eldem, Osmanlıda en önemli fark[ın], mezar taşının ÅŸeklinde ortaya çık[tığını] söyledikten sonra?? (Hilmi Yavuz) 3. Kaynak olarak verilen kitap veya makalelerin künyelerine iliÅŸkin bazı ayrıntıları göstermek için kullanılır: ReÅŸat Nuri [Güntekin], ÇalıkuÅŸu, Dersaadet, 1922. Server Bedi [Peyami Safa]   Kesme İşareti ( ? ) 1. Özel adlara getirilen iyelik, durum ve bildirme ekleri kesme iÅŸaretiyle ayrılır: KurtuluÅŸ Savaşı?nı, Atatürk?üm, Türkiye?mizin, Fatih Sultan Mehmet?e, Muhibbi?nin, Gül Baba?ya, Sultan Ana?nın, Mehmet Emin Yurdakul?dan, Kâzım Karabekir?i, Yunus Emre?yi, Ziya Gökalp?tan, Refik Halit Karay?mış, Ahmet Cevat Emre?dir, Namık Kemal?se, Åžinasi?yle, Alman?sınız, Kırgız?ım, Karakeçili?nin, Osmanlı Devleti?ndeki, Cebrail?den, Çanakkale BoÄŸazı?nın, Samanyolu?nda, Sait Halim PaÅŸa Yalısı?ndan, Resmî Gazete?de, Millî EÄŸitim Temel Kanunu?na, Telif Hakkı Yayın ve Satış YönetmeliÄŸi?ni, Eski ÇaÄŸ?ın, Yükselme Dönemi?nin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı?na vb. ?Onun için Batı?da bunlara birer fonksiyon buluyorlar.? (Burhan Felek)        1919 senesi Mayıs?ının 19?uncu günü Samsun?a çıktım. (Atatürk)       Yer bildiren özel isimlerde kısaltmalı söyleyiÅŸ söz konusu olduÄŸu zaman ekten önce kesme iÅŸareti kullanılır: Hisar?dan, BoÄŸaz?dan vb.       Belli bir kanun, tüzük, yönetmelik kastedildiÄŸinde büyük harfle yazılan kanun, tüzük, yönetmelik sözlerinin ek alması durumunda kesme iÅŸareti kullanılır: Bu Kanun?un 17. maddesinin c bendi? Yukarıda adı geçen Yönetmelik?in 2?nci maddesine göre? vb.      Özel adlar için yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığında kesme iÅŸareti yay ayraçtan önce kullanılır: Yunus Emre?nin (1240?-1320), Yakup Kadri?nin (KaraosmanoÄŸlu) vb.      Ek getirildiÄŸinde Avrupa BirliÄŸi kesme iÅŸareti ile kullanılır: Avrupa BirliÄŸi?ne üye ülkeler?      UYARI: Sonunda 3. teklik kiÅŸi iyelik eki olan özel ada, bu ek dışında baÅŸka bir iyelik eki getirildiÄŸinde kesme iÅŸareti konmaz: BoÄŸaz Köprümüzün güzelliÄŸi, Amik Ovamızın bitki örtüsü, KuÅŸadamızdaki liman vb. UYARI: Kurum, kuruluÅŸ, kurul, birleÅŸim, oturum ve iÅŸ yeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumundan, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü BaÅŸkanlığının; Bakanlar Kurulunun, Danışma Kurulundan, Yürütme Kuruluna; Türkiye Büyük Millet Meclisinin 112?nci BirleÅŸiminin 2?nci Oturumunda; Mavi Köşe Bakkaliyesinden vb. UYARI: BaÅŸbakanlık, Rektörlük vb. sözler ünlüyle baÅŸlayan bir ek geldiÄŸinde BaÅŸbakanlığa, Rektörlüğe vb. biçimlerde yazılır. UYARI: Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diÄŸer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, TürkleÅŸmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, AvrupalılaÅŸmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, TürkleÅŸmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün vb. UYARI: Sonunda p, ç, t, k ünsüzlerinden biri bulunan Ahmet, Çelik, Halit, Åžahap; Bosna-Hersek; Kerkük, Sinop, Tokat, Zonguldak gibi özel adlara ünlüyle baÅŸlayan ek getirildiÄŸinde kesme iÅŸaretine raÄŸmen Ahmedi, Halidi, Åžahabı; Bosna-HerseÄŸi; Kerküğü, Sinobu, Tokadı, Zonguldağı biçiminde son ses yumuÅŸatılarak söylenir. UYARI: Özel adlar yerine kullanılan ?o? zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme iÅŸaretiyle ayrılÂmaz. 2. KiÅŸi adlarından sonra gelen saygı ve ünvan sözlerine getirilen ekleri ayırmak için konur: Nihat Bey?e, AyÅŸe Hanım?dan, Mahmut Efendi?ye, Enver PaÅŸa?ya; Türk Dil Kurumu BaÅŸkanı?na vb. 3. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için konur: TBMM?nin, TDK?nin, BM?de, ABD?de, TV?ye vb. 4. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur: 1985?te, 8?inci madde, 2?nci kat; 7,65?lik, 9,65?lik, 657?yle vb. 5. Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adlarına gelen ekleri ayırmak için konur: BaÅŸvurular 17 Aralık?a kadar sürecektir. Yabancı Sözlere Karşılıklar Kılavuzu?nun veri tabanının genel aÄŸda hizmete sunulduÄŸu gün olan 12 Temmuz 2010 Pazartesi?nin TDK için önemi büyüktür. 6. Seslerin ölçü ve söyleyiÅŸ gereÄŸi düştüğünü göstermek için kullanılır:      Bir ok attım karlı dağın ardına Düştü m?ola sevdiÄŸimin yurduna İl yanmazken ben yanarım derdine Engel aramızı açtı n?eyleyim (KaracaoÄŸlan) Åžems?in gözlerine bir şüphe çöreklendi: ?Dostum ne?n var? Her ÅŸey yolunda mı?? (Elif Åžafak) GüzelliÄŸin on par?etmez Bu bendeki aÅŸk olmasa (Âşık Veysel) 7. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri ayırmak için konur: a?dan z?ye kadar, Türkçede -lık?la yapılmış sözler. Â
Alıntı Kelimelerin Yazılışı
Alıntı kelimelerin yazılışlarıyla ilgili bazı noktalar aÅŸaÂğıda gösterilmiÅŸtir:
1. Çift ünsüz harfle baÅŸlayan Batı kökenli alıntılar, ünsüzler arasına ünlü konulmadan yazılır: francala, gram, gramer, gramofon, grup, Hristiyan, kral, kredi, kritik, plan, pratik, problem, profesör, program, proje, propaganda, proÂtein, prova, psikoloji, slogan, snop, spiker, spor, staj, stil, stüdyo, trafik, tren, triptik vb.
Bu tür birkaç alıntıda, söz başında veya iki ünsüz arasında bir ünlü türemiÅŸtir. Bu ünlü söyleniÅŸte de yazılışta da gösterilir: iskarÂpin, iskele, iskelet, istasyon, istatistik, kulüp vb.
2. İçinde yan yana iki veya daha fazla ünsüz bulunan Batı kökenli alıntılar, ünsüzler arasına ünlü konmadan yazılır: alafranga, apartman, biyografi, elektrik, gangster, kilogram, orkestra, paragraf, telÂgraf vb.
3. İki ünsüzle biten Batı kökenli alıntılar, ünsüzler arasına ünlü konmadan yazılır: film, form, lüks, modern, natürmort, psikiyatr, seks, slayt, teyp vb.
4. Batı kökenli alıntıların içindeki ve sonundaki g ünsüzleri olduğu gibi korunur: biyografi, diyagram, dogma, magma, monografi, paragraf, program; arkeolog, demagog, diyalog, filolog, jeolog, katalog, monolog, psikolog, ürolog vb.
Ancak fotoğraf ve topoğraf kelimelerinde g'ler, ğ'ye döner.
* * *
AÅŸağıdaki durumlarda Batı kökenli kelimeler özgün biçimleri ile yaÂzılırlar:
1. Bilim, sanat ve uzmanlık dallarında kullanılan bazı terimler: andante (müzik), cuprum (kimya), deseptyl (eczacılık), quercus, terminus technicus (teknik terim) vb.
2. Latin yazı sistemini kullanan dillerden alınma deyim ve sözler: Veni, vidi, vici (Geldim, gördüm, yendim.); conditio sine qua non (Olmazsa olmaz.); eppur si muove (Dünya her şeye rağmen dönüyor.); to be or not to be (olmak veya olmamak); l'art pour l'art (Sanat sanat içindir.); l'Etat c'est moi (Devlet benim.); traduttore traditore (Çevirmen haindir.); persona non grata (istenmeyen kişi) vb.
Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akÅŸam uyudu;
Uyanmayıverdi. (Orhan Veli Kanık)
Â
1. Etmek, edilmek, eylemek, olmak, olunmak yarÂdımcı fiilleriyle kurulan birleÅŸik fiiller, ilk kelimesinde herhangi bir ses düşmesi veya türemesine uÄŸramazsa ayrı yazılır: alt etmek, arz etmek, azat etmek, dans etmek, el etmek, göç etmek, ilan etmek, kabul etmek, kul etmek, kul olmak, not etmek, oyun etmek, söz etmek, terk etmek, var olÂmak, yok etmek, yok olmak vb.
2. BirleÅŸme sırasında kelimelerinden hiçbiri veya ikinci kelimesi anlam deÄŸiÅŸikliÄŸine uÄŸÂramayan birleÅŸik kelimeler ayrı yazılır.
a. Hayvan türlerinden birinin adıyla kurulanlar:
ada balığı, ateş balığı, dil balığı, fulya balığı, kedi balığı, kılıç balığı, köpek balığı, ton balığı, yılan balığı; acı balık, bıyıklı balık, dikenli balık vb.
ardıç kuşu, arı kuşu, çalı kuşu, deve kuşu, muhabbet kuşu, saka kuşu, tarla kuşu, yağmur kuşu; alıcı kuş, boğmaklı kuş, makaralı kuş vb.
aÄŸustos böceÄŸi, ateÅŸ böceÄŸi, cırcır böceÄŸi, hamam böceÄŸi, ipek böceÄŸi, uçuç böceÄŸi, uÄŸur böceÄŸi; ağılı böÂcek, çalgıcı böcek, sümüklü böcek vb.
at sineği, et sineği, meyve sineği, sığır sineği, su sineği, uyuz sineği vb.
deniz yılanı, ok yılanı, su yılanı; Ankara keçisi, daÄŸ keçisi, yaban keçisi; fındık faresi, tarla faresi; daÄŸ sıçanı, tarla sıçanı; Beç tavuÄŸu, daÄŸ tavuÄŸu; ada tavÅŸanı, yaban tavÂÅŸanı; kaya örümceÄŸi, ÅŸeytan örümceÄŸi; bal arısı, yaprak arısı; Pekin ördeÄŸi, deniz ördeÄŸi; Ankara kedisi, bozkır kedisi; Afrika domuzu, yer domuzu vb.
b. Bitki türlerinden birinin adıyla kurulanlar:
ayrık otu, beşparmak otu, çörek otu, eğrelti otu, güzelavrat otu, kelebek otu, ökse otu, pisipisi otu, taşkıran otu, yüksük otu; acı ot, sütlü ot vb.
ateş çiçeği, çuha çiçeği, güzelhatun çiçeği, ipek çiçeği, küpe çiçeği, lavanta çiçeği, mum çiçeği, yayla çiçeği, yıldız çiçeği; ölmez çiçek vb.
avize ağacı, ban ağacı, dantel ağacı, kâğıt ağacı, mantar ağacı, öd ağacı, pelesenk ağacı, tespih ağacı vb.
altın kökü, eğir kökü, helvacı kökü, meyan kökü; ek kök, saçak kök, yumru kök vb.
daÄŸ elması, yer elması; çalı dikeni, deve dikeni; köpek üzümü, kuÅŸ üzümü; çakal armudu, daÄŸ armudu; at kestanesi, kuzu kestanesi; can eriÄŸi, gövem eriÄŸi; kuzu mantarı, yer mantarı; su kaÂmışı, ÅŸeker kamışı; daÄŸ nanesi, taÅŸ nanesi; ayı gülü, Japon gülü; Antep fıstığı, çam fıstığı; sırık fasulyesi, soya fasulyesi; Amerikan bademi, taÅŸ bademi; Afrika menekÂÅŸesi, deniz menekÅŸesi; Japon sarmaÂşığı, kuzu sarmaşığı; Hint inciri, kavak inciri; armut kurusu, kayısı kuÂrusu; kaya sarımsağı, köpek sarımsağı; ÅŸeker pancarı, yaban pancarı vb.
kuru fasulye, kuru incir, kuru soğan, kuru üzüm vb.
UYARI: Çiçek dışında anlamlar taşıyan baklaçiçeÄŸi (renk), narçiÂçeÄŸi (renk), suçiçeÄŸi (hastalık); ot dışında anlamlar taşıyan ağızotu (barut), sıçanotu (arsenik); ses düşmesine uÄŸramış olan çöreotu ve yazımı gelenekleÅŸmiÅŸ olan semizotu, dereotu bitiÅŸik yazılır.
c. Nesne, eşya ve alet adlarından biriyle kurulan birleşik kelimeler:
alçı taşı, bileÄŸi taşı, çakmak taşı, HacıbektaÅŸ taşı, kiÂreç taşı, lüle taşı, Oltu taşı, sünger taşı, yılan taşı; buzul taÅŸ, damla taÅŸ, dikili taÅŸ, kayaÄŸan taÅŸ, yaprak taÅŸÂ vb.
arap sabunu, el sabunu; kahve deÄŸirmeni, yel deÄŸirmeni; kahve dolabı, su dolabı; müzik odası, oturma odası; duvar saati, kol saati; duvar takvimi, masa takvimi; kriz masası, yemek masası; itfaiye aracı, kurtarma aracı; masa örÂtüsü, yatak örtüsü; el kitabı, okuma kitabı; Frenk gömleÄŸi, İngiliz anahtarı, İngiliz siÂcimi; alt geçit, tüp geçit, üst geçit; çekme demir, çekme kat, dolma kalem, dönme dolap, kesme kaya, toplu iÄŸne, vurmalı çalgılar, vurmalı sazlar, yapma çiçek vb.
afyon ruhu, katran ruhu, lokman ruhu, nane ruhu, tuz ruhu vb.
ç. Yol ve ulaşımla ilgili birleşik kelimeler: Arnavut kaldırımı; çevre yolu, deniz yolu, hava yolu, kara yolu, keçi yolu; köprü yol vb.
d. Durum, olgu ve olay bildiren sözlerden biriyle kurulan birleÅŸik keÂlimeler: açık oturum, açık öğretim, ana dili, Ay tutulması, baÅŸ aÄŸrısı (hastalık), baÅŸ belası, baÅŸ dönmesi, çıkış yolu, çözüm yolu, dil birliÄŸi, din birliÄŸi, güç birliÄŸi, iÅŸ birliÄŸi, iÅŸ bölümü, madde başı, ses uyumu, yer çekimi vb.
e. Bilim ve bilgi sözleriyle kurulan birleÅŸik kelimeler: anlam bilimi, dil bilimi, edebiyat bilimi, gök bilimi, halk bilimi, ruh bilimi, toplum bilimi, toprak bilimi, yer bilimi; dil bilgisi, halk bilgisi, ses bilÂgisi, ÅŸekil bilgisi vb.
f. Yuvar ve küre sözleriyle kurulan birleşik kelimeler: göz yuvarı, hava yuvarı, ısı yuvarı, ışık yuvarı, renk yuvarı, yer yuvarı; hava küre, ışık küre, su küre, taş küre, yarı küre, yarım küre vb.
g. Yiyecek, içecek adlarından biriyle kurulan birleÅŸik kelimeler: bohça böreÄŸi, talaÅŸ böreÄŸi; baÂdem yağı, kuyruk yağı; arpa suyu, maden suyu; tulum peyniri, beyaz peynir; Adana kebabı, tas kebabı; İnegöl köftesi, İzmir köftesi; ezogelin çorbası, yoÄŸurt çorbası; irmik helvası, koz helva; acı badem kurabiyesi; KemalpaÅŸa tatlısı, yoÄŸurt tatlısı; baÂdem ÅŸekeri, kestane ÅŸekeri; balık yumurtası, lop yumurta vb.
burgu makarna, yüksük makarna; kakaolu kek, üzümlü kek; çiğ köfte, içli köfte; dolma biber, sivri biber; esmer şeker, kesme şeker; süzme yoğurt; yarma şeftali; kuru yemiş vb.
ÄŸ. Gök cisimleri: Çoban Yıldızı, Kervan Yıldızı, Kutup Yıldızı, kuyÂruklu yıldız; gök taşı, hava taşı, meteor taşı vb.
h. Organ veya organ yerine geçen sözlerden biriyle kurulan birleÅŸik kelimeler: patlak göz, süzgün göz; aşık kemiÄŸi, elmacık kemiÄŸi; serçe parmak, ÅŸehadet parÂmağı, yüzük parmağı; azı diÅŸi, köpek diÅŸi, süt diÅŸi; kuyruk sokumu, safra kesesi; çatma kaÅŸ, takma diÅŸ, takma kirpik, takma kol; ekÅŸi surat, kepçe surat; gaga burun (kimse), karga burun, kepçe kulak vb.
ı. Benzetme yoluyla insanın bir niteliÄŸini anlatmak üzere bitki, hayÂvan ve nesne adlarıyla kurulan birleÅŸik kelimeler: çetin ceviz, çöpsüz üzüm; eski kurt, sarı çıyan, saÄŸmal inek; eski toprak, eski tüfek, kara maÅŸa, sapsız balta, çaÂkır pençe, demir yumruk, kuru kemik vb.
i. Zamanla ilgili birleÅŸik kelimeler: baÄŸ bozumu, gece yarısı, gün orÂtası, hafta başı, hafta sonu vb.
3. -r / -ar / -er, -maz / -mez ve -an / -en sıfat-fiil ekleriyle kurulan sıfat tamÂlaması yapısındaki birleÅŸik kelimeler ayrı yazılır: bakar kör, çalar saat, çıkar yol, döner sermaye, güler yüz, koÅŸar adım, yazar kasa, yeter sayı; çıkmaz sokak, geçmez akçe, görünmez kaza, ölmez çiçek, tükenmez kalem; akan yıldız, doyuran buhar, uçan daire vb.
4. Renk sözü veya renklerden birinin adıyla kurulmuÅŸ isim tamlaÂması yapısındaki renk adları ayrı yazılır: bal rengi, duman rengi, gümüş rengi, portakal rengi, saman rengi; ateÅŸ kırmızısı, boncuk mavisi, çivit mavisi, gece mavisi, limon saÂrısı, safra yeÅŸili, süt kırı vb.
5. Rengin tonunu belirtmek üzere renkten önce kullanılan sıfatlar ayrı yazılır: açık mavi, açık yeşil, kara sarı, kirli sarı, koyu mavi, koyu yeşil vb.
6. Yer adlarında kullanılan batı, doğu, güney, kuzey, güneybatı, güneydoğu, kuzeybatı, kuzeydoğu, aşağı, yukarı, orta, iç, yakın, uzak kelimeleri ayrı yazılır: Batı Trakya, Doğu Anadolu, Güney Kutbu, Kuzey Amerika, Güneydoğu Anadolu, Aşağı Ayrancı, Yukarı Ayrancı, Orta Anadolu, Orta Asya, Orta Doğu, İç Asya, İç Anadolu, Yakın Doğu, Uzak Doğu vb.
7. Kişi adlarından oluşmuş mahalle, bulvar, cadde, sokak, ilçe, köy vb. yer ve kuruluş adlarında, sondaki ünvanlar hariç şahıs adları ayrı yazılır: Yunus Emre Mahallesi; Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Ziya Gökalp Bulvarı; Nene Hatun Caddesi; Fevzi Çakmak Sokağı, Cemal Nadir Sokağı; Koca Mustafapaşa; Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi, Sütçü İmam Üniversitesi vb.
8. Dış, iç, sıra sözleriyle oluÅŸturulan birÂleÅŸik kelime ve terimler ayrı yazılır: ahlak dışı, çaÄŸ dışı, din dışı, kanun dışı, olaÄŸan dışı, yasa dışı; ceviz içi, hafta içi, yurt içi; aklı sıra, ardı sıra, peÅŸi sıra, yanı sıra vb.
9. Somut olarak yer belirten alt ve üst sözleriyle oluşturulan birleşik kelime ve terimler ayrı yazılır: deri altı, su altı, toprak altı, yer altı (yüzey); böbrek üstü bezi, tepe üstü (en yüksek nokta) vb.
10. Alt, üst, ana, ön, art, arka, yan, karşı, iç, dış, orta, büyük, küçük, saÄŸ, sol, peÅŸin, bir, iki, tek, çok, çift sözlerinin baÅŸa getirilmesiyle oluÅŸtuÂrulan birleÅŸik kelime ve terimler ayrı yazılır: alt kurul, alt yazı; üst kat, üst küme; ana bilim dalı, ana dili; ön söz, ön yargı; art damak, art niyet; arka plan, arka teker; yan cümle, yan etki; karşı görüş, karşı oy; iç saÂvaÅŸ, iç tüzük; dış borç, dış hat; orta kulak, orta oyunu; büyük dalga, büyük defter; küçük harf, küçük parmak; saÄŸ açık, saÄŸ bek; sol açık, sol bek; peÅŸin fikir, peÅŸin hüküm; bir gözeli, bir hücreli; iki anlamlı, iki eÅŸeyli; tek eÅŸli, tek hücreli; çok düzlemli, çok hücreli; çift ayaklılar, çift kanatlılar vb.
Â
Bağlaç Olan da / de'nin Yazılışı
Bağlaç olan da / de ayrı yazılır ve kendisinden önceki kelimenin son ünlüsüne bağlı olarak büyük ünlü uyumuna uyar: Kızı da geldi gelini de. Durumu oğluna da bildirdi. Sen de mi kardeşim' Güç de olsa. Konuşur da konuşur.
UYARI: Ayrı yazılan da / de hiçbir zaman ta / te biçiminde yazılmaz: Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var (Gidip te gelmemek var, gelip te görmemek var değil)
UYARI: Ya sözüyle birlikte kullanılan da ayrı yazılır: ya da
UYARI: Da / de bağlacını kendisinden önceki kelimeden kesme ile ayırmak yanlıştır: Ayşe de geldi (Ayşe'de geldi değil). Kitabın kapağına da dikkat et (Kitabın kapağına'da dikkat et değil).
Â
Belirtisiz isim tamlamaları, sıfat tamlamaları, isnat grupları, birleÅŸik fiiller, ikilemeler, kısaltma grupları ve kalıplaÅŸmış çeÂkimli fiillerden oluÅŸan ifadeler yeni bir kavramı karşıladıklarında birleÅŸik kelime olurlar. BirleÅŸik kelimeler belirli kurallar çerçevesinde bitiÅŸik veya ayrı olarak yazılır.
      Birleşik kelimeler aşağıdaki durumlarda bitişik yazılırlar:
1. Ses düşmesine uğrayan birleşik kelimeler bitişik yazılır: birbiri (< biri biri), kaynana (< kayın ana), kaynata (< kayın ata), nasıl (< ne asıl), niçin (< ne için), pazartesi (< pazar ertesi), sütlaç (< sütlü aş) vb.
2. Özgün biçimleri tek heceli bazı Arapça kökenli kelimeler etmek, edilmek, eylemek, olmak, olunmak yardımcı fiilleriyle birleÅŸirken ses düşmesine, ses deÄŸiÅŸmesine veya ses türemesine uÄŸradıklarında bitiÅŸik yazılır: emretmek, menoÂlunmak, cemetmek, kaybolmak; darbetmek, dercetmek, hamdetmek; affetmek, hissetmek, reddetmek vb.
3. Kelimelerden her ikisi veya ikincisi, birleşme sırasında anlam değişmesine uğradığında bu tür birleşik kelimeler bitişik yazılır.
a. Bitki adları: aslanaÄŸzı, civanperçemi, keçiboynuzu, kuÅŸburnu, turnagagası, açıkağız, akkuyruk (çay), alabaÅŸ, altınbaÅŸÂ (kavun), altıparmak (palamut), beÅŸbıyık (muÅŸmula), çobançantası, karnıkara (börülce), katırtırnağı, kuÅŸyemi, şeytanarabası, yılanÂyastığı, akÅŸamsefası, camgüzeli, çadıruÂÅŸağı, ayÅŸekadın (fasulye), hafızali (üzüm), havvaanaeli, meryemanaeldiveni vb.
b. Hayvan adları: danaburnu (böcek), akbaÅŸÂ (kuÅŸ), alabacak (at), baÄŸrıkara (kuÅŸ), beÅŸÂparmak (deniz hayvanı), çakırkanat (ördek), kababurun (balık), kamçıkuyruk (koyun), kamışkulak (at), karagöz (balık), karaÂfatma (böcek), kızılkanat (balık), sarıkuyruk (balık), yeÅŸilbaÅŸÂ (ördek), sazkayası (balık), sırtıÂkara (balık), şeytaniÄŸnesi, yalıçapkını (kuÅŸ), bozbakkal (kuÅŸ), bozyürük (yılan), karadul (örümcek) vb.
c. Hastalık adları: itdirseği (arpacık), delibaş, karabaş, karabacak vb.
ç. Alet ve eÅŸya adları: balıkgözü (halka), deveboynu (boru), domuztırÂnağı (kanca), horozayağı (burgu), kargaburnu (alet), kedigözü (lamba), leylekgagası (alet), sıçankuyruÄŸu (törpü), gagaburun (gemi), kancabaÅŸÂ (kayık), adayavrusu (tekne) vb.
d. Biçim, tarz, tür, motif vb. adlar: ayıbacağı (yelken biçimi), balıksırtı (desen), civankaşı (nakış), eÅŸekÂsırtı (çatı biçimi), kazkanadı (oyun), kırlangıçkuyruÄŸu (iÅŸaret), koçboynuzu (desen), köpekkuyruÄŸu (yaÄŸlı güreÅŸ), sıçandiÅŸi (dikiÅŸ), balgümeci (dikiÅŸ), beÅŸikörtüsü (çatı biçimi), turnageçidi (fırtına) vb.
e. Yiyecek adları: hanımgöbeÄŸi (tatlı), kaÂdınbudu (köfte), kedidili (bisküvi), dilberdudağı (tatlı), tavukgöğsü (tatlı), vezirparmağı (tatlı), bülbülyuvası (tatlı), kuÅŸlokumu (kurabiye), alinazik (kebap) vb.
f. Oyun adları: beştaş, dokuztaş, üçtaş vb.
g. Gök cisimlerinin adları: AltıkardeÅŸÂ (yıldız küÂmesi), Arıkovanı (yıldız kümesi), Büyükayı (yıldız kümesi), Demirkazık (yıldız), Küçükayı (yıldız küÂmesi), Kervankıran (yıldız), Samanyolu (yıldız kümesi), YedikardeÅŸÂ (yıldız kümesi) vb.
ÄŸ. Renk adları: baklaçiçeÄŸi, balköpüğü, camgöbeÄŸi, devetüyü, fildiÅŸi, gülkurusu, kavuniçi, narçiÂçeÄŸi, ördekbaşı, ördekgagası, tavÅŸanaÄŸzı, tavÅŸankanı, turnagözü, vapurÂdumanı, viÅŸneçürüğü, yavruaÄŸzı vb.
h. Oğlu, kızı sözleri: çapanoğlu, eloğlu, hinoğluhin, elkızı vb.
4. -a, -e, -ı, -i, -u, -ü zarf-fiil ekleriyle bilmek, vermek, kalmak, durmak, gelmek ve yazmak fiilleriyle yapılan tasvirî fiiller bitişik yazılır: düşünebilmek, sevebilmek; alıvermek, gülüvermek; uyuyakalmak; gidedurmak, yazadurmak; çıkagelmek, süregelmek; düşeyazmak, öleyazmak vb.
5. Bir veya iki ögesi emir kipiyle kurulan kalıplaÅŸmış birleÅŸik keliÂmeler bitiÅŸik yazılır: albeni, ateÅŸkes, çalçene, çalyaka, dönbaba, gelberi, incitmebeni, sallabaÅŸ, sallasırt, unutmabeni; batçık, çekyat, geçgeç, kaçgöç, kapkaç, örtbas, seçal, tutkal, veryansın, yapboz, yazboz vb.
6. -an/-en, -r/-ar/-er/-ır/-ir, -maz/-mez ve -mış/-miş sıfat-fiil ekleriyle kurulan kalıplaşmış birleşik kelimeler bitişik yazılır: alaybozan, cankurtaran, çöpçatan, dalgakıran, demirkapan, gökdelen, yelkesen; akımtoplar, altıpatlar, barışsever, basınçölçer, özezer, pürüzalır; baştanımaz, değerbilmez, etyemez, hacıyatmaz, kadirbilmez, karıncaezmez, kuşkonmaz, külyutmaz, tanrıtanımaz, varyemez; çokbilmiş, güngörmüş vb.
7. İkinci kelimesi -dı (-di / -du / -dü, -tı / -ti / -tu / -tü) kalıplaşmış belirli geçmiş zaman ekleriyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: albastı, ciğerdeldi, çıtkırıldım, dalbastı, fırdöndü, gecekondu, gündöndü, hünkârbeğendi, imambayıldı, karyağdı, külbastı, mirasyedi, papazkaçtı, serdengeçti, şıpsevdi, zıpçıktı vb.
8. Her iki kelimesi de -dı (-di / -du / -dü, -tı / -ti / -tu / -tü) belirli geçmiÅŸ zaman veya -r /-ar /-er geniÅŸ zaman eklerini almış ve kalıplaÅŸmış bulunan birleÅŸik kelimeler bitiÅŸik yazıÂlır: dedikodu, kaptıkaçtı, oldubitti, uçtuuçtu; biçerbaÄŸlar, biçerdöÂver, göçerkonar, kazaratar, konargöçer, okuryazar, uyurgezer, yanardöÂner, yüzergezer vb.
Aynı yapıda olan çakaralmaz kelimesi de bitişik yazılır.
9. Somut olarak yer bildirmeyen alt, üst ve üzeri sözlerinin sona getirilmesiyle kurulan birleÅŸik kelimeler bitiÅŸik yazılır: ayakaltı, bilinçaltı, gözaltı (gözetim), ÅŸuuraltı; akÅŸamüstü, ayaküstü, bayraÂmüstü, gerçeküstü, ikindiüstü, olaÄŸanüstü, öğleüstü, öğleüzeri, suçüstü, yüzüstü; akÅŸamüzeri, ayaküzeri vb.
10. İki veya daha çok kelimenin birleşmesinden oluşmuş kişi adları, soyadları ve lakaplar bitişik yazılır: Alper, Birol, Gülnihal, Gülseren, Şenol, Varol; Abasıyanık, Adıvar, Atatürk, Gökalp, Güntekin, İnönü, Karaosmanoğlu, Tanpınar, Yurdakul; Boynueğri Mehmet Paşa, Tepedelenli Ali Paşa, Yirmisekiz Çelebi Mehmet, Yedisekiz Hasan Paşa vb.
11. İki veya daha çok kelimeden oluşmuş il, ilçe, semt vb. yer adları bitişik yazılır: Çanakkale, Gümüşhane; Acıpayam, Pınarbaşı, Şebinkarahisar; Beşiktaş, Kabataş vb.
Åžehir, köy, mahalle, daÄŸ, tepe, deniz, göl, ırmak, su, çay vb. kelimeÂlerle kurulmuÅŸ sıfat tamlaması ve belirtisiz isim tamlaması kalıbındaki yer adları bitiÅŸik yazılır: AkÅŸehir, EskiÅŸehir, SuÅŸehri, YeniÅŸehir; Atakent, Batıkent, Konutkent, Korukent; Çengelköy; Yenimahalle; KaradaÄŸ, UludaÄŸ; Kocatepe, Tınaztepe; Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz; Acıgöl; Kızılırmak, YeÅŸilırmak; İncesu, Karasu, Sarısu; Akçay vb.
12. Kişi adları ve ünvanlarından oluşmuş mahalle, meydan, köy vb. yer ve kuruluş adlarında, ünvan kelimesi sonda ise gelenekleşmiş olarak bitişik yazılır: Abidinpaşa, Bayrampaşa, Davutpaşa, Gazi Osmanpaşa (mahalle); Ertuğrulgazi (ilçe), Kemalpaşa (ilçe); Mustafabey (cadde), Necatibey (cadde) vb.
13. Ara yönleri belirten kelimeler bitiÅŸik yazılır: güneybatı, güneyÂdoÄŸu, kuzeybatı, kuzeydoÄŸu
14. Dilimizde her iki ögesi de asıl anlamını koruÂduÄŸu hâlde yaygın bir biçimde gelenekleÅŸmiÅŸ olarak bitiÅŸik yazılan keliÂmeler de vardır:
a. BaÅŸÂ sözüyle oluÅŸturulan sıfat tamlamaları: baÅŸağırlık, baÅŸbakan, baÅŸbayan, başçavuÅŸ, baÅŸeser, baÅŸfiyat, baÅŸhekim, baÅŸhemÅŸire, baÅŸkahraman, baÅŸkent, baÅŸkomutan, baÅŸköşe, baÅŸmüfettiÅŸ, başöğretmen, baÅŸÂparmak, baÅŸpehlivan, baÅŸrol, baÅŸsavcı, baÅŸyazar vb.
b. Bir topluluÄŸun yöneticisi anlamındaki başı sözüyle oluÅŸturulan belirtisiz isim tamlamaları: aşçıbaşı, binbaşı, çarkçıbaşı, çeribaşı, eleÂbaşı, mehterbaşı, onbaşı, ustabaşı, yüzbaşı vb.
c. AÄŸa, baba, bey, efendi, hanım, nine vb. sözlerle kurulan birleÅŸik kelimeÂler: aÄŸababa, aÄŸabey, beyefendi, efendibaba, hanımanne, hanımefendi, hacıaÄŸa, kadınnine, paÅŸababa vb.
ç. Biraz, birçok, birçoÄŸu, birkaç, birkaçı, birtakım, herhangi, hiçbir, hiçÂbiri belirsizlik sıfat ve zamirleri de gelenekleÅŸmiÅŸ olarak bitiÂÅŸik yazılır.
15. Ev kelimesiyle kurulan birleÅŸik kelimeler bitiÅŸik yaÂzılır: aÅŸevi, bakımevi, basımevi, doÄŸumevi, gözlemevi, huzurevi, kahveevi, koÂnukevi, orduevi, öğretmenevi, polisevi, yayınevi vb.
16. Hane, name, zade kelimeleriyle oluÅŸturulan birleÅŸik kelimeÂler bitiÅŸik yazılır: çayhane, dershane, kahvehane, yazıhane; beyanname, kanunname, seÂyahatname, siyasetname; amcazade, dayızade, teyzezade vb.
17. -zede ile oluşturulmuş birleşik kelimeler bitişik yazılır: depremzede, afetzede, selzede, kazazede vb.
18. Farsça kurala göre oluÅŸturulan sözler bitiÅŸik yazılır: âlemşümul, cihanşümul; darıdünya, ehliÂbeyit, ehveniÅŸer, erkânıharp, gayrimenkul, gayrimeÅŸru, Kuvayımilliye, Misakımillî, suikast; cürmümeÅŸhut, hamdüsena, hercümerç, hüsnükuruntu, hüsnüniyet vb.
19. Arapça kurala göre oluÅŸturulan sözler bitiÅŸik yazılır: aliyyülâlâ, ceffelkalem, darülaceze, darülfünun, daüssıla, fevkalade, fevkalbeÅŸer, hıfzıssıhha, hüvelbaki, ÅŸeyÂhülislam, tahtelbahir, tahteÅŸÅŸuur; aleykümselam, Allahualem, bismillah, fenafillah, fisebilillah, hafazanallah, inÅŸallah, maÅŸallah, velhasıl vb.
20. Müzikte kullanılan makam adları bitişik yazılır: acembuselik, hisarbuselik, muhayyerkürdi vb.
UYARI: Bir sıfatla oluşturulan usul adlarında sıfat ayrı yazılır: ağır aksak, yürük aksak, yürük semai vb.
21. Kanunda bitişik geçen veya bitişik olarak tescil ettirilmiş olan kuruluş adları bitişik yazılır: İçişleri, Dışişleri, Genelkurmay, Yükseköğretim Kurulu, Açıköğretim Fakültesi, Gaziosmanpaşa Üniversitesi vb.
22. Renk adlarıyla kurulan bitki, hayvan veya hastalık adları bitişik yazılır: akağaç, alacamenekşe, karadut, sarıçiçek; alabalık, beyazsinek, bozayı; aksu, akbasma, mavihastalık, maviküf vb.
Bulunma durumu eki getirildiği kelimeye bitişik yazılır: devede (deve-de) kulak, yolda (yol-da) kalmak, ayakta (ayak-ta) durmak, işte (iş-te) çalışmak vb.
Yurtta sulh, cihanda sulh. (Atatürk)
Â
       A.Cümle büyük harfle başlar: Ak akçe kara gün içindir.
Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir. (Atatürk)
Cümle içinde tırnak veya yay ayraç içine alınan cümleler büyük harfle başlar ve sonlarına uygun noktalama işareti (nokta, soru, ünlem vb.) konur:
Atatürk 'Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!' diyor.
Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (Nurullah Ataç)
       UYARI: İki çizgi arasındaki açıklama cümleleri büyük harfle baÅŸÂlamaz:
       Bir zamanlar -bu zamanlar çok da uzak deÄŸildir, bundan on, on iki yıl önce- Türk saltanatının maddi sınırları uçsuz bucaksız denilecek kaÂdar geniÅŸti. (Yakup Kadri KaraosmanoÄŸlu)
       Bu sefer de onları -her zamanki yerlerinde bulmak ihtimaliyle- farkında olmadan aramıştım. (Ahmet Hamdi Tanpınar)
İki noktadan sonra gelen cümleler büyük harfle başlar:
       Menfaat sandalyeye benzer: Başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan yükseltir. (Cenap Şahabettin)
UYARI: İki noktadan sonra cümle ve özel ad niteliÄŸinde olmayan örnekler sıraÂlandığında bunlar büyük harfle baÅŸlamaz:
Bu eskiliği siz de çok evde görmüşsünüzdür: duvarlarda çiviler, çivi yerleri, lekeler' (Memduh Şevket Esendal)
UYARI: Rakamla başlayan cümlelerde rakamdan sonra gelen kelime özel ad değilse büyük harfle başlamaz: 2007 yılında Türk Dil Kurumunun 75. yılını kutladık.
Örnek niteliÄŸindeki kelimelerle baÅŸlayan cümlede de ilk harf büyük yazılır: 'Banka, bütçe, devlet, fındık, kanepe, menekÅŸe, ÅŸemsiye' gibi yüzlerce keÂlime, kökenleri yabancı olmakla birlikte artık dilimizin malı olmuÅŸtur.
"Et-, ol-" fiilleri, dilimizde en sık kullanılan yardımcı fiillerdir.
B. Dizeler büyük harfle başlar:
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
       Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. (Muhibbi)
Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. (Mehmet Akif Ersoy)
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik. (Yahya Kemal Beyatlı)
C. Özel adlar büyük harfle başlar:
1. Kişi adlarıyla soyadları büyük harfle başlar: Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Kâzım Karabekir, Ahmet Haşim, Sait Faik Abasıyanık, Yunus Emre, Karacaoğlan, Âşık Ömer, Wolfgang von Goethe, Vilhelm Thomsen vb.
Takma adlar da büyük harfle başlar: Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman), Demirtaş (Ziya Gökalp), Tarhan (Ömer Seyfettin), Aka Gündüz (Hüseyin Avni, Enis Avni), Kirpi (Refik Halit Karay), Deli Ozan (Faruk Nafiz Çamlıbel), Server Bedi (Peyami Safa), İrfan Kudret (Cahit Sıtkı Tarancı), Mehmet Ali Sel (Orhan Veli Kanık) vb.
2. Kişi adlarından önce ve sonra gelen ünvanlar, saygı sözleri, rütbe adları ve lakaplar büyük harfle başlar: Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Kaymakam Erol Bey, Dr. Alâaddin Yavaşça; Sayın Prof. Dr. Hasan Eren; Mustafa Efendi, Zeynep Hanım, Bay Ali Çiçekçi; Mareşal Fevzi Çakmak, Yüzbaşı Cengiz Topel; Mimar Sinan, Fatih Sultan Mehmet, Genç Osman, Deli Petro vb.
Akrabalık adı olup lakap veya ünvan olarak kullanılan kelimeler büyük harfle baÅŸÂlar: Baba Gündüz, Dayı Kemal, Hala Sultan, Nene Hatun; Gül Baba, Susuz Dede, Telli Baba vb.
UYARI: Akrabalık bildiren kelimeler küçük harfle başlar: Tülay ablama gittim. Ayşe teyzemin keki çok güzel.
3. Cümle içinde özel adın yerine kullanılan makam veya ünvan sözleri büyük harfle baÅŸÂlar: Uzak DoÄŸu'dan gelen heyeti Vali dün kabul etti.
       4. Saygı bildiren sözlerden sonra gelen ve makam, mevki, ünvan bildiren kelimeler büyük harfle başlar:
Sayın Bakan,
Sayın Başkan,
Sayın Rektör,
Sayın Vali,
       Mektuplarda ve resmî yazışmalarda hitaplar büyük harfle başlar:
       Sevgili Kardeşim,
Aziz Dostum,
DeÄŸerli Dinleyiciler,
5. Hayvanlara verilen özel adlar büyük harfle başlar: Boncuk, Fındık, Minnoş, Pamuk vb.
6. Millet, boy, oymak adları büyük harfle başlar: Alman, Arap, İngiliz, Japon, Rus, Türk; Kazak, Kırgız, Oğuz, Özbek, Tatar; Hacımusalı, Karakeçili vb.
7. Dil ve lehçe adları büyük harfle başlar: Türkçe, Almanca, İngilizce, Rusça, Arapça; Oğuzca, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Tatarca vb.
8. Devlet adları büyük harfle başlar: Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan, Azerbaycan, Kırım Özerk Cumhuriyeti vb.
9. Din ve mezhep adları ile bunların mensuplarını bildiren sözler büyük harfle başlar: Müslümanlık, Müslüman; Hristiyanlık, Hristiyan; Musevilik, Musevi; Budizm, Budist; Hanefilik, Hanefi; Katoliklik, Katolik vb.
10. Din ve mitoloji ile ilgili özel adlar büyük harfle başlar: Tanrı, Allah, İlah, Cebrail, Zeus, Osiris, Kibele vb.
UYARI: "Tanrı, Allah, İlah" sözleri özel ad olarak kullanılmadıklarında küçük harfle başlar: Eski Yunan tanrıları. Müzik dünyasının ilahı.
"Amerika'da kaçakçılığın allahları vardır." (Tarık Buğra)
11. Gezegen ve yıldız adları büyük harfle başlar: Merkür, Neptün, Satürn; Halley vb.
UYARI: Dünya, güneş, ay kelimeleri gezegen anlamı dışında kullanıldıklarında küçük harfle başlar:
Biz dünyadan ayrı yaşarken dünya epey değişmiş. (Hüseyin Cahit Yalçın)
12. Düşünce, hayat tarzı, politika vb. anlamlar bildirdiğinde doğu ve batı sözlerinin ilk harfleri büyük yazılır: Batı medeniyeti, Doğu mistisizmi vb.
UYARI: Bu sözler yön bildirdiğinde küçük yazılır: Bursa'nın doğusu, Ankara'nın batısı vb.
13. Yer adları (kıta, bölge, il, ilçe, köy, semt vb.) büyük harfle başlar: Afrika, Asya; Güneydoğu Anadolu, İç Anadolu; İstanbul, Taşkent; Turgutlu, Ürgüp; Akçaköy, Çayırbağı; Bahçelievler, Kızılay, Sarıyer vb.
14. Yer adlarında ilk isimden sonra gelen ve deniz, nehir, göl, dağ, boğaz vb. tür bildiren ikinci isimler büyük harfle başlar: Ağrı Dağı, Aral Gölü, Asya Yakası, Çanakkale Boğazı, Dicle Irmağı, Ege Denizi, Erciyes Dağı, Fırat Nehri, Süveyş Kanalı, Tuna Nehri, Van Gölü, Zigana Geçidi vb.
UYARI: Özel ada dâhil olmayıp tamlama kuran şehir, il, ilçe, belde, köy vb. sözler küçük harfle başlar: Konya ili, Etimesgut ilçesi, Uzungöl beldesi, Taflan köyü vb.
15. Mahalle, meydan, bulvar, cadde, sokak adlarında geçen mahalle, meydan, bulvar, cadde, sokak kelimeleri büyük harfle başlar: Halit Rifat Paşa Mahallesi, Yunus Emre Mahallesi, Karaköy Meydanı, Zafer Meydanı, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Ziya Gökalp Bulvarı, Nene Hatun Caddesi, Cemal Nadir Sokağı, İnkılap Sokağı vb.
16. Saray, köşk, han, kale, köprü, kule, anıt vb. yapı adlarının bütün keÂlimeleri büyük harfle baÅŸlar: Dolmabahçe Sarayı, İshakpaÅŸa Sarayı, Çankaya Köşkü, Horozlu Han, Ankara Kalesi, Alanya Kalesi, Galata Köprüsü, Mostar Köprüsü, Beyazıt Kulesi, Zafer Abidesi, Bilge KaÄŸan Anıtı vb.
17. Yer bildiren özel isimlerde kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğunda, yer adının ilk harfi büyük yazılır: Hisar'dan, Boğaz'dan, Köşk'e vb.
18. Kurum, kuruluş ve kurul adlarının her kelimesi büyük harfle başlar: Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Devlet Malzeme Ofisi, Millî Kütüphane, Çocuk Esirgeme Kurumu, Atatürk Orman Çiftliği, Çankaya Lisesi; Anadolu Kulübü, Mavi Köşe Bakkaliyesi; Türk Ocağı, Yeşilay Derneği, Muharip Gaziler Derneği, Emek İnşaat; Bakanlar Kurulu, Türk Dili Dergisi Yayın Danışma Kurulu, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı; Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü vb.
19. Kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, genelge adlarının her kelimesi büyük harfle başlar: Medeni Kanun, Türk Bayrağı Tüzüğü, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği vb.
20. Kurum, kuruluÅŸ, kurul, merkez, bakanlık, üniversite, fakülte, bölüm, kanun, tüzük, yönetmelik ve makam sözleri asılları kastedildiÄŸinde büyük harfle baÅŸÂlar:
Türkiye Büyük Millet Meclisi her yıl 1 Ekim'de toplanır. Bu yıl ise Meclis, yeni döneme erken başlayacak.
Türk Dil Kurumu çalışmalarını titizlikle sürdürüyor. Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, Kurumun 21 Mayıs 2009 tarihinde Kars'ta düzenlediği toplantıda kullanıma açıldı.
2876 sayılı Kanun bu yıl yeniden gözden geçiriliyor.
Yazarlara ödenecek telif ücreti, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği'ne göre düzenlenmektedir. Yapılan işlem Yönetmelik'in 4'üncü maddesine aykırı düşmektedir.
21. Kitap, dergi, gazete ve sanat eserlerinin (tablo, heykel, beste vb.) her kelimesi büyük harfle başlar: Nutuk, Safahat, Kendi Gök Kubbemiz, Anadolu Notları, Sinekli Bakkal; Türk Dili, Türk Kültürü, Varlık; Resmî Gazete, Hürriyet, Milliyet, Türkiye, Yeni Asır; Kaplumbağa Terbiyecisi; Yorgun Herkül; Saraydan Kız Kaçırma, Onuncu Yıl Marşı vb.
UYARI: Özel ada dâhil olmayan gazete, dergi, tablo vb. sözler büyük harfle baÅŸlamaz: Milliyet gazetesi, Türk Dili dergisi, Halı Dokuyan Kızlar tabÂlosu vb.
UYARI: Kitap, makale, tiyatro eseri, kurum adı vb. özel adlarda yer alan kelimelerin ilk harfleri büyük yazıldığında ve, ile, ya, veya, yahut, ki, da, de sözleriyle mı, mi, mu, mü soru eki küçük harfle yazılır: Mai ve Siyah, Suç ve Ceza, Leyla ile Mecnun, Turfanda mı, Turfa mı', Diyorlar ki, Dünyaya İkinci Geliş yahut Sır İçinde Esrar, Ya Devlet Başa ya Kuzgun Leşe, Ben de Yazdım, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu vb. Özel adın tamamı büyük yazıldığında ve, ile, ya, veya, yahut, ki, da, de sözleriyle mı, mi, mu, mü soru eki de büyük harfle yazılır: DİL VE TARİH-COĞRAFYA FAKÜLTESİ vb.
22. Ulusal, resmî ve dinî bayramlarla anma ve kutlama günlerinin adları büyük harfle başlar: Cumhuriyet Bayramı, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı, Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı, Nevruz Bayramı, Miraç Kandili; Anneler Günü, Öğretmenler Günü, Dünya Tiyatro Günü, 14 Mart Tıp Bayramı, Hıdırellez vb.
23. Kurultay, bilgi şöleni, çalıştay, açık oturum vb. toplantıların adlarında her kelimenin ilk harfi büyük yazılır: VI. Uluslararası Türk Dili Kurultayı, Kitle İletişim Araçlarında Türkçenin Kullanımı Bilgi Şöleni, Karamanlı Türkçesi Araştırmaları Çalıştayı vb.
24. Tarihî olay, çağ ve dönem adları büyük harfle başlar: Kurtuluş Savaşı, Millî Mücadele, Cilalı Taş Devri, İlk Çağ, Lale Devri, Cahiliye Dönemi, Buzul Dönemi, Millî Edebiyat Dönemi, Servetifünun Dönemi'nin, Tanzimat Dönemi'nde vb.
25. Özel adlardan türetilen bütün kelimeler büyük harfle başlar: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Asyalılık, Darvinci, Konyalı, Bursalı vb.
UYARI: Özel ad kendi anlamı dışında yeni bir anlam kazanmışsa büyük harfle baÅŸlamaz: acem (Türk müziÄŸinde bir perde), hicaz (Türk müziÂÄŸinde bir makam), nihavent (Türk müziÄŸinde bir makam), amper (elektrik akımında ÅŸiddet birimi), jul (fizikte iÅŸ biÂrimi), allahlık (saf, zararsız kimse), donkiÅŸotluk (gereÄŸi yokken kahraÂmanlık göstermeye kalkışma) vb.
UYARI: Para birimleri büyük harfle başlamaz: avro, dinar, dolar, lira, kuruş, liret vb.
UYARI: Özel adlar yerine kullanılan "o" zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz.
UYARI: Müzikte kullanılan makam ve tür adları büyük harfle başlamaz: acemaşiran, acembuselik, bayati, hicazkâr, türkü, varsağı, bayatı vb.
26. Yer, millet ve kişi adlarıyla kurulan birleşik kelimelerde sadece özel adlar büyük harfle başlar: Antep fıstığı, Brüksel lahanası, Frenk gömleği, Hindistan cevizi, İngiliz anahtarı, Japon gülü, Maraş dondurması, Van kedisi vb.
Ç. Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adları büyük harfle başlar: 29 Mayıs 1453 Salı günü, 29 Ekim 1923, 28 Aralık 1982'de göreve başladı. Lale Festivali 25 Haziran'da başlayacak.
Belirli bir tarihi belirtmeyen ay ve gün adları küçük harfle baÅŸlar: Okullar genelÂlikle eylülün ikinci haftasında öğretime baÅŸlar. Yürütme Kurulu toplantıÂlarını perÅŸembe günleri yaparız.
D. Tabela, levha ve levha niteliÄŸindeki yazılarda geçen kelimeler büyük harfle baÅŸlar: GiriÅŸ, Çıkış, Müdür, Vezne, BaÅŸkan, Doktor, Otobüs Durağı, DolmuÅŸ DuÂrağı, Åžehirler Arası Telefon, 3. Kat, 4. Sınıf, 1. Blok vb.
E. Kitap, bildiri, makale vb.nde ana başlıktaki kelimelerin tamamı, alt başlıktaki kelimelerin ise yalnızca ilk harfleri büyük olarak yazılır.
       F. Kitap, dergi vb.nde bulunan resim, çizelge, tablo vb.nin altında yer alan açıklayıcı yazılar büyük harfle başlar. Açıklayıcı yazı, cümle niteliğinde değilse sonuna nokta konmaz.
Bir kelimenin birinci hecesinde kalın bir ünlü (a, ı, o, u) bulunuyorsa diğer hecelerdeki ünlüler de kalın, ince bir ünlü (e, i, ö, ü) bulunuyorsa diğer hecelerdeki ünlüler de ince olur: adım, ayak, boyunduruk, burun, dalga, dudak, kırlangıç; beşik, bilezik, gelincik, gözlük, üzengi, vergi, yüzük vb.
Büyük ünlü uyumuna aykırı olan Türkçe kelimeler de varÂdır: anne, dahi, elma, hangi, hani, inanmak, kardeÅŸ, ÅŸiÅŸman vb.
Alıntı kelimelerde büyük ünlü uyumu aranmaz: ahenk, badem, ceylan, çiroz, dükkân, fidan, gazete, hamsi, kestane, limon, model, nişasta, otomatik, pehlivan, selam, tiyatro, viraj, ziyaret vb.
Bitişik yazılan birleşik kelimelerde büyük ünlü uyumu aranmaz: açıkgöz, bilgisayar, çekyat, hanımeli vb.
-gil, -ken, -leyin, -mtırak, -yor ekleri büyük ünlü uyumuna uymaz: akÅŸam-leyin, bakla-Âgil-ler, çalışır-ken, ekÅŸi-mtırak, yürü-yor vb.
-daş (-taş) eki bazı kelimelerde büyük ünlü uyumuna uymaz: din-daş, gönül-daş, meslek-taş, ülkü-daş vb.
-ki aitlik eki büyük ünlü uyumuna uymaz: akşamki, duvardaki, karşıki, onunki, yarınki, yoldaki vb.
Büyük ünlü uyumuna girmeyen kelimelere gelen ekler, kalınlık incelik bakımından son hecenin ünlüsüne uyar: adalet-li, anne-si, kardeş-lik, meslektaş-ımız, şişman-lık vb.
Bazı alıntı kelimelerde ekler bu uyuma girmez: idrak-i, meçhul-e, mentol-de, sembol-ler vb.
Son ünlüleri kalın sıradan olmasına karşın son sesleri ince söylenen bazı alıntı kelimeler ince ünlülü ekler alır: alkol / alkolü, hakikat / hakikati, helal / helalimiz, idrak / idrakimiz, kabul / kabulü, kontrol / kontrolü, protokol / protokole, saat / saate, sadakat / saÂdakati, santral / santraller vb.
Deyimler ayrı yazılır: akıntıya kürek çekmek, çam devirmek, çanak tutmak, gönlünden geçirmek, göz atmak, kulak asmak, kulak vermek, çantada keklik, devede kulak, yaÄŸlı kuyruk, yüz görümÂlüğü vb.
      Düzeltme işaretinin kullanılacağı yerler aşağıda gösterilmiştir:
1. Yazılışları bir, anlamları ve söyleniÅŸleri ayrı olan kelimeleri ayırt etmek için okunuÅŸları uzun olan ünlülerin üzerine koÂnur: adem (yokluk), âdem (insan); adet (sayı), âdet (gelenek, alışkanlık); alem (bayrak), âlem (dünya, evren); aşık (eklem kemiÄŸi), âşık (vurgun, tutkun); hal (sebze, meyve vb. satılan yer), hâl (durum, vaziyet); hala (babanın kız kardeÅŸi), hâlâ (henüz); rahim (esirgeme), rahîm (koruyan, acıyan); şura (ÅŸu yer), şûra (danışma kurulu) vb.
UYARI: Katil (
2. Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelimelerle özel adlarda bulunan ince g, k ünsüzlerinden sonra gelen a ve u ünlüleri üzerine konur: dergâh, gâvur, karargâh, tezgâh, yadigâr, Nigâr; dükkân, hikâye, kâfir, kâğıt, Hakkâri, Kâzım; gülgûn, merzengûş; mahkûm, mezkûr, sükûn, sükût vb. Kişi ve yer adlarında ince l ünsüzünden sonra gelen a ve u ünlüleri de düzeltme işareti ile yazılır: Halûk, Lâle, Nalân; Balâ, Elâzığ, İslâhiye, Lâdik, Lâpseki, Selânik vb.
3. Nispet ekinin, belirtme durumu ve iyelik ekiyle karışmasını önlemek için kullanılır: (Türk) askeri ve askerî (okul), (İslam) dini ve dinî (bilgiler), (fizik) ilmi ve ilmî (tartışmalar), (Atatürk'ün) resmi ve resmî (kuruluşlar) vb.
Nispet eki alan kelimelere Türkçe ekler getirildiğinde düzeltme işareti olduğu gibi kalır: millîleştirmek, millîlik, resmîleştirmek, resmîlik vb.
      Ek-fiilin Yazılışı
Ek-fiilin çekimli biçimleri (idi, imiş, ise) ayrı yazılabildiği gibi bitişik olarak da yazılabilir.
Ünsüzle biten kelimelere bitişik olarak yazıldığında i ünlüsü düşer, ayrıca büyük ünlü uyumuna uyar: yorgun-du (yorgun idi), güzel-miş (güzel imiş), gelir-se (gelir ise) vb.
Ünlüyle biten kelimelere bitişik olarak yazıldığında araya y ünsüzü girer ve başındaki i ünlüsü düşer, ayrıca büyük ünlü uyumuna uyar: sonuncu-y-du (sonuncu idi), yabancı-y-mış (yabancı imiş), ne-y-se (ne ise) vb.
Ek-fiilin zarf-fiil eki almış biçimi olan iken ayrı yazılabildiği gibi kelimelere eklenerek de yazılabilir.
Eklenerek yazıldığında baştaki i düşer. Eklendiği kelimenin ünlüleri kalın olsa da -ken zarf-fiil ekinin ünlüsü ince kalır: başlayacak-ken (başlayacak iken), çalışıyor-ken (çalışıyor iken), durgun-ken (durgun iken), okur-ken (okur iken), olgun-ken (olgun iken), uyur-ken (uyur iken), yazar-ken (yazar iken); geliyor-ken (geliyor iken), gülmüş-ken (gülmüş iken), öğretmen-ken (öğretmen iken) vb.
iken, ünlüyle biten kelimelere bitişik olarak yazıldığında araya y ünsüzü girer ve başındaki i ünlüsü düşer: evde-y-ken (evde iken), okulda-y-ken (okulda iken), okumakta-y-ken (okumakta iken), yolda-y-ken (yolda iken) vb.
     Fiil Çekimi ile İlgili Yazılışlar
-a / -e, -acak / -ecek, -ayım / -eyim, -alım / -elim, -an / -en vb. eklerden önce gelen ünlü veya ekin geniş ünlüsü söyleyişe bakılmaksızın a / e ile yazılır: başlaya, gelmeye; başlayacağım, gelmeyeceksin; başlayayım, geleyim; başlayalım, gelmeyelim; başlayan, gelmeyen vb.
Türkçede kelime içinde iki ünlü arasındaki ünsüz, kendinden sonraki ünlüyle hece kurar: a-ra-ba, bi-çi-mi-ne, in-sa-nın, ka-ra-ca vb.
Kelime içinde yan yana gelen iki ünsüzden ilki kendinden önceki ünlüyle, ikincisi kendinden sonraki ünlüyle hece kurar: al-dı, bir-lik, sev-mek vb.
Kelime içinde yan yana gelen üç ünsüz harften ilk ikisi kendinden önceki ünlüyle, üçüncüsü kendinden sonraki ünlüyle hece kurar: alt-lık, Türk-çe, kork-mak vb.
Batı kökenli kelimeler, Türkçenin hece yapısına göre hecelere ayrılır: band-rol, kont-rol, port-re, prog-ram, sant-ral, sürp-riz, tund-ra, volf-ram vb.
Türkçede satır sonunda kelimeler bölünebilir fakat heceler bölüneÂmez. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna kısa çizgi (-) konur.
Burasını ilk defa görüyormuş gibi duvarlara, perdelere, möblelere, eş-
yalara bakıyor, hayret ediyordu. Bütün bu muhitte Türk hayatına, Türk ruhu-
na ait bir gölge, bir çizgi bile yoktu. Birden Bursa'daki çocukluğunun geçti-
ği babaevini hatırladı; sofada rahat ve beyaz örtülü divanlar vardı. (Ömer Seyfettin)
İlk heceden sonraki heceler ünsüzle başlar. Bitişik yazılan kelimelerde de bu kurala uyulur: ba-şöğ-ret-men, il-ko-kul, Ka-ra-os-ma-noğ-lu vb.
Ayırmada satır sonunda ve satır başında tek harf bırakılmaz:
'''''''''''''''''''''''''''''''''''.. u-
çurtma değil,
''''''''''''''''''''''''''''''''''uçurt-
ma;
...................................................................müdafa-
a değil,
................................................................... müda-
faa;
Kesme iÅŸareti satır sonuna geldiÄŸinde yalnız kesme iÅŸareti kulÂlanılır; ayrıca çizgi kullanılmaz.
................................................................. Edirne'
nin...
.................................................................. Ankara'
dan.......
.................................................................. 1996'
da...
Â
İkilemeler ayrı yazılır: adım adım, ağır ağır, akın akın, allak bullak, aval aval (bakmak), çeÅŸit çeÅŸit, derin derin, gide gide, güzel güzel, karış karış, kös kös (dinlemek), kucak kucak, şıpır şıpır, tak tak (vurmak), takım takım, tıÂkır tıkır, yavaÅŸ yavaÅŸ, kırk elli (yıl), üç beÅŸÂ (kiÅŸi), yüz yüz elli (yıllık) vb.
     bata çıka, çoluk çocuk, düşe kalka, eciÅŸ bücüş, eÄŸri büğrü, enine boÂyuna, eski püskü, ev bark, konu komÅŸu, pılı pırtı, salkım saçak, sere serpe, soy sop, süklüm püklüm, yana yakıla, yarım yamalak vb.
m ile yapılmış ikilemeler de ayrı yazılır: at mat, çocuk mocuk, dolap molap, kapı mapı, kitap mitap vb.
İsim durum ekleri ve iyelik ekiyle yapılan ikilemeler de ayrı yazılır: baş başa, diz dize, el ele, göz göze, iç içe, omuz omuza, yan yana; baştan başa, daldan dala, elden ele, günden güne, içten içe, yıldan yıla; başa baş, bire bir (ölçü), dişe diş, göze göz, teke tek; ardı ardına, boşu boşuna, günü gününe, peşi peşine, ucu ucuna vb.
Â
ile, ayrı olarak yazılabildiği gibi kelimelere eklenerek de yazılabilir.
ile, ünsüzle biten kelimelere bitişik olarak yazıldığında i ünlüsü düşer ve büyük ünlü uyumuna uyar: bulut-la (bulut ile), çiçek-le (çiçek ile), kuş-la (kuş ile) vb.
ile, ünlüyle biten kelimelere bitişik olarak yazıldığında araya y ünsüzü girer ve başındaki i ünlüsü düşer: arkadaşı-y-la (arkadaşı ile), çevre-y-le (çevre ile), sürü-y-le (sürü ile), yapı-y-la (yapı ile) vb.
Â
Kısaltma; bir kelimenin, terimin veya özel adın, içerdiği harflerden biri veya birkaçı ile daha kısa olarak ifade edilmesi ve simgeleştirilmesidir. Kısaltmalarla ilgili kurallar şunlardır:
1. Kuruluş, ülke, kitap, dergi ve yön adlarının kısaltmaları her kelimenin ilk harfinin büyük olarak yazılmasıyla yapılır: TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi), TDK (Türk Dil Kurumu), ABD (Amerika Birleşik Devletleri); KB (Kutadgu Bilig); TD (Türk Dili), TK (Türk Kültürü), TDED (Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi); B (batı), D (doğu), G (güney), K (kuzey); GB (güneybatı), GD (güneydoğu), KB (kuzeybatı), KD (kuzeydoğu) vb.
Ancak bazen kelimelerin, özellikle son kelimenin birkaç harfinin kısaltmaya alındığı da görülür. Bazen de aradaki kelimelerden hiç harf alınmadığı olur. Bu tür kısaltmalarda, kısaltmanın akılda kalabilmesi için yeni bir kelime oluşturma amacı güdülür: BOTAŞ (Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi), İLESAM (İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği), TÖMER (Türkçe Öğretim Merkezi) vb.
Gelenekleşmiş olan T.C. (Türkiye Cumhuriyeti) ve T. (Türkçe) kısaltmalarının dışında büyük harflerle yapılan kısaltmalarda nokta kullanılmaz.
2. Ölçü birimlerinin uluslararası kısaltmaları kullanılır: m (metre), mm (milimetre), cm (santimetre), km (kilometre), g (gram), kg (kilogram), l (litre), hl (hektolitre), mg (miligram), m² (metrekare), cm² (santimetrekare) vb.
3. Kuruluş, kitap, dergi ve yön adlarıyla ölçülerin dışında kalan kelime veya kelime gruplarının kısaltılmasında, ilk harfle birlikte kelimeyi oluşturan temel harfler dikkate alınır. Kısaltılan kelime veya kelime grubu; özel ad, ünvan veya rütbe ise ilk harf büyük; cins isim ise ilk harf küçük olur: Alm. (Almanca), İng. (İngilizce), Kocatepe Mah. (Kocatepe Mahallesi), Güniz Sok. (Güniz Sokağı), Prof. (Profesör), Dr. (Doktor), Av. (Avukat), Alb. (Albay), Gen. (General); sf. (sıfat), haz. (hazırlayan), çev. (çeviren), ed. (edebiyat), fiz. (fizik), kim. (kimya) vb.
* * *
Küçük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kelimenin okunuÅŸu esas alınır: cm'yi, kg'dan, mm'den, kr.un. Büyük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde ise kısaltÂmanın son harfinin okunuÅŸu esas alınır: BDT'ye, TDK'den, THY'de, TRT'den, TL'nin vb. Ancak kısaltması büyük harflerle yapıldığı hâlde bir kelime gibi okunan kısaltmalara getirilen eklerde kısaltmanın okunuÅŸu esas alınır: ASELSAN'da, BOTAÅž'ın, NATO'dan, UNESCO'ya vb.
UYARI: Numara sözünün kısaltması da kelime gibi okunduğundan getirilecek olan ek okunuşa göre getirilecektir: No.lu, No.suz
Sonunda nokta bulunan kısaltmalarla üs işaretli kısaltmalara gelen ekler kesmeyle ayrılmaz. Bu tür kısaltmalarda ek noktadan ve üs işaretinden sonra, kelimenin veya üs işaretinin okunuşuna uygun olarak yazılır: vb.leri, Alm.dan, İng.yi; cm³e (santimetreküpe), m²ye (metrekareye), 64ten (altı üssü dörtten) vb.
Sert ünsüzle biten kısaltmalar, ek aldıkları zaman okuÂnuÅŸta sert ses yumuÅŸatılmaz: AGİK'in (AGİĞ'in deÄŸil), CMUK'un (CMUÄž'un deÄŸil), RTÜK''e (RTÜĞ'e deÄŸil), TÜBİTAK'ın (TÜBİTAÄž'ın deÄŸil) vb.
Ancak birlik kelimesiyle yapılan kısaltmalarda söyleyiÅŸte k'nin yuÂmuÅŸatılması normaldir: ÇUKOBİRLİK'e (söyleniÅŸi ÇUKOBİRLİĞE), FİSKOBİRLİK'in (söyleniÅŸi FİSKOBİRLİĞİN) vb.
Â
Kesme İşareti ( ' )
'Onun için Batı'da bunlara birer fonksiyon buluyorlar.' (Burhan Felek)
1919 senesi Mayıs'ının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. (Atatürk)
Yer bildiren özel isimlerde kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman ekten önce kesme işareti kullanılır: Hisar'dan, Boğaz'dan vb.
Belli bir kanun, tüzük, yönetmelik kastedildiğinde büyük harfle yazılan kanun, tüzük, yönetmelik sözlerinin ek alması durumunda kesme işareti kullanılır: Bu Kanun'un 17. maddesinin c bendi' Yukarıda adı geçen Yönetmelik'in 2'nci maddesine göre' vb.
Özel adlar için yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığında kesme işareti yay ayraçtan önce kullanılır: Yunus Emre'nin (1240'-1320), Yakup Kadri'nin (Karaosmanoğlu) vb.
Ek getirildiğinde Avrupa Birliği kesme işareti ile kullanılır: Avrupa Birliği'ne üye ülkeler'
UYARI: Sonunda 3. teklik kişi iyelik eki olan özel ada, bu ek dışında başka bir iyelik eki getirildiğinde kesme işareti konmaz: Boğaz Köprümüzün güzelliği, Amik Ovamızın bitki örtüsü, Kuşadamızdaki liman vb.
UYARI: Kurum, kuruluş, kurul, birleşim, oturum ve iş yeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumundan, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığının; Bakanlar Kurulunun, Danışma Kurulundan, Yürütme Kuruluna; Türkiye Büyük Millet Meclisinin 112'nci Birleşiminin 2'nci Oturumunda; Mavi Köşe Bakkaliyesinden vb.
UYARI: Başbakanlık, Rektörlük vb. sözler, ünlüyle başlayan bir ek geldiğinde Başbakanlığa, Rektörlüğe vb. biçimlerde yazılır.
UYARI: Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, Türkleşmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün vb.
UYARI: Sonunda p, ç, t, k ünsüzlerinden biri bulunan Ahmet, Çelik, Halit, Şahap; Bosna-Hersek; Kerkük, Sinop, Tokat, Zonguldak gibi özel adlara ünlüyle başlayan ek getirildiğinde kesme işaretine rağmen Ahmedi, Halidi, Şahabı; Bosna-Herseği; Kerküğü, Sinobu, Tokadı, Zonguldağı biçiminde son ses yumuşatılarak söylenir.
UYARI: Özel adlar yerine kullanılan 'o' zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme iÅŸaretiyle ayrılÂmaz.
Bir ok attım karlı dağın ardına
Düştü m'ola sevdiğimin yurduna
İl yanmazken ben yanarım derdine
Engel aramızı açtı n'eyleyim (Karacaoğlan)
'Şems'in gözlerine bir şüphe çöreklendi: 'Dostum ne'n var' Her şey yolunda mı'' (Elif Şafak)
Güzelliğin on par'etmez
Bu bendeki aşk olmasa (Âşık Veysel)
Â
Bir kelimede düz ünlüden sonra düz (a, e, ı, i), yuvarlak ünlüden sonra yuvarlak dar (u, ü) veya düz geniş (a, e) ünlüler bulunur: anlaşmalı, bilek, çilek, ısırmak, ılıklaşmak, kayıkçı, seslenmek, yeşil; boyunduruk, börekçi, çocuk, güreşmek, ocakçı, odun, özlemek, sürmek, vurmak, yoklamak, yorgunluk, yumurta, yüreksiz vb.
Küçük ünlü uyumuna aykırı Türkçe kelimeler de vardır: avuç, avurt, çamur, kabuk, kavuk, kavun, kavurmak, kavuşmak, savurmak, yağmur vb.
Küçük ünlü uyumu, alıntı kelimelerde aranmaz: aktör, alkol, bandrol, daktilo, kabul, doktor, muzır, mühim, mümin, müzik, profesör, radyo, vakur vb.
Küçük ünlü uyumuna aykırı bazı kelimelere getirilen ekler, kelimenin son ünlüsüne uyar: kavun-u, konsolos-luk, muzır-lık, müzik-çi, yağmur-luk vb.
      Bazı alıntı kelimelerde ekler bu uyuma girmez: alkol-lü, kabul-ü, bandrol-lü, saat-lik vb.
-ki aitlik eki yalnızca birkaç örnekte küçük ünlü uyumuna uyar: bugünkü, dünkü, öbürkü vb.
      Büyük ve küçük ünlü uyumuyla ilgili yukarıdaki kurallar aşağıdaki çizelgede de gösterilmiş ve örneklendirilmiştir:
Â
|
a ' a, ı (takar, alır) |
o ' u, a (omuz, oya) |
|
e ' e, i (geçer, gelir) |
ö ' ü, e (ölçü, ördek) |
|
ı ' ı, a (kılıç, kısa) |
u ' u, a (uzun, ufak) |
|
i ' i, e (ilik, ince) |
ü ' ü, e (ütü, ürkek) |
Â
      Mastarlara Gelen Eklerin Yazılışı
-ma / -me ile biten mastarlardan sonra -a / -e, -ı / -i eklerinden biri geldiğinde araya y koruyucu ünsüzü girer: çalışma-y-a, darılma-y-ı, kalaylama-y-a, okuma-y-a; görme-y-i, gülme-y-i, sevme-y-e, silme-y-i vb.
Â
       Pekiştirmeli Sözlerin Yazılışı
Sıfat veya zarf görevindeki pekiÅŸtirmeli sözler bitiÅŸik yazılır: apaçık, apak, büsbütün, çepeçevre, çırılçıplak, dümdüz, düpedüz, gömgök, güpegündüz, kapkara, kupkuru, masmavi, mosmor, paramparça, sapasaÄŸlam, sapsarı, sırılÂsıklam, sırsıklam, sipsivri, yemyeÅŸil vb.
Â
1. Sayılar harflerle de yazılabilir: bin yıldan beri, on dört gün, hafÂtanın beÅŸinci günü, üç ayda bir, yüz soru, iki hafta sonra, üçüncü sınıf vb.
Buna karşılık saat, para tutarı, ölçü, istatistik verilere ilişkin sayılarda rakam kullanılır: 17.30'da, 11.00'de, 1.500.000 lira, 25 kilogram, 150 kilometre, 15 metre kumaş, 1.250.000 kişi vb.
Saatler ve dakikalar metin içinde yazıyla da yazılabilir: saat dokuzu beş geçe, saat yediye çeyrek kala, saat sekizi on dakika üç saniye geçe, mesela saat onda vb.
Dört veya daha çok basamaklı sayıların kolay okunabilmesi amacıyla içinde geçen bin, milyon, milyar ve trilyon sözleri harfle yazılabilir: 1 milyar 500 milyon kişi, 3 bin 255 kalem, 8 trilyon 412 milyar vb.
2. Birden fazla kelimeden oluşan sayılar ayrı yazılır: iki yüz, üç yüz altmış beş, bin iki yüz elli bir vb.
3. Para ile ilgili işlemlerle senet, çek vb. ticari belgelerde geçen sayılar bitişik yazılır: 650,35 (altıyüzelliTL,otuzbeşkr.)
4. Yüzde ve binde işaretleri yazılırken sayılarla işaret arasında boşluk bırakılmaz: %25, '50 vb.
5. Adları sayılardan oluşan iskambil oyunları bitişik yazılır: altmışaltı, ellibir, yirmibir vb.
6. Romen rakamları tarihî olaylarda, yüzyıllarda, hükümdar adlarında, tarihlerde ayların yazılışında, kitap ve dergi ciltlerinde, kitapların asıl bölümlerinden önceki sayfaların nuÂmaralandırılmasında, maddelerin sıralandırılmasında kullanılır: II. Dünya Savaşı; XX. yüzyıl; III. Selim, XIV. Louis, II. Wilhelm, V. Karl, VIII. Edward; 1.XI.1928; I. Cilt; I)' II) ' vb.
7. Dört veya daha çok basamaklı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve aralarına nokta konur: 4.567, 326.197, 49.750.812, 28.434.250.310.500 vb.
8. Sayılarda kesirler virgülle ayrılır: 15,2 (15 tam, onda 2); 5,26 (5 tam, yüzde 26) vb.
9. Sıra sayıları yazıyla ve rakamla gösterilebilir. Rakamla gösterilÂmesi durumunda ya rakamdan sonra bir nokta konur ya da rakamdan sonra kesme iÅŸareti konularak derece gösteren ek yazılır: 15., 56., XX.; 15'inci, 56'ncı, XX'nci vb.
UYARI: Sıra sayıları ekle gösterildiklerinde rakamdan sonra saÂdece kesme iÅŸareti ve ek yazılır, ayrıca nokta konmaz: 8.'inci deÄŸil 8'inci, 2.'nci deÄŸil 2'nci vb.
10. Üleştirme sayıları rakamla değil yazıyla belirtilir: 2'şer değil ikişer, 9'ar değil dokuzar, 100'er değil yüzer vb.
11. Bayağı kesirlere getirilecek ekler alttaki sayı esas alınarak yazılır: 4/8'i (dört bölü sekizi), 1/2'si (bir bölü ikisi) vb.
12. Bir zorunluluk olmadıkça cümle rakamla başlamaz.
1. Elementlerin simgeleri, uluslararası biçimleriyle kullanılır: C (karbon), Ca (kalsiyum), Fe (demir) vb.
2. Ekler elementlerin simgelerine değil adlarına getirilir: Au'ya değil altına, Fe'ye değil demire vb.
Â
Soru Eki mı / mi / mu / mü'nün Yazılışı
Bu ek gelenekleÅŸmiÅŸ olarak ayrı yazılır ve kendisinden önceki kelimenin son ünlüsüne baÄŸlı olarak ünlü uyumlaÂrına uyar: Kaldı mı' Sen de mi geldin' Olur mu' İnsanlık öldü mü'
Soru ekinden sonra gelen ekler, bu eke bitişik olarak yazılır: Verecek misin' Okuyor muyuz' Çocuk muyum' Gelecek miydi' Güler misin, ağlar mısın'
Bu ek sorudan başka görevlerde kullanıldığında da ayrı yazılır: Güzel mi güzel! Yağmur yağdı mı dışarı çıkamayız.
UYARI: Birleşik fiillerde mi soru eki iki kelimenin arasına da gelebilir: Vaz mı geçtin'
Â
Kökeni Türkçe olan kelimelerde bugün uzun ünlü yoktur. Uzun ünlü, Arapça ve Farsçadan Türkçeye giren kelimelerde görülür: adalet (ada:let), beraber (bera:ber), ifade (ifa:de), kaide (ka:ide), numune (numu:ne), sade (sa:de), şair (şa:ir) vb. Ancak bu uzun ünlüler yazıda herhangi bir işaretle gösterilmez.
Türkçede a, e ünlüleri ile biten fiillerin şimdiki zaman çekiminde, söyleyişte de yazımda da a ünlüsü ı, u; e ünlüsü i, ü olur: başlıyor (
Birden çok heceli ve a, e ünlüleri ile biten fiiller, ünlüyle başlayan ek aldıklarında bu fiillerdeki a, e ünlülerinde söyleyişte yaygın bir daralma (ı ve i'ye dönme) eğilimi görülür. Ancak söyleyişteki ı, i ünlüleri yazıya geçirilmez: başlayan, yaşayacak, atlayarak, saklayalı, atmayalım; gelmeyen, izlemeyecek, gitmeyerek, gizleyeli, besleyelim vb.
Buna karşılık tek heceli olan demek ve yemek fiillerinde, söyleyiÅŸteki i ünlüsü yazıya da geçirilir: diyen, diyerek, diyecek, diyelim, diye; yiyen, yiÂyerek, yiyecek, yiyelim, yiye, yiyince, yiyip vb. Ancak deyince, deyip sözlerindeki e yazıÂlışta korunur.
1. İki heceli bazı kelimeler ünlüyle başlayan bir ek aldıklarında ikinci hecelerindeki dar ünlüler düşer: ağız / ağzı, alın / alnı, bağır / bağrım, beniz / benzi, beyin / beynimiz, boyun / boynu, böğür / böğrüm, burun / burnu, geniz / genzi, göğüs / göğsün, gönül / gönlünüz, karın / karnı, oğul / oğlu; çevir- / çevril-, devir- / devril- vb.
2. Ünlüyle başlayan ek aldıklarında vurgusuz orta hecesindeki dar ünlüsü düşen kelimelerle oluşturulan ikilemelerde ikinci kelimenin dar ünlüsü düşmez: ağız ağıza, burun buruna, koyun koyuna (yatmak), omuz omuza, devirden devire, nesilden nesile, oğuldan oğula, şehirden şehire vb.
3. İçeri, dışarı, ileri, ÅŸura, bura, ora, yukarı, aÅŸağı gibi sözler ek aldıklarında sonlarında bulunan ünlüler düşmez: içerde deÄŸil içeride, dışardan deÄŸil dışarıdan, ilerde deÄŸil ileride, ÅŸurda deÄŸil şurada, burda deÄŸil burada, orda deÄŸil orada, yukarda deÄŸil yukarıda, aÅŸaÄŸda deÄŸil aÅŸağıda vb.Â
Â
Ünsüz Türemesi
Arapçadan dilimize giren ve özgün biçimlerinde sonunda ikiz ünsüz bulunan kelimeler Türkçede tek ünsüzle kullanılır. Bu kelimeler ünlüyle başlayan ek veya yardımcı fiille kullanıldıklarında sondaki ünsüz ikizleşir: hak (hakkı), his (hissi), ret (reddi), şer (şerri), tıp (tıbbı), zam (zammı), zan (zannı); af (affetmek), his (hissetmek) vb.
Dilimizde sert ünsüzle biten kelimeler sert ünsüzle başlayan ekler alır: aç-tı, aş-çı, bak-tım, bas-kı, çiçek-ten, düş-kün, geç-tim, ipek-çi, seç-kin, seç-ti, süt-çü vb. Yumuşak ünsüzle biten kelimeler ise yumuşak ünsüzle başlayan ekler alır: al-dı, an-dı, bil-gi, del-gi, göz-cü, ver-di, yol-da vb.
Â
Ses yolunda bir engele çarparak çıkan seslere ünsüz denir.
Dilimizde yirmi bir ünsüz vardır: b, c, ç, d, f, g, ğ, h, j, k, l, m, n, p, r, s, ş, t, v, y, z
Ünsüzler ses tellerinin titreşime uğrayıp uğramamasına göre iki gruba ayrılır:
1. Ses tellerinin titreÅŸmesiyle oluÅŸan ünsüzlere yumuÅŸak (ötümlü, tonlu) ünÂsüzler adı verilir: b, c, d, g, ÄŸ, j, l, m, n, r, v, y, z
2. Ses telleri titreşmeden oluşan ünsüzlere sert (ötümsüz, tonsuz) ünsüzler denir: ç, f, h, k, p, s, ş, t
Kökeni Türkçe olan kelimelerin soÂnunda b, c, d, g ünsüzleri bulunmaz. Ancak anlam farkını belirtmek üzere ad, od, sac gibi birkaç kelimenin yazılışında bu kurala uyulmaz: ad (isim), at (binek hayvanı); od (ateÅŸ), ot (bitki); sac (yassı demir), saç (kıl).
Dilimizdeki hac, ÅŸad, yâd gibi birkaç örnek dışında, alıntı keÂlimelerin özgün biçimlerinin sonlarında bulunan yumuÅŸak ünsüzler sertleÅŸir: kitap (
UYARI: Bazı alıntı kelimelerde yumuşama olmaz: ahlak / ahlakın, cumhuriyet / cumhuriyete, evrak / evrakı, hukuk / hukuku, ittifak / ittifaka, sepet / sepeti, tank / tankı vb.
Çok heceli kelimeler ünlüyle baÅŸlayan bir ek aldıklarında sonlarında bulunan p, ç, t, k ünsüzleri yumuÅŸayarak b, c, d, ÄŸ'ye dönüÂşür: kelep / kelebi; aÄŸaç / aÄŸacı, kazanç / kazancı; geçit / geçidi, kanat / kanadı; baÅŸak / baÅŸağı, bıçak / bıçağı vb. Ancak birden fazla heceli olduÄŸu hâlde sonlarındaki ünsüzleri yumuÅŸamayan kelimeler de vardır: anıt / anıtı, bulut / bulutu, kanıt / kanıtı, ölçüt / ölçütü vb.
Tek heceli kelimelerin sonunda bulunan p, ç, t, k ünsüzleri ise iki ünlü arasında korunur: ak / akı, at / atı, bük / bükü, ek / eki, et / eti, göç / göçü, ip / ipi, kaç / kaçıncı, kök / kökü, ok / oku, ot / otu, saç / saçı, sap / sapı, suç / suçu, süt / sütü vb. Buna karşılık tek heceli olduğu hâlde sonlarındaki ünsüzleri yumuşayan kelimeler de vardır: but / budu, dip / dibi, gök / göğü, kap / kabı, kurt / kurdu, uç / ucu, yurt / yurdu vb.
Â
      Latin Harflerini Kullanan Dillerdeki Özel Adlar
1. Latin harflerini kullanan dillerdeki özel adlar özgün biçimleriyle yazılır: Beethoven, Byron, Cervantes, Chopin, Eminescu, Grimm, Horatius, Molière, Puccini, Rousseau, Shakespeare; Bologna, Buenos Aires, Iorga, Ile-de-France, Karlovy Vary, Latium, Loire, Mann, New York, Nice, Rio de Janeiro, Vaasa, Wuppertal vb. Ancak Batı dillerinde kullanılan adların okunuşları ayraç içinde gösterilebilir: Shakespeare (Şekspir) vb.
2. Eskiden diliÂmize yerleÅŸmiÅŸ bazı Batı kökenli kiÅŸi ve yer adları Türkçe söyleniÅŸlerine göre yazılır: Napolyon, Åžarlken, Åžarl (DemirbaÅŸ Åžarl); Atina, Brüksel, Cenevre, Londra, Marsilya, Münih, Paris, Roma, Selânik, Venedik, Viyana, Zürih; Hollanda, Letonya, Lüksemburg vb.
3. Yabancı özel adlardan türetilmiş akım adları Türkçe söylenişlerine göre yazılır: Dekartçılık, Epikürcülük, Kalvenci, Kalvencilik, Kalvenizm, Kartezyenizm, Lüterci, Lütercilik, Marksçılık, Marksist, Marksizm vb.
4. Ait olduğu dilde ayrı yazılan yer adları Türkçede de ayrı yazılır: Buenos Aires, Frankfurt am Main, Freiburg im Breisgau, Hyde Park, Mont Blanc, New Orleans, New York, Rio de Janeiro, San Marino, Wiener Neustadt, Titov Veles vb.
      Arapça ve Farsça Özel Adlar
Kökeni Arapça ve Farsça olan kişi ve yer adları Türkçenin ses ve yapı özelliklerine göre yazılır: Ahmet, Bedrettin, Fuat, Mehmet, Necmettin, Nizamettin, Ömer, Rıza, Saadettin; Cezayir, Fas, Filistin, Mısır, Suudi Arabistan; Bağdat, Cidde, Erdebil, Halep, İsfahan, İskenderiye, Medine, Mekke, Şam, Şiraz, Tahran, Tebriz, Trablusgarp vb.
     Yunanca Özel Adlar
Yunanca adlar yazılırken Yunan harflerinin ses değerlerini karşılayan Türk harfleri kullanılır: Homeros, Herodotos, Euripides, Pindaros, Solon, Sokrates, Aristoteles, Platon, Venizelos, Karamanlis, Papandreu, Onasis vb.
Ancak Herodotos, Sokrates, Aristoteles, Platon, Pythagoras, Eukleides adları dilimize Herodot, Sokrat, Aristo, Eflatun, Pisagor, Öklid biçimlerinde yerleşmiştir.
Rusça Özel Adlar
Rusça özel adlar yazılırken Rus harflerinin ses değerlerini karşılayan Türk harfleri kullanılır: Bolşevik, Brejnev, Çaykovski, Çehov, Dostoyevski, Gogol, Gorbaçov, İlminskiy, İlyiç, Katayev, Klyaştornıy, Malov, Mendeleyev, Prokofyev, Puşkin, Şolohov, Tolstoy, Yeltsin; Moskova, Omsk, Orenburg, Petersburg, Volga, Yenisey vb.
      Uzak Doğu Dillerindeki Özel Adlar
1. Çince adlar, Türkçede yerleşmiş biçimlerine göre yazılır: Huangho, Kanton, Nankin, Pekin, Şanghay.
Çincede soyadları küçük adlardan önce gelir. Soyadları çoklukla tek hecelidir, küçük adlar ise bir veya iki heceden oluşur. Bu adlar büyük harfle başlar; heceler arasına çizgi konur: Sun Yat-sen, Lin Yu-tang. Yalnız Konfüçyüs gibi yaygınlık kazanmış adlar bitişik yazılır.
2. Japonca adlar da Türkçede yerleşmiş biçimlerine göre yazılır: Tokyo, Hiroşima, Nagazaki, Osaka, Kyoto; Hirohito, Kayako Hayashi, Sbuishi Kato, Masao Mori.
      Türk Devletleri ve Topluluklarındaki Özel Adlar
Türk devletleri ve topluluklarındaki kişi ve yer adları Türkçede yerleşmiş biçimlerine göre yazılır: Azerbaycan, Özbekistan; Taşkent, Semerkant, Bakü, Bişkek; Abdullah Tukay, Abdürrauf Fıtrat, Bahtiyar Vahapzade, Baykonur, Cafer Cebbarlı, Cemal Kemal, Cengiz Aytmatov, İslam Kerimov, Muhtar Avazov, Osman Nasır vb.
Â
Â
Noktalama ve Diğer İşaretler
|
. |
nokta |
|
, |
virgül |
|
; |
noktalı virgül |
|
? |
üç nokta |
|
? |
soru |
|
! |
ünlem |
|
? |
uzun çizgi |
|
? ? |
tırnak |
|
? ? |
tek tırnak |
|
? |
denden |
|
( ) |
ayraç |
|
[ ] |
köşeli ayraç |
|
{ } |
kaşlı ayraç |
|
? |
kesme |
|
^ |
düzeltme (şapka) işareti |
|
+ |
toplama işareti, artı |
|
? |
çıkarma işareti, eksi, kısa çizgi |
|
x ve . |
çarpma işareti, çarpı |
|
÷ ve : |
bölme işareti, bölü |
|
/ |
bölme işareti, bölü, eğik çizgi |
|
ters eğik çizgi |
|
|
: |
bölme, bölü, iki nokta |
|
? |
karekök |
|
= |
eÅŸitlik, eÅŸit |
|
? |
eÅŸitsizlik, eÅŸit deÄŸil |
|
?? |
yaklaşık olarak eşit |
|
± |
eksiği veya fazlası |
|
% |
yüzde |
|
? |
binde |
|
? |
üs, dakika |
|
§ ve ? |
paragraf |
|
./. |
yazının arkası var, çeviriniz |
|
./ ve · |
son sayfa, bitti |
|
* |
kelimeden sonra dipnot; kelimeden önce varsayım |
|
o |
derece |
|
=> |
devam |
|
? |
devam; gönderme |
|
~ |
benzerlik, yaklaşıklık, denklik |
|
>Â |
büyüktür; dil bilgisinde çıkma |
|
<Â |
küçüktür; dil bilgisinde gelişme |
|
*** |
bölüm sonu işareti |
|
? |
Türk lirası |
|
$ |
dolar |
|
? |
avro |
|
@ |
kuyruklu a |
|
Ó |
telif hakkına sahip (copyright) |
|
® |
telif hakkı alınmış (registered) |
Â
KOMPOZİSYON (YAZILI VE SÖZLÜ ANLATIM)
Â
Dilimize Fransızcadan giren kompozisyon (composition) kelimesi, ayrı ayrı parçaları bir araya getirerek bir bütün oluşturma biçimi; öğrencilere duygu ve tasarımlarını sıraya koyup açık ve etkili bir biçimde anlatmalarını öğretmek amacını güden ders, bu dersle ilgili çalışma, tahrir, kitabet anlamlarında kullanılmaktadır.
Â
İçinde yaşadığımız dünya, bütün canlılara ve özellikle de insanoğluna ihtiyaçlarını bir düzen içinde karşılayabilecekleri bir yaratılışla sunulmuştur. Etrafımıza dikkatlice baktığımızda her şeyin bir düzenin parçası olarak karşımıza çıktığını görürüz. Canlıların bulundukları ortamla uyumları, mevsimler, Dünyamızın da içinde bulunduğu Güneş galaksisinin işleyişi, doğumlar, ölümler, renkler, kokular vs. hep bu düzenin parçası olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla dünyamızın (hayatın) işleyişindeki temel unsur düzendir.
İşte Kompozisyon genel manada insanoğlunun hayata bir düzen içinde bakabilme becerisidir. Bir makine intizamıyla işleyen bu düzenin bir parçası olabilmesi ve onun sürdürülmesine katkıda bulunabilmesidir. İnsan, bunları yapabildiği zaman daha mutlu ve huzurlu olacaktır.
Bugün dünyanın önemli problemlerine bakıldığında insanoğlunun içine doğduğu bu düzene aykırı davranışlarının temel sebep olduğu görülmektedir. İnsanın hırsları, aç gözlülükleri tabiatın temel işleyişini bozmakta ve var olan düzeni yok etmektedir. "Küresel ısınma" dediğimiz günümüzün en büyük ve en tehlikeli probleminde bu aç gözlülüğü çok açıkça görebiliriz. İnsanoğlu, bile bile yarattığı kirlilikle dünyanın düzenini bozmakta, bu da tehlikeli bir şekilde dünyamızı yok olma tehdidiyle karşı karşıya bırakmaktadır.
Yine insanı diğer canlılardan ayıran temel bir özellik olan estetik duygusuna da kompozisyon, yani bir düzen hâkimdir. Bu manada kompozisyon, "Resim, mimari, heykel, musiki ve edebiyat gibi değişik sahalarda, çeşitli şeylerin belirli bir düzen içeriğinde bir araya getirilmesidir." Renkler ancak bir ressamın duyuş ve düşünüşüyle bir tabloda, bir düzen içerisinde sunulduğunda bizi etkiler. Aynı şekilde bir yığın demir kum, çimento, tuğla ancak bir mimarın ellerinde bir binanın düzenli parçaları olduğunda hoşumuza gider, bize faydalı olur.
           Düzensizlik, insan hayatında bir karmaşa, huzursuzluk ve mutsuzluk yaratır. Düzenin hâkim olmadığı toplumlarda, huzur ve mutluluk aramak da boşunadır. Bu bir orkestrada her sanatçının çalgısını istediği gibi, istediği zaman ve istediği tonda çalmasına benzer. Böyle bir durumda tabiidir ki, orkestradan insanların hoşuna gidecek sesler değil olsa olsa gürültü çıkacak ve herkes de bu gürültüden rahatsız olacaktır. Ancak sanatçılar bir düzen içinde melodiler oluşturduklarında insanların güzellik duygusuna hitap edebilirler ve dinlenirler.
           İşte dersimizin esas konusu olan edebî kompozisyon da öncelikli olarak, duygu, düşünce, istek ve meramların yazılı ve sözlü olarak bir plan dâhilinde ve bir düzen içerisinde aktarılabilme alışkanlığı ve becerisidir. Bu bir bakıma güzel sanatların da bir kolu olarak kabul edilmektedir. Çünkü düzenin hâkim olduğu herşeyde insan estetiğini harekete geçiren bir durum söz konusudur. Öyleyse güzel konuşmak ve güzel yazmak da bir sanattır. Bu sanatta başarılı olmanın birinci şartı düşüncelerini bir düzen içerisinde aktarabilmektir.
           İnsanın düşüncelerini bir düzen içerisinde aktarabilmesi için düzenli düşünme alışkanlığı kazanması lazımdır. İnsan, beyninde karma karışık duran bilgi ve düşünceleri bir birinden ayırt edebilmeli, bir önem sırasına koyup ihtiyacına göre kullanabilmelidir. İşte düzenli düşünme alışkanlığı basit olarak budur. Bu alışkanlık, önce insanı kendisini yetiştirmeye ve geliştirmeye zorlar. Çok ve etkili okuyarak kültür dağarcığını zenginleştirmeye yöneltir. Etrafının farkında olmayı öğretir. Biriktirdikleriyle, doğru ve etkili düşünme ve hayal kurma becerisini artırır.
           Güzel konuşan ve güzel yazan insanlar, sosyal hayatta daha başarılı olurlar. Siyasette başarılı olan insanların birçoğunun en belirgin özelliklerinden birinin, hatta halk gözüyle bakarsak birincisinin, güzel ve etkili konuşma olduğunu hepimiz biliriz. Çünkü böyle bir konuşma (hitabet) düşünce ve fikirlerin kolay anlaşılmasını ve aktarılmasını sağlayarak hedefine daha kolay ulaşır. Yine, sınıflarda birikimlerini düzenli ve etkili olarak öğrencilerine aktarabilen öğretmenlerin daha faydalı, daha başarılı ve daha sevilen kişiler olduğu bir gerçektir. Aynı düşünceler yazılı anlatım için de geçerlidir. Yazılı anlatım için gerekli birikimi sağlamış, ana dil becerisi üst seviyede insanların yazılı anlatım etkinlikleri daha başarılı olacaktır. Bu tür insanların yazılı çalışmaları kendine özgü (kişisel) olacağı için insanların kolayca dikkatini çekecek ve beğenisini kazanacaktır.
           O halde kompozisyonu gerek geniş anlamda, gerekse edebî kompozisyon anlamında hayatımızın bir parçası haline getirmeli ve ona uygun hareket etmeliyiz. Böylece, bizden başlayarak oluşacak toplumsal düzene, toplumsal huzura ve toplumsal barışa hizmet etmiş olur, daha üretken ve planlı dolayısıyla daha mutlu bir toplumun ferdi olarak yaşarız.
Öğrencilerin imtihan kâğıtlarını okuyorum. Çoğunda bir yığın bilgi var. Fakat konu ile ilgisi yok ve karma karışık. Kompozisyon işte bunların zıddıdır. Çeşitli konularda düzensiz bir yığın bilgiye sahip olmak yeterli değildir. Öğrenci herhangi bir konuda lüzumlu ile lüzumsuzu görebilmeli, fikirlerini bir sıraya koymasını öğrenmelidir.
           Karışık bir taş, demir ve cam yığını bir araya geldi mi, bir mimarî eseri vücuda gelmez. Yapı için elbette buna benzer malzemeye ihtiyaç vardır. Fakat mimarî, her şeyden önce, bir düzendir. Her taş bir planın içinde yerli yerine konulunca bina göklere yükselir ve bir saadetin şarkısını söyler.
           Batı dillerinden alınan kompozisyon kelimesi, çeşitli şeylerin düzenli olarak bir araya getirilmesi mânâsını taşır ve çeşitli sahalarda musikîde, resimde, mimarîde ve edebiyatta kullanılır. Kelimenin çeşitli sahalarda tatbiki de gösteriyor ki, kompozisyon muhtevadan yahut malzemeden ziyade, onların bir araya getirilişiyle ilgilidir ve çok mühim bir şeydir.
           Tabiat ve hayat, insanoğluna, şekil vererek güzel ve faydalı eserler vücuda getirebileceği muazzam bir malzeme deposudur. Resim mi yapmak istiyorsunuz? Dünyada renkten ve boyadan çok ne vardır? Hakiki bir ressam konu bakımından bir sıkıntı çekmez. Bütün tabiat ve hayat, işlenecek konuyla doludur. Mühim olan, herhangi bir konu etrafında bir renk kompozisyonu vücuda getirmektir.
           Sanatçının tabiata ilave ettiği şey, yeni bir düzendir.
           Sesler, taşlar, kelimeler ve fikirler için de durum aynıdır. Dünyada bir yığın çalgı aleti ve ses çeşidi vardır. Bunları gelişigüzel bir araya getirirseniz, sadece gürültü çıkarmış olursunuz. Musikî, çeşitli sesler arasında güzel bir düzen kurmaktır. Yahya Kemal, şiiri bir "kelimeler istifi" olarak tarif eder. Güzel bir mısrada, kelimelerin yerini değiştirdiniz mi, derhâl büyüsü kaybolur.
           Öğrencilere çeşitli örnekleri vererek, dizi, sıra, istif ve düzenin ehemmiyetini anlatmak lazımdır. Düşünce karışıklığının önüne ancak böyle geçebiliriz.
           Aslında her insan duyar, düşünür ve etrafında olanları fark eder. Fakat bunlar bizim içimize karma karışık olarak girer. Her insan bir duygu, düşünce ve intiba deposudur. KonuÅŸur ve yazarken, içinde bulunulan duruma göre bu depodan bazı ÅŸeyleri seçer, cümle hâline getiririz. EÄŸer onlar arasında bir baÄŸ kuramazsak, yazılan ve konuÅŸulan ÅŸeyler, baÅŸkalarına saçma gelir. Saçmak ile ilgili olan saçma kelimesi, düzenin zıddıdır. Nazım, nizam, tanzim, muntazam kelimeleri de birÂ
birinin akrabasıdır. Tanzim edilmiş her şeyde nazım (şiir)'a yakın bir taraf vardır. Bir manav dükkânı veya bir vitrin tanzim edilince göze güzel görünür.
           Nizam deyince akla asker ve ağaç dizisi gibi basit bir düzen gelmemelidir. Tabiattaki canlı varlıkları, nebat ve hayvanları yakından incelerseniz, teferruatına kadar işlenmiş bir nizam görürsünüz. Çiçek, kelebek, kuş, balık hatta bazı maddelerdeki renk ve şekil ahengi hayret vericidir. Bütün varlık açık veya gizli bir nizama dayanır. "Güneş Manzumesi" "Yıldızlar Cümlesi" deyimleri bir gerçeğe tekabül eder. İlim kâinatın nizamını keşfe çalışır. Öğrencilerde nizam fikrini uyandırabilmek için, ilimlerden de faydalanılabilir.
           Sosyal hayatta nizamın ehemmiyetini gösteren aktüel bir konu vardır: Trafik! Vasıtalar düzenli bir ÅŸekilde hareket ederse, caddelerde hiç bir karışıklık olmaz. Hayat canlı bir ÅŸekilde akar gider. Düzene uymayanlar tarafından yol tıkanırsa, herkesin canı sıkılır. Fakat insan, kafasının içinde bir nizam tesis edemezse, dışarıda onu nasıl kurabilir? Kompozisyon dersinin gayesi öğrencilere kendi duygu ve düşünce dünyalarına bir çekidüzen vermektir. Köpekler bir paçavra buldular mı, didik didik ederler. Bazı öğrencilerin yazıları bende bu intibaı uyandırır. Bundan dolayı kompozisyon derslerini insan olmanın baÅŸlangıcı sayarım.    Â
          Â
C- KOMPOZİSYON ÇEŞİTLERİ
a. Sözlü Kompozisyon
b. Yazılı Kompozisyon
Â
a. Sözlü Kompozisyon (Sözlü Anlatım) ve Konuşmanın İnsan Hayatındaki Yeri ve Önemi:
İnsanoğlunun bir isteğini, ihtiyacını, kızgınlığını, korkusunu, heyecanını vb. anlatmak için kullandığı ilk araç ses ve bu seslerin oluşturduğu sözlerdi. Yani önce konuşma vardı. İnsan yukarıda belirtilen sosyal, insani ihtiyaçlarını konuşma yoluyla karşılamaya başlamıştır. Yazılı anlatım insanlık tarihi açısından bakıldığında sözlü anlatıma (konuşmaya) göre çok yeni bir etkinliktir. Bu tespitlerimizle yazıyı küçümsemek veya önemsiz göstermek niyetinde değiliz. Hepimiz biliyoruz ki insanlık tarihi, en ilkelinden günümüze kadar yazı ile başlar. Ancak söyleyecek sözleri olmayanların yazılı anlatımda başarılı olmaları düşünülebilir mi? İşte bu yüzden biz kitabımızda önce yazılı anlatımı değil, sözlü anlatımı tanıtmayı ve değerlendirmeyi tercih ettik.
KonuÅŸma, insanın, öteki insanlarla iliÅŸkilerini sürdürebilmesi için en çok gereksinim duyduÄŸu ve yararlandığı önemli bir dil etkinliÄŸidir. İnsanlar arsındaki iletiÅŸim, büyük oranda, konuÅŸma aracılığıyla gerçekleÅŸir. Buna göre konuÅŸma, duygu ve düşüncelerin dil aracılığıyla aktarılması olarak tanımlanabilir. Güzel konuÅŸma, düzenli konuÅŸma; güzel yazma, düzenli yazma gibi bir sanattır. Etkili, düzenli bir konuÅŸma çoÄŸu yerde insan için önemli bir referans olmaktadır. Düşüncelerini, isteklerini bir düzen içinde sözlü olarak aktaramayan insanların çok parlak bir sosyal konuma sahip olmaları düşünülemez. KonuÅŸma kusurları, eksiklikleri olan insanların toplum içinde küçümsendikleri hatta çoÄŸu kez alay konusu oldukları hepimizin ÅŸahit olduÄŸu bir gerçektir.Â
Onun için konuşmacı, konusunu, kuvvetli bir mantık örgüsü içinde dinleyenlerine sunmalıdır.
-Konuşmada başarılı olmanın yollarından birisi de, gerektiğinde dinlemeyi de bilmektir. Atalarımızın dediği gibi ?Söz gümüşse sükût altındır.? İnsan hep kendisi konuşmak istememeli, zamanı ve yeri geldikçe karşısındakilere de söz hakkı vermelidir. Bu sebeple konuşmada, ne zaman aktif, ne zaman pasif olunması gerektiği gözden kaçırılmamalıdır.
-Konuşmada başarılı olmanın önündeki en büyük engellerden birisi, konuşmayı bozan kelimeler/sesler kullanmaktır. Bunlardan ilki, kelime bulmakta zorlanan bazı konuşmacıların, konuşmada oluşan boşluğu doldurmak için kullandıkları eee, ııı, şey gibi anlamlı anlamsız birçok kelime ve seslerdir. Bu durum, dinleyicileri sıkacağı gibi, konuşmayıcıyı da komik duruma düşürebilir. Bu konudaki bir başka kusur da bazı kelimelerin konuşmada çok sık tekrar edilmesidir. Konuşma sırasında sürekli tekrar edilen yani, şey, müthiş, hayret, güzel vb. gibi kelimeler konuşmanın akıcılığını engelleyeceği için dinleyicileri de sıkacaktır.
-Konuşmayı başarılı kılan bir başka husus da, konuşmanın içeriği (muhtevası-konusu) ile beden dilinin (jest ve mimiklerin) uyumlu olmasıdır. Konuşmacının beden dili ile konuşmasının içeriği uyumsuzsa dinleyenler üzerinde olumsuz bir etki bırakacaktır. Mesela akademik bir konu üzerinde konuşurken gereksiz el kol hareketleri yapmak, daha rahat ve farklı ortamlarda, mesela hikâye veya fıkra anlatırken başvurabildiğimiz farklı ağız veya şivelerden örnekler vermek konunun ciddiyetini bozacaktır.
           -Konuşmada başarının şartlarından birisi de konuşmacının karşısındaki kişi veya kişilere uygun düzeyde konuşmasıdır. Arkadaşımızla, bir büyüğümüzle, resmi sıfatı olan bir kişiyle veya ilk defa tanıştığımız bir kişiyle, aynı şekilde, aynı kelimelerle veya kalıplarla konuşamayız. Toplu konuşma etkinliklerinde de karşımızdaki topluluğun yaş ve eğitim durumunu mutlaka göz önünde bulundurmalıyız. Konuşma süresini ve konuşmada kullanılacak kelimeleri buna göre seçmeliyiz.
           -Başarılı bir sözlü anlatımda dikkat edilecek son husus da, dinleyicilerin eleştirilerini kulak ardı etmemek, eğer eleştirilerde haklılık payı varsa bu eksiklikleri gidermektir. Böylece dinleyenler üzerindeki etkimiz ve saygınlığımız daha da artacaktır.
Â
           2-Sözlü Kompozisyon Türleri:
           Sözlü kompozisyon; kullanıldığı yere, zamana, konusuna, uzunluğuna, hitap edilen kitleye, katılımcılara ve uygulanışına göre türlere ayrılır.
 Etkili ve Doğru Konuşmanın (Sözlü Kompozisyonun) Genel Şartları:
Kompozisyon konusunun başında da söylediğimiz gibi güzel konuşmak ve güzel yazmak bir sanattır. Bu sanatta başarılı olabilmek için onun gerektirdiği bilgi, birikim, hazırlık ve altyapıya sahip olmak gerekir. Hiçbir donanım olmaksızın, bilimsel bir altyapı olmadan sadece bir heves sonucu ben de güzel konuşurum veya ben çok güzel konuşuyorum demek boş ve faydasız bir sözden öteye geçmez. Bu tür hazırlıksız insanların konuşmaları toplumsal hayatta fayda yerine zarar getirir. İnsanı sıkıcı, itici, sevimsiz birisi yapabilir.
Bu açıdan güzel ve etkili konuşmada başarının temel şartlarını burada kısa kısa belirtmeyi faydalı görüyoruz.
-Güzel konuşmanın birinci şartı ciddi bir ?kültürel birikime? sahip olmaktır. Güzel konuşabilmemiz için önce herhangi bir konuda konuşacak sözümüz olması gerekir. Bunun için de o konuyla ilgili birikimimiz olmalıdır. Böyle bir birikime sahip değilsek konuşmamız inandırıcı olmaz ve havada kalır.
Kültürel birikimin oluşması için de doğru ve çok okumalı, birikimli insanları dinlemeyi alışkanlık haline getirmeli ve eğitimimize önem vermeliyiz.
-Güzel konuşmanın bir diğer şartı da ana dil sevgisi ve becerisinin üst düzeye çıkarılmasıdır. Ana diline ses, şekil, anlam ve cümle bilgisi bakımından hâkim olmayan bir kişinin güzel yazması gibi, güzel konuşması da beklenemez. Dilinin seslerini tanımayan bir kişinin konuşmasında, doğal olarak, telaffuz bozuklukları ortaya çıkacaktır. Kelimelerarası anlam ilgisini yeterince bilmeyen bir kişi, bir kelimeyi kullanırken gerçek, yan, mecaz veya terim anlamlarını birbirine karıştırabilir, bu da meramın anlaşılmamasına veya yanlış anlaşılmasına sebep olabilir. Yine dilinin cümle yapısını bilmeyen bir insanın kelime ve kelime gruplarının yerli yerinde kullanıldığı etkili cümleler kurabilmesi mümkün müdür? İşte bu sebeplerden dolayı güzel konuşmak isteyen bir kişinin sağlam bir dil birikimi olması gerekir.
Yine iyi bir dilbilgisi becerisi, sesimizi iyi kullanmayı da beraberinde getirecektir. Vurgu ve tonlama konusunda bilgi sahibi olamayan bir kişinin konuşmasının etkili olmasını bekleyemeyiz. Konuşma bozukluklarının bir kısmının sebebinin vurgu ve tonlama eksikliği olduğunu görüyoruz. Mesela Zafer isimli bir arkadaşımızın adının ilk hecesini uzatarak "Zaafer" şeklinde söylemesi, bir konuşma kusurudur ve doğrudan doğruya sözcük vurgusuyla ilgili bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Yine konuşma sırasında sesimizin, konuyla ilgili olarak, yükselmesi, alçalması, titremesi, yumuşaması veya sertleşmesi olan tonlama ile ilgili bilgiler de konuşmamızda ses ile konu arasında bir uyum yaratacak ve konuşmamızı etkili kılacaktır.
-KonuÅŸmada baÅŸarılı olmanın önemli ÅŸartlarından birisi de, ilgi çekici, sınırları açıkça belirlenmiÅŸ bir konu bulmaktır. Çerçevesi çizilmemiÅŸ, konusu tam belli olmayan konuÅŸmalar, gevezelikten öteye gitmez ve dinleyenleri sıkar.Â
Konuşmacılar, türler arasındaki farklılıkları bilerek konuşmazlarsa, amaçtan sapabilir, yanlışlara düşebilirler. Bu durumda topluluk karşısında mahcup olmak ve yanlış anlaşılmak da söz konusudur.?
           Sözlü kompozisyon, hazırlıklı konuşma veya hazırlıksız konuşma şeklinde kullanılabilir. Hazırlıksız konuşmalar, önceden bir hazırlık yapmaksızın, sosyal hayatta karşılaştığımız durumlarda yapılan doğaçlama konuşmalardır. Dolayısıyla, yanlışa en açık kompozisyon türü, hazırlıksız konuşmalardır. Bu tür etkinliklerde geri dönüşler ve düzeltmeler oldukça zordur. Bu yüzden hazırlıksız konuşmalarda ancak, genel kültürü zengin, kuvvetli bir mantık kurgusuna sahip, kelime hazineleri geniş, öz güveni yüksek ve toplum psikolojisini bilen, eğitim düzeyi yüksek kişiler daha başarılı olurlar.
           Hazırlıklı konuşmalarda ise yapılacak etkinliğin türü belli olduğu için konuşmacı, daha önceden konuşmasını bir düzen ve plan içerisinde tasarlayabilir.
           Hazırlıklı veya hazırlıksız konuşma şeklinde karşımıza çıkan başlıca sözlü kompozisyon türleri şunlardır:
I. Tartışma: Daha önceden belirlenmiş bir konu ile ilgili farklı düşüncelere sahip kişilerin bir araya gelerek görüşlerini bildirmelerine, görüşlerini ortaya koyup irdelenen konu ile ilgili doğrulara ulaşma çalışmalarına tartışma denir. Tartışmanın hedefi konu ile ilgili gerçeğe ulaşmaktır.
Tartışma her konuda yapılabilir. Tartışma konusu, toplumu yakından ilgilendiren bir mesele, güncel bir olay, bir tiyatro, film, kitap vb. olabilir. Burada önemli olan konunun tartışmaya açık olmasıdır. Herkesin üzerinde hemfikir olduğu konular tartışma konusu olarak seçilmemelidir. Üzerinde çokça konuşulmuş ve genel bir mutabakat sağlanmış konulardan kaçınılmalıdır.
Tartışmaya katılacak kişiler daha önceden belirlenen konu ile ilgili araştırma yaparlar ve konu ile ilgili notlar alarak tartışmaya hazırlıklı gelirler.
Tartışmada bir başkan ve konuşmacılar bulunur. Konuşmacıların sayısı ile ilgili bir kısıtlama söz konusu değildir. Ancak tartışmanın amacına ulaşabilmesi için tartışmanın süresi ve fiziki durumu göz önünde bulundurularak konuşmacı sayısı tespit edilebilir.
Tartışmayı başkan yönetir. Tartışmanın başında konuyu tanıttıktan sonra sırasıyla konuşmacılara söz veren başkan, konuşmacılar konu dışına çıktıklarında, kırıcı olduklarında konuşmacılara müdahale edebilir. Başkan tartışmayı yönetirken tarafsız olmalı ve konuşmacılara eşit haklar tanımalıdır. Böylece tartışmanın sağlıklı ve amacına uygun yürümesini sağlar.
Konuşmacılar tartışma sırasında tartışma adabına uymalı, sırası geldikçe, söz verildikçe konuşmalıdır. Düşüncelerini sakin, inandırıcı bir ses tonuyla ifade etmelidir. Yine konuşmacılar sabırlı olmalı, diğer konuşmacıları sözlerinikesmemeli ve onları dikkatlice dinlemelidir. Böylece tartıştığı kişi ve kişilerin eksikliklerini ve yanlışlarını görecek ve kendi düşüncelerini ona göre geliştirecektir.
Tartışmanın sonunda başkan ortaya çıkan görüşleri özetleyerek belli bir sonuca bağlar.
Tartışma sınıflarda sık sık başvurulması gereken bir etkinlik olmalıdır. Böylece öğrenciler, başkalarının fikirlerine tahammül etmeyi, saygı duymayı öğrenecek, kendi düşüncelerinin her zaman doğru olmayabileceğini görecek, böylece sağlam bir demokrasi kültürü edinecektir.
Â
II. Münazara: Daha önceden belirlenen bir konu üzerinde karşıt görüşlü iki grubun bir jüri önünde tartışmasına münazara denir. Münazara daha çok ilk ve orta öğretimde başvurulan bir tartışma biçimidir. Münazarada amaç tartışmada olduğu gibi konu ile ilgili kesin hükümlere, kesin doğrulara ulaşmak değil, seçilen konuyu daha inandırıcı ve etkili bir şekilde savunmaktır.
Münazaranın işleyişinde iki grup ve bir jüri vardır. Gruplar ve jüri en az üçer kişiden oluşur. Konuşmacıları sayısı konuya göre daha fazla da olabilir. Gruplar kendi aralarından bir kişiyi başkan seçerler. Hangi grubun ilk konuşacağı kurayla belirlendikten sonra ilk konuşacak grubun başkanı savunacakları konuyu ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra sırasıyla arkadaşlarına söz hakkı verir. Her konuşmacının bir kez konuşma hakkı vardır. Grupta son konuşmayı başkan yapar. Savundukları konuyu derleyip toparlayan başkan kendi tezlerini ileri sürer. Veya konuşan ikinci grupsa diğer grupların görüşlerine karşı antitezler oluşturur.
Her iki grubun konuşması bittikten sonra jüri karşılıklı iddiaların hazırlanabilmesi için tartışmaya 10-15 dakika ara verir. Bu süre içinde gruplar karşı grupların zayıf ve eksik yönlerinden hareket ederek kendi tezlerini güçlendirecek konuşmalar tasarlarlar. Sürenin sonunda her gruptan kendi aralarından seçtikleri bir kişi grupların görüşlerini söylerler.
Bu aşamadan sonra jüri belirli ölçütlere göre grupları değerlendirerek gruplardan birisini birinci ilan ederler. Jüri değerlendirme sırasında, konuşmacıların, sunuş tarzlarını, kendilerine olan güvenlerini, dili kullanma becerilerini (vurgu, tonlama, jest ve mimikleri yerinde kullanmalarını), konuya hâkim olmalarını, konuşma adabına uygun davranmalarını, karşı tezlere inandırıcı cevap vermelerini vb. göz önünde bulundurur.
Münazara, özellikle öğrencilerimize, araştırma, kaynağa ulaşma yöntemlerinin öğrenilmesi, duygu, düşünce ve inançlarını belli bir düzen içerisinde ve topluluk karşısında aktarabilme becerisinin kazandırılması, öz güvenin pekiştirilmesi, dil becerisinin olgunlaştırılması gibi konularda katkıda bulunan önemli bir etkinliktir.
III. Açık Oturum: Önceden belirlenen ve toplumu ilgilendiren bir konunun bir başkanın idaresinde, konu ile ilgili farklı düşüncelere sahip uzmanlar tarafından tartışılmasına açık oturum denir.
Açık oturumda amaç tartışmanın sonunda kesin bir yargıya varmak, bir doğruda hemfikir olmak değildir. Amaç konunun enine boyuna tartışılmasını sağlayarak, toplumu konuyla ilgili bilgilendirmektir. Böylece konu, bütün boyutlarıyla daha geniş kitleler tarafından tanınıp değerlendirilebilecektir.
Açık oturumda bir başkan ve en az üç konuşmacı vardır. Konunun önemi ve derinliğine göre konuşmacı sayısı artabilir. Başkan açık oturumun başında konuyu ve konuşmacıları tanıttıktan sonra sırasıyla konuşmacılara söz hakkı verir. Konuşmacılar kendilerine verilen süre içerisinde konu ile ilgili görüşlerini belirtirler. Konuşmalar gerektiğinde birkaç tur sürebilir.
Açık oturuma katılan konuşmacılar hazırlıklı gelmelidir. Konuşmacılar konu ile ilgili doküman ve notlarını yanlarında bulundurabilirler.
Açık oturumun standart bir süresi yoktur. Bu süreyi duruma göre başkan belirler. Bu süre genellikle bir saatle üç saat arasında değişebilir. Eğer bu sürelerde açık oturum tamamlanmazsa başkan başka bir günde açık oturumun tekrarlanabileceğini söyleyebilir.
Açık oturum sırasında başkan, konuşmacıların konu dışına çıkmaları, kısır tartışmalara girmeleri halinde müdahale edebilir. Yine dinleyicilerin de tartışmaya katılabilmeleri için onlardan gelen soruları düzenleyerek ilgili konuşmacılara bu soruları yöneltebilir.
Â
IV. Sempozyum (Bilgi Şöleni): Toplumu ilgilendiren, daha önceden belirlenmiş bir konuda, kendi alanlarında (sanat, bilim, meslek) uzmanlaşmış, uzmanlık alanları değişik kişilerin bir araya gelerek dinleyici önünde tartışmalarına sempozyum (bilgi şöleni) denir.
Sempozyumda amaç, konuyu farklı açılardan değerlendirerek açıklamak ve bir sonuca bağlamaktır.
Sempozyumlar genellikle birkaç gün süren büyük organizasyonlardır. Sempozyumlarda, katılımcı sayıları, süresi ve konusu göz önünde bulundurularak her gün farklı salonlarda birden çok oturum yapılabilir. Sempozyumlarda her bir oturumu oturum başkanı yönetir. Oturumlarda konuşmacı sayısı altıyı geçmez. Başkan oturumun başında konunun hangi yönünü işleyeceklerini ve katılımcıları dinleyenlere tanıttıktan sonra sırasıyla konuşmacılara söz hakkı verir. Bu etkinlikte süre sınırlı olduğu için (en fazla yirmi dakika) konuşmacılar çoğunlukla daha önceden hazırladıkları bilimsel bildirilerini özetleyerek sunarlar. Konuşmacı bu sunumdan sonra yine başkanın denetiminde bildirisini tartışmaya açarak dinleyenlerden gelen soruları cevaplandırır.
Sempozyumun son gününde düzenleyici kurum veya kuruluÅŸun baÅŸkanı genel bir deÄŸerlendirme yaparak varılan sonuçları özetler. SempozyumlarÂ
bilimsel toplantılar olduğu için genellikle burada sunulan bildirilerin tam metni kitap halinde basılarak kamuoyuyla paylaşılır.
Â
V. Panel: Bir açık oturum türü olan panel, bir başkan ve konusunda uzman en az üç, en fazla beş konuşmacının katıldığı bir sözlü etkinliktir.
Panelin konusu toplumun tümünü ilgilendiren, sosyal, siyasî, ekonomik, bilimsel veya sanatla ilgili bir konu olabilir.
Panel, paneli yöneten başkanın konuyu ve katılımcıları tanıtmasıyla başlar. Başkan daha sonra sırasıyla her konuşmacıya söz hakkı verir. Konuşmacı genellikle 10-15 dakikalık bir süre içinde konuyla ilgili görüşlerini sunar. Konuşmacılar, aynı açık oturumda olduğu gibi panele de hazırlıklı gelirler.
Konuşmaların sonunda panel başkanı konu ve konuşmalarla ilgili bir değerlendirme yapar. Panelin amacı, etkinliğin sonunda ortak bir görüşe varmak değildir. Aynı açık oturumda olduğu gibi ele alınan konu ile ilgili farklı görüşlerin kamuoyuna duyurulması ve geniş bir şekilde kamuoyunun bilgilendirilmesidir.
Panelin açık oturumdan farkı, sonunda oluşan forum kısmıdır. Panelin sonunda konuşmacılar birbirine sorular sorabileceği gibi dinleyenler de konuşmacılara sorular yöneltebilirler. Hatta dinleyenler konu ile ilgili kendi görüşlerini de ifade edebilirler.
Â
VI. Forum: Adını eski Roma'dan halkın da katıldığı geniş tartışmaların yapıldığı yerlerden alan forum aslında bağımsız bir sözlü anlatım türü olarak kabul edilmez. Yukarıda paneli anlatırken de dediğimiz gibi panelin sonunda dinleyicilerin de tartışmaya katılmasıyla oluşan geniş katılımlı tartışmalara verilen addır.
Forumu genellikle panel başkanı yönetir. Ancak istenirse başka bir kişi de forumu yönetmek üzere seçilebilir. Başkan, forum başlamadan önce forumun nasıl yönetileceğini açıklar ve sorulacak soruların kapsamını söyler. Sonra da forumu yöneten başkanın idaresinde geniş katılımlı bir tartışma ortamı oluşur. Burada isteyen, kurallar dâhilinde panelistlere sorular sorabilir veya konuyla ilgili kendi görüşlerini açıklayabilir.
Forumda konuşmacılar, konuyu kişiselleştirmemeli, konu dışına çıkmamalı ve nezaket kurallarına uygun davranmalıdır.
Â
VII. Kongre: Herhangi bir teşkilata bağlı insanların, bir bilim dalına bağlı uzmanların, bir araya gelerek çeşitli konuları toplu olarak görüşmeleri ve karar almalarına kongre denir. Alınan kararlar yazılı metin haline getirilir. İki çeşit kongre vardır.
           a. Siyasî partilerin ve teÅŸkilâtlarının kongresi: Bu kongrede siyasî parti ve teÅŸkilâtlarına mensup kiÅŸiler görüşlerini açıklarlar. Yeni bir takım kararlarÂ
alırlar. Yapılan kongrenin sonunda bazı kişilere teşkilâtla ilgili tebliğler sunarlar ve iş bölümleri yapılır.
           b. Bilimsel kongre: Bilim alanında yapılan kongrelerdir. Tıp Kongresi, Türkoloji Kongresi, İktisat Kongresi gibi.
VIII. Tebliğ (Bildiri): Sahasında uzman ve yetkili bir ilim adamının kongre ve sempozyum gibi toplantılarda daha önceden belirlenen konu ile ilgili yeni çalışmalarını,  buluşlarını ve tekliflerini yazılı ya da sözlü olarak sunmasına tebliğ denir.
           Tebliğ metninin esasını araştırma ve inceleme sonucu hazırlanan makaleler meydana getirir. Tebliğin gayesi, yeni ilmî gelişmelerden ve icatlardan ilim dünyasını ve kamuoyunu bilgilendirmek ve haberdar etmektir.
           Tebliğin nasıl olacağı, tebliği yazarken hangi ölçülere uyulacağı konusunda uygulamalar açısından tam bir bütünlük sağlanmış değildir. Ancak giriş, gelişme ve sonuç bölümleri bulunan bir metin haline getirip, toplantı yöneticisinin vereceği süre içerisinde sunmak esastır.
IX. Seminer: Tohum veya fidan yetiştirme anlamında iken, anlam genişlemesine uğrayan bu kelime; insan yetiştirme, geliştirme anlamı kazanmıştır. Geniş anlamda; öğrenci ve mesleğe yeni başlamış kişilerin yetiştirilmesi gayesiyle hazırlatılan araştırma ve incelemelerdir. Seminerler, daima üst yetkililere ve ilgili meslektaşlara sözlü veya yazılı olarak verilir.
           Bir konu hakkında, bir kişinin farklı kaynakları araştırması yoluyla topladığı bilgiyi, bir bütün halinde anlatması da bir seminerdir. Sunuluşu tebliğe benzer.
X. Brifing: Özel veya resmî bir kurumun yetkilisi tarafından, devletin üst düzey yöneticilerine veya bir üst düzey yetkilisine takdim edilen kurumla ilgili kısa bilgilerdir.
XI. Söylev (Nutuk): Eskilerin hitabe dedikleri bu etkinlik, bir topluluğa belli bir düşünceyi, bir fikri, bir duyguyu aşılamak için kapalı veya açık mekânlarda coşkulu ve edebi bir dille yapılan konuşmalara verilen addır. Eskiden bu tür konuşmaları yapanlara hatip, nutuk söyleme sanatına da hitabet denirdi.
Nutukta amaç topluluğu heyecanlandırmak ve istenilen amaca yönlendirmektir. Onun için nutuk söyleyecek kişi şu hususlara dikkat etmelidir:
1. Konuşmacı söyleyeceklerine önce kendisi inanmalıdır. Bunu dinleyenlere de hissettirmelidir.
2. Konuşan kişi sahasında tanınmış, yetkin, sevilen, sayılan bir kişi olmalıdır.
3. Konuşmacı, konuşmasını daha önceden bir plan dâhilinde hazırlamış ve prova etmiş olmalıdır.
4. Konuşma hazırlanırken hedef kitle ve konuşmanın amacı göz önünde tutulmalıdır. Kelimeler ve üslup buna göre seçilmelidir.
5- Konuşmacı toplum psikolojisini iyi bilmeli ve konuşmasını ona göre düzenlemelidir.
6. Yazılı metinlerden okunarak yapılan nutuklar sıkıcı olacağı için, konuşma, bir yazılı metine bakılarak yapılmamalıdır.
7. Hatip, kuvvetli bir dil becerisine ve zengin bir kelime hazinesine sahip olmalı, sağlam, ilgi çekici ve mantıklı cümlelerle konuşmasını sürdürebilmelidir.
8. Ses tonu, vurgu, tonlama, jest ve mimikler bilinçli ve yerli yerinde kullanılarak dinleyenlerle sıcak bir bağ kurulmalıdır.
9. Hatip, konuşması sırasında topluluğun psikolojisine göre ani kararlar verebilmeli ve konuşmasını buna ihtiyaca göre düzenleyebilmelidir.
Nutuk konularına göre siyasi, askeri, dini, hukuki, iktisadi ve akademik nutuk adlarıyla karşımıza çıkar. Bu açıdan Mustafa Kemal Atatürk'ün Büyük Nutuk'unu siyasi nutuk, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in Veda Hutbesi'ni de dini nutuk örneği olarak verebiliriz.
ATATÜRK'ÜN ONUNCU YIL NUTKU
Türk Milleti!
Kurtuluş Savaşına başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.
Kutlu olsun!
Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım!
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti?dir.
Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkârane yürümesine borçluyuz.
Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.
Bunun için bizce zaman ölçüsü geçmiÅŸ asırların gevÅŸetici zihniyetine göre deÄŸil, asrımızın sür?at ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük iÅŸler baÅŸaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiÅŸtir. Ve çünkü Türk milletinin yürümekte olduÄŸu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuÄŸu meÅŸale, müspet ilimdir. Åžunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme baÄŸlılığını, güzel sanatlaraÂ
sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür.
Türk milletine çok yakışan bu ülkü, onu bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır.
Büyük Türk milleti, on beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin, hiçbirinde milletimin, hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.
Bugün, aynı inan ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medenî âlem az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır.
Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.
Türk Milleti!
Ebediyete akıp giden her on senede bu büyük millet bayramını daha büyük şerefle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim."
XII. Konferans
Bir konuya açıklık kazandırmak veya bir konuda bilgi vermek amacı ile bilim, teknik, sanat, edebiyat, eğitim, ekonomi, siyaset ve fikir adamlarının yaptıkları hazırlıklı konuşmalara konferans denir.
Konferansta amaç konusunda uzman olan konuşmacının bir konuyu açıklaması, öğretmesi veya herhangi bir çalışmayı tanıtmasıdır. Bu sebeple konferansta, nutukta olduğu gibi, duygu değil düşünce ön plandadır. Konferansın başarılı olabilmesi için sadece konuşmacının konusunda uzman ve yetkin bir kişi olması yetmez, dinleyenlerin de bu konuşmayı takip edebilecekleri zihinsel bir alt yapıya ve birikime sahip olmaları gerekir.
Kapalı mekânlarda yapılan konferanslarda önce konuşmacı bir sunucu tarafından dinleyenlerine tanıtılır. Genellikle bu tanıtımlarda konuşmacının kısa bir özgeçmişi verilir. Sonra konferansı verecek kişi konuşmasına konuyu ortaya koyarak başlar. Konferansçı konuşması sırasında dinleyenlerin kafasında konuyla ilgili oluşabilecek soruları açığa çıkartır ve bunların cevaplarını vererek dinleyenleri benimsetmek istediği düşüncelere doğru yönlendirir.
Konferansı verecek kişi konuşmasına hazırlıklı gelmelidir. Bunun için yazılı notlar hazırlayabilir. Ancak sürekli yazılı bir metin okunarakgerçekleştirilecek bir konferans sıkıcı olacağından konuşmacı notlarından ancak ana başlıkları hatırlamak için faydalanmalıdır.
Konferansın sonunda dinleyenler konuşmacıya soru sorabilirler. Konuşmacı hazırlıkları sırasında gelebilecek bu sorulara da genel hatları ile kafasında canlandırmalı ve ona göre hazırlanmalıdır.
Â
XIII. Müzakere: Bazı konuların toplu olarak tartışılıp ve sonunda karara bağlanmasına müzakere denir.
           Müzakerenin bizdeki en yaygın şekli TBMM müzakereleridir. Bir konu hakkında değişik konuşmalar yapılır. Önce konu yetkili bir kişi tarafından ortaya konulur. Sonra, konuyla ilgili değişik kişiler tarafından olumlu veya olumsuz görüşler dile getirilir. Konuşmaların bitiminden sonra oylama yapılır. Oylama sonucuna herkes, olumlu veya olumsuz olsa da saygı gösterir.
Â
XIV. Meşveret: Bir derneğin bir topluluğun üye veya temsilcilerince yapılan tartışmalı toplantılardır.
           Meşveret, herhangi bir konuyu görüşmek için yapılır. Toplantıyı yönetmek üzere katılımcılar arasından bir başkan seçilir.
           Meşverette, ele alınan konu hakkında olumlu ve olumsuz görüşler ileriye sürülür. İleri sürülen görüşler hakkında toplantı sonunda oylama yapılır. Bu oylama kişilere değil, görüşleredir. Oylama sonunda, fazla oy alan görüş benimsenir ve uygulanır.
           Meşverette, muhalefet oylama sonucuna kadardır. Meşveret İslamiyet'in getirdiği bir tartışma ve karar alma sistemidir.
Â
b- Yazılı Kompozisyon (Yazılı Anlatım)
Sözlü anlatım gibi yazılı anlatım da insanlara arasında bir anlaşma aracıdır. Ancak yazılı anlatımın sözlü anlatımdan daha farklı yöntemleri vardır. Sözlü anlatımın sahip olduğu bazı avantajlar yazılı anlatımda olmadığı için yazma, konuşmaya göre daha fazla birikim ve dikkat isteyen bir etkinliktir.
Mesela konuşmada kullandığımız beden dilini, vurgu ve tonlamayı yazıda kullanamayız. Bu imkânlardan mahrum olan yazılı anlatımda iş, yazarın, birikimine ve becerisine kalmaktadır. Yine konuşmada bazı yanlışlar gözden kaçabilir. Ancak yazı kalıcı olduğu için bu tür yanlışlar kolayca fark edilir ve anlatımın amacını engelleyebilir. Onun için yazılı anlatımı tercih eden kişi, konuyu zihninde iyice canlandırmak, planlamak ve ona uygun kelimeleri dikkatlice seçmek zorundadır. Yine seçtiği kelimeleri zengin bir dil birikimiyle, kurallara uygun bir şekilde bir araya getirerek, açık, anlaşılır, duru cümleler kurabilmelidir.
Ders olarak yazılı anlatım dersinin amacı herkesi yazar, edebiyatçı yapmak deÄŸildir. Amaç öğrencilerin duygu ve düşüncelerini etkili olarakÂ
aktarabilmelerini sağlayacak bilgi ve birikimle donatmaktır. Sonuç olarak güzel yazmak çok özel bir yetenek işi değildir. Herkes doğru bir eğitimle sosyal hayatında ihtiyaç duyacağı yazılı etkinlikleri yapar hale gelebilir.
Â
1- Yazılı Kompozisyonda Başarılı Olmak İçin Gerekli Şartlar:
Yazılı anlatımda başarılı olmak için bazı bilgi, beceri, alışkanlık ve donanımlara sahip olmamız gerekir. Bunları şöylece sıralayabiliriz:
I- Yazma konusunda azimli olmak ve kendine güvenmek
Bir kısım öğrencimizde, özellikle de sayısal zekâsı ön planda olanlarda, güzel yazı yazamama konusunda bir ön yargı olduğunu birçok eğitimci görmüştür. Çocuklarımızın birçoğu bir yazma etkinliğiyle karşılaştığında, herhangi bir yazma gayreti içine girmeden benim bu konuda yeteneğim yok, hiçbir zaman bu konuda başarılı olamadım gibi sözlerle yazmaktan kaçınmaktadırlar. Hâlbuki yazılı anlatım, bir sanat sayılmasına rağmen, resim, müzik, heykel gibi güzel sanat dallarındaki doğuştan gelen yetenekler gibi özel bir yetenek gerektirmez. Biraz çaba gösteren kişi, asgari manada sosyal hayatını kolaylaştıracak ve zenginleştirecek yazılı anlatım etkinliklerini gerçekleştirebilir.
Bunun için kişinin önce kendine güvenmesi ve ön yargılarından kurtulması gerekir. Daha sonra da güzel yazmanın diğer şartları (okuma, gözlem yapma, doğru düşünme vb.) konusunda kendisini geliştirmelidir. Herşey, bir işi yapmayı istemek ve kendine güvenmekle başlar.
Â
II- Çok ve dikkatli okumak
Okuma, insanoğlunun yaşam boyu sürdürdüğü yararlı bir uğraştır. İnsan okumakla kişilik kazanır, geçmiş uygarlıkları ve kültürleri tanır, onların deneyimlerinden yararlanarak yaşamını düzenler. İnsanın duygu ve düşünceleri okuyarak gelişir ve zenginleşir. Sonuçta güçlü bir yorumlama yetisi kazanır. Okumakla elde edilen bilgiler, zamanla yetersiz kalır, eskir, gereksinimlere cevap veremez duruma gelir. Bu yüzden okumada süreklilik esastır.
Okuma, insanın zihinsel ve düşünce zenginliğinin oluşmasındaki en temel çabadır. İnsan ancak okuyarak kendisini olgunlaştırabilir. Okunan her kitap insan hayatında yeni bir ufuk açar. Dünyaya farklı pencerelerden bakmayı, farklı açılardan algılamayı sağlar. Düşünce, fikir ve hayal dünyamızı zenginleştirir.
Fikri olgunluğa ulaşmış insanların birikimleri olan kitaplar aynı zamanda yazıldığı dilin de en güzel örnekleri olacağı için okuyanın dil sevgisinin ve becerisinin pekişmesine de katkıda bulunacaktır.
Okumak aslında bir sanattır. Okuma çabasını neyi, niçin, ne zaman ve nasıl okumalıdır sorularının cevaplarına göre düzenlemek lazımdır.Zihinsel bir hazırlık yapmadan ve okumanın amaç ve tekniklerini bilmeden yapılan okumalar boş, faydasız bir etkinlik olmaktan öteye gitmeyecektir. Okurken mutlaka dikkatle, okuduğumuzun zevkine vararak ve okuduğumuzu eleştirebilecek kadar anlayarak okumalıyız.
Okuyucu herhangi bir eseri okumaya karar verdiğinde bu kitaptan beklediği faydaları bilmeli, okumak için zihninin hazır olduğu, sakin zamanları seçmeli ve kitabı anlamak için okumalıdır. Bu açıdan baktığımızda okur-yazarlıkla okuyuculuğu birbirine karıştırmamamız gerekir. İlköğretimin başlangıcında bulunan çocuklarımıza öğretmenlerin zaman zaman hızlı okuma yarışmaları yaptırdıklarını görürüz. Ancak bu etkinliğin sonunda çocuklara okuduklarından ne anladığı sorulduğunda çoğu okudukları metnin konusunu bile hatırlamamaktadırlar. İşte bu yüzden çocuklarımıza okumayı sevdirirken, okuduğunu anlama ve dağarcığında biriktirebilmenin şartlarını da öğretmeliyiz.
Ülkemizde, ne yazık ki, okuma, insanî bir ihtiyaç olan yemek, içmek, dinlenmek gibi algılanmadığı için az okuyan bir toplum karşımıza çıkmakta. Bu da kitabî, güvenilir, sağlam bilgi yerine, taklidî, kulaktan dolma, eksik ve yanlış bilgilerin topluma hâkim olmasına sebebiyet vermektedir. Bunu ülkemizde çıkan gazete, dergi ve kitapların basım sayısından anlayabiliriz. Böyle bir toplumun bilim, sanat ve teknoloji yönünden dünyayla yarışmasını elbette düşünemeyiz.
Okurken, okuduğumuz yazıların planlarına da dikkat etmeliyiz. Yazının konusundan başlayarak, kelimelerin cümle içinde kullanımlarına, kelimeler arası ilişkilere, paragrafların oluşturulmasına, yazının ana fikrine, bu ana fikri desteklemek için kullanılan yardımcı fikirlere dikkat ettiğimizde, okuma sırasında bunları fark ettiğimizde iyi bir yazılı anlatımın nasıl olması gerektiğini de görmüş oluruz. Böylece edindiğimiz bu bilgileri kendi yazılı çalışmalarımızda kullanabiliriz.
Sonuç olarak, anlayarak yapılan okuma etkinliği, insana hem okuma zevk ve alışkanlığı kazandırır hem de kişinin güzellik duygusunun gelişmesine sebep olur. Aynı zamanda insanın yeni şeyler öğrenmesini de sağlar. İnsanın düşünce dünyası zenginleşir, ufku genişler, hayal dünyası genişler ve kendisinde bir yazma, anlatma isteği oluşur. Onun için toplumsal gelişim ve başarı için okumanın önemi herkese anlatılmalı ve okuma teknikleri öğretilmelidir. Aşağıda okuma konusunun işlendiği güzel bir yazı örneği bulacaksınız.
           Okuma tutkuların en asilidir. Ekmek nasıl bedeni beslerse, o da öylece ruhu besler. Alphonse Karr, okuma için "tatlı tatlı kendinden geçme" demiÅŸtir. Büyük yazarlar ömürlerinin yarısını okumakla geçirmiÅŸlerdir. Montesquieu "çeyrek saatlik bir okumanın gideremediÄŸi kederim olmamıştır." der. Bir kitap, her zaman güvenilebilecek bir dosttur.Â
Yas içinde bir ahbabına, Alphonse Dauet, "Güzel kitaplar okuyun" diye yazmıştı.
           İyi olarak bilinen bir kitabı okurken isteksizlik duyarsanız kendinizi zorlayın. Sevmediğinizi anlamaya, kendinizi alıştırmalısınız ki, anlamamış olduğunuzu sevebilesiniz. Zihnin kendine göre haksızlıkları, taraf tutmaları, içgüdüsel çekinmeleri vardır. On yıl önce çekemediğiniz bir kitabı beğenir, eskiden hayran olduğunuzu da yavan bulursunuz.
           Bir kitabı okumadan köşeye atıp mâhkum edenler vardır. Onlara benzememeye çalışalım. Gerçek okuyucular, hoşlarına gitmeyen kitaplardan bile ağır başlı bir dille bahsederler. Kendilerini naza çekenler ancak sahte okuyuculardır. Goethe'nin şu sözünü asla unutmayalım :  "İçinde bir iyi tarafı bulunmayacak kadar kötü kitap yoktur." Okumadığını söylemek cesaretini gösterecek az insan vardır. Bu gibilere Rousseau'yu, Montesquieu'yu, Chateaubriand'ı övün, okumamış olduklarından, küçümser bir eda ile cevap verirler.
           Goethe, ömrünün son yıllarında, 1830'da, "Okumayı öğrenmek sanatların en gücüdür... Hayatımın seksen yılını bu işe verdim, yine de kendimden memnun olduğumu söyleyemem." demiştir.
           İşte şimdi şöyle önemli bir soruyla karşılaşıyoruz: Çok yazar mı okumalı, yoksa az yazar mı okumalı?
      Plinius'e bakılırsa "Yazarları çok okumalı, fakat çok yazar okumamalı"dır. Bu, şu demektir: "Yalnız iyi kitapları okuyun." Seneca'nın bu hususta fikri katidir: "Bir sürü yazar ve her neviden eser okumak, kararsızlığa ve maymun iştahlılığa işarettir. Her zaman okuyabileceklerinden istifade edebileceği bir kaç yazar seç ki onlardan sana hatıralar elde edebilesin. Ömrü yolculukta geçenlerin binlerce ev sahipleri olur ama, bir tek dostları bulunmaz. Bir tek yazara bağlanmayı ihmal edip hepsine birden göz gezdireyim diyenin de başına aynı hal gelir."
           Pepit de Julleville, öğütlerinde bu kadar ileri gitmiyor. Kitapların çokluğu onu korkutmuş değildir: "Zanneder misiniz ki, diyor, gayretli öğrenci günde hiç olmazsa bir saatini okumaya veremez." Tatilin en az üç veya dört günü bu işe tahsis edilemez mi? Hâlbuki ortalama bir hesapla, günde bir saat, yılda 365, dört senede 1460 saat eder. 1460 saatte, yavaşça, hatta elde kalem olmak üzere her biri beş yüzer sayfalık seksen tane kitap okunabilir. Sekizinci sınıfa girerken, mahdut ve akıllıca tasarlanmış bir okuma planını takip eden öğrenci, dört yıl sonunda, kompozisyon dersi için son derece kıymetli bir "ilk bilgi" hazinesini elde etmiş olur.
           Şimdi, nasıl okumak lâzım geldiğini söyleyeyim. Sayfaları gelişigüzel karıştırıp sonradan ciddiyetle hüküm verenler vardır. Bunları hesaba katmayalım.
           Diğerleri, bütünü hakkında bir fikir edinmek için kitaba önce bir göz atıp sonradan onu yeniden ele alır, bir daha okur ve inceler bu usul iyidir. Mamafih ikinci defa okumak mecburiyetinin insanı yıldırmaması için, ağır ağır, üzerinde dura dura ve baştan sona kadar bir defa okumayı tercih ederim. Tabiatıyla bu, ikinci kez okumadan kaçınmak manasına gelmez.
           Bir yazarı tanıma yolunda yavaş yavaş ilerlemek son derece faydalı bir zevktir. Kendi hesabıma, ben ağır okumayı tabiat edindim ve bundan da zarar görmedim. Hiç bir zaman elimde kalemle okumadım. Not alarak alıkonulacak veya estetik zevkine varılacak yerlerini altını çizmekle yetinirim. Okuma bitince, bir kaç gün sonra bile olsa, yazarın ismini taşıyan bir fişin üzerine eserin özetini çıkarır, tenkitçi gözüyle kendi düşüncemi yazar, incelenecek veya zikredilecek yerleri gösteririm. Bu usul bana iyi görünüyor ve zaten birçok kimselerin bundan başka bir usule müracaat ettikleri yoktur. Asıl olan, işi yarıda bırakmamaktır. Bir eserden edinilecek tesirin iyiliği veya kötülüğü, okumaya ara verip vermemeye bağlıdır. Zannımca ezber öğrenmekten kaçınmalıdır.
           Okuma ÅŸekli her insanın mizacına göre deÄŸiÅŸir. Fakat ne olursa olsun tekrar okumak her zaman için ÅŸarttır. Kabiliyetin derecesi tekrar okumakla anlaşılır. Yavan eserleri tekrar okumayı arzu etmeyiz. Bir eserin iyi olup olmadığını mı bilmek istiyorsunuz, bir kaç ay sonra tekrar ele alın. Kötüyse ikinci defa okumaya gelmez, iyi ise yepyeni bir tatla karşınıza çıkar.      Â
                                                                               Antione Albalat çev. Adnan Benk
Â
III- İyi bir gözlemci olmak
           Gözlem, iyi bir yazılı anlatım için olmazsa olmaz şartlardan birisidir. Gözlem etrafımızda olanların, olup bitenlerin fark edilmesidir. Çünkü farkında olduğumuz her şey zihnimizde bir tortu bırakacak bu da kültür birikimimize katkıda bulunacaktır.
Görmekle bakmak eş anlamlı sözcükler değildir. Görmek tamamen fiziksel bir olaydır. Görme kusuru olmayan herkes için geçerlidir. Görme alanımıza giren her nesne, olay veya varlık mutlaka görüntü olarak gözümüze yansır. Ancak bizim bunlarla ilgili bir görüşümüzün olabilmesi için ona dikkatlice bakmış olmamız lazımdır. Bakmak görülen bir nesne, olay veya varlığın dikkatlice incelenmesi ve zihne nakşedilmesidir. Bakmak şuurlu bir etkinliktir. Her gün önünden geçtiğimiz bir binayı görmemiş olmamız mümkün değildir. Ama eğer dikkatlice bakıp incelemediysek onunla ilgili hiçbir şey konuşamayız veya yazamayız. Gözlem becerisi veya alışkanlığı olmayan kimselere toplumumuzda bakar kör denildiğini hepimiz biliriz.
           Birçok edebi türde (öykü, roman, masal, tiyatro) bu gözlemlere dayanan paragraflara rastlarız. Bu paragraflar insan dışındaki canlı veya cansız varlıkların ayırt edici özelliklerine dayanıyorsa tasvir paragrafı, insan tasvirlerine dayanıyorsa portre paragrafı adını alır. Biz de yazacağımız yazılarda bu tür paragraflardan yararlanabiliriz. Bunun için de daha önce de belirttiğimiz gibi etrafının farkında olan iyi birer gözlemci olmalıyız.
          Â
IV- Üslûp sahibi (Bireysellik-Kendine Özgülük) olmak
           Yazılı kompozisyonda başarılı olmanın temel şartlarından birisi de kendine özgülük yani üslûptur. Üslûp basit olarak herhangi bir konuya herkesin bakmaya alıştığı bir açıdan değil farklı, orijinal bir açıdan bakabilmektir.
           Üslûp meselesini şu örnekle somutlaştıralım: Beş penceresi olan bir odada pencerelerden dördünü kâğıtla kapatsak ve tek pencereyi açık bıraksak, odadakilere o pencerelerden bakarak ne gördüklerini anlatmalarını istesek bize birbirine benzeyen şeyler anlatacaklardır. Çünkü hepsi de pencerenin açısının izin verdiği şeyleri görebilmektedir. İşte üslûp bunun tersidir. Üslûp, herhangi bir meseleye herkesin baktığı ve bakmaya çalıştığı açıdan değil farklı bir pencereden, farklı bir açıdan bakabilmektir.
           Bu yüzden herhangi bir konuda düşüncelerimizi yazılı olarak aktarırken, basmakalıp sözlerden, önceden söylenmiş düşüncelerden uzak durmalı, yeni, söylenmemiş düşünceler bulmalı ve orijinal olmalıyız. Şunu da unutmamalıyız ki hiçbir taklit asla orijinalin yerini tutamaz. Azerbaycanlı büyük şair Bahtiyar Vahapzâde?nin Gölgede yatanların öz gölgesi yoh olur, mısrasında söylediği gibi başkalarının düşüncelerini, görüşlerini tekrar edenlerin kendi kişilikleri, üslûpları asla gelişmez.
Â
V- Düşünmek
Kompozisyonda başarılı olmanın yollarından birisi de doğru ve etkili düşünmektir. İnsan belleği, okuduklarını, gördüklerini, yaşadıklarını depolar. Mehmet Kaplan'ın deyimiyle "İnsan beyni bir intiba (düşünce) deposudur." Ancak, insan, edindiklerini bu depoda bir düzen, intizam içinde değil karmakarışık biriktirir. İşte doğru ve etkili düşünme, insanın ihtiyaç duyduğunda bu depodaki bilgileri, birbirinden ayırması (seçme), bir önem sırasına koyması (kıyaslama), ne zaman ve nasıl kullanacağını kararlaştırması (karar verme) ve ihtiyacına göre kullanması (sonucu değerlendirme)dır.
Doğru ve etkili düşünme aynı zamanda insanın kafasındaki birikimlerden faydalanarak, henüz olmamış şeylerle ilgili hayaller kurmasını da sağlar. Dolayısıyla hayal dünyası zengin insanlar ortaya çıkarır. Hayal dünyası zengin olan insanlar daha verimli ve yaratıcı olurlar. İnsanlık tarihini değiştiren büyük buluşlar önce mucitlerin hayallerinde canlanmış ve yapılmalarına ilham verilmiştir.
Düşünceyi doÄŸru ve etkili kullanmak birçok öğrencimizde ortaya çıkan odaklanamama problemini de ortadan kaldıracaktır. Neyi, ne zaman, niçin, hangi sırayla yapacağını (veya yazacağını) bilen bir kiÅŸinin yaptığı iÅŸte baÅŸarısızÂ
olması zayıf bir ihtimaldir. Böylece, düşünce insanı kısırlıktan kurtaracak, daha verimli bir hale getirecektir.
Â
VI- İyi bir ana dil bilgi ve becerisine sahip olmak
           Yazılı anlatımda barılı olmanın en önemli şartlarından birisi de ana dil birikimi ve becerisidir. İnsan biriktirdiklerini aktarabilmek için dile muhtaçtır. Çünkü dil, insanlar arasındaki yegâne anlaşma aracıdır. Konuşurken de yazarken de, dilimizin imkân ve zenginliklerinden faydalanırız.
Â
MENİM ANAM
Savadsızdır,
Adını da yazabilmir menim anam.
Ancağ men say öğredib,
Ay öğredib,
İl ögredib,
En vacibi dil öğredib menim anam.
Bu dil ile tanımışam,
Hem sevinci hem de gamı.
Bu dil ile yaratmışam,
Her ÅŸiirimi, her naÄŸmemi,
Yox men heçem,
Men yalanam.
Kitap kitap sözlerimin
Müellifi menim anam.
           Büyük Azerbaycanlı şair Bahtiyar Vahapzâde'nin yukarıda veciz mısralarla ifade ettiği gibi ana dilimiz önce en yakınlarımızdan, özellikle de anamızdan, edindiğimiz kutsal bir emanettir. Bu yüzden biz de bu emanete layıkıyla sahip çıkmalı ve onu doğru ve bütün zenginlikleriyle öğrenmeyi bir görev bilmeliyiz. Ancak o zaman düşüncelerimizi, duygularımızı, hayallerimizi doğru ve etkili bir şekilde karşımızdakilere aktarabiliriz.
           Dilbilgisi (gramer) konuları bazı insanlara soğuk ve itici gelebilir. Ancak şu unutulmamalıdır ki bir dilin kurallarını bilmeden o dili doğru ve etkili kullanmak mümkün değildir. Bugün yabancı dil öğrenirken çocuklarımız o dilin kurallarını hiç yüksünmeden kısa sürede öğrenir ve ezberlerken, 17-18 yaşına gelmiş çocuklarımızın halen Türkçemizin temel ses kurallarından olan, dil ve dudak benzeşmesiyle ilgili kuralları bilmemesi ve bazen de bunları alaya alması, üzerinde durulması gereken ciddi bir problemdir.
           Bu yüzden hiç yüksünmeden dilimizin bütün kural ve zenginliklerini, bir görev olarak, öğrenmeli ve bunları bir sınav veya ders konusu olmaktan çıkartıp kalıcı kültür haline getirmeliyiz. Daha sonra da büyük düşünürlerimizin, yazarlarımızın, edebiyatçılarımızın oluşturduğu zengin birikimimize ulaşmalı ve dilimizin bu güzel eserlerini okuyarak kendimizi yetiştirmeliyiz. Aşağılık duygusundan; kendimizi, dilimizi ve kültürümüzü küçük görmekten ancak bu şekilde kurtulabiliriz. Okuduğumuz her eser bizi dilimize biraz daha yakınlaştıracak, kelime hazinemizi zenginleştirecek ve düşünce dünyamızı genişletecektir. Böylece de yazılı ve sözlü anlatım imkânlarımız artacaktır.
Â
2- Yazılı Kompozisyonda Takip Edilecek Yöntem
Kompozisyonda amaç ele aldığımız konuyu en doğru, etkili ve güzel bir şekilde karşımızdakilere aktarmaktır. Bu sebeple, yazılı ve sözlü kompozisyon çalışmalarını kendine özgü yöntemler kullanarak başarılı kılabiliriz. Konu ile ilgili aklımıza gelen her şeyi karma karışık aktarırsak ortaya çıkan sonuca kompozisyon demek mümkün olmayacaktır.
Bir yazılı kompozisyonda başarılı olmak için üç aşamadan oluşan şu yöntem takip edilmelidir:
Â
Herhangi bir konuda kompozisyon yazarken düşülen en büyük hata, konu ile ilgili hiçbir zihinsel hazırlık yapmadan, konuyu kafasında canlandırmadan çalakalem yazıya başlamaktır. Böyle bir durumda yazıda bir mantık bütünlüğü sağlanamamakta, sık sık konudan uzaklaşılmakta, paragraflara arasında anlam ilişkisi kurulamamakta, dolayısıyla da iyi bir yazı ortaya çıkmamaktadır.
Bir kompozisyon yazmaya baÅŸlamadan önce, ÅŸu dört aÅŸamadan geçerek konuyu bütün boyutlarıyla zihnimizde canlandırabiliriz:Â
a- Konuyu belirlemek
b- Konuyu sınırlandırmak
c- Konunun ana fikrini ve yardımcı fikirlerini bulmak
d- Ana fikri ve yardımcı fikirleri somutlaştıracak buluşlar yapmak.
Â
a- Konuyu belirlemek
Kompozisyon yazarken çeşitli türlerden bir eser, bir atasözü veya özlü söz çıkış noktamız olabilir. Burada bize düşen en önemli görev konunun ne olduğunu tam olarak anlamaktır. Mesela yazımız M. Cemal Kuntay?ın:
      "Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
            Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır."
mısraları üzerine olsun. Burada konu bayrak, bayrak için dökülen kan, veya toprak parçası olamaz. Kompozisyonu yazacak kişi, önce zihninde bu yazının konusunun vatan sevgisi olduğunu belirlemeli ve diğer adımlarını bu konuya göre atmalıdır. Bunu yaparken dikkat edilmesi gereken bir başka husus da konu ile, ilgili ana fikri birbirine karıştırmamaktır. Bu aşamada konunun tam anlaşılabilmesi için, verilen parçada, varsa, bilinmeyen kelimelerin anlamlarının da tespit edilmesi gerekir.
Â
b- Konuyu sınırlandırmak
Her konu içinde çeşitli parçalar barındıran bir bütündür. İyi bir yazılı anlatım için düşünce aşamasında yapacağımız ikinci önemli iş, gerekiyorsa, konuyu sınırlandırmaktır. Böylece sınırları belirlenmiş bir alanımız olacağı için düşünce karmaşası ve dağınıklığıyla karşılaşmamış oluruz.
Mesela çevre kirliliği konulu bir makale yarışmasına katılsak, bu konuyu kafamızda canlandırırken konunun birçok boyutu olduğunu görürüz: toprak kirliliği, su kirliliği, hava kirliliği, gürültü kirliliği vb. gibi. Konunun bütün boyutlarını yazacağımız yazıda anlatmaya kalktığımızda iki temel problemle karşılaşabiliriz:
1- Yazının teknik olarak belirlenen sınırlarını aşabiliriz (Genellikle bu tür etkinliklerde kelime sınırlaması konulmaktadır).
2- Konunun bütün boyutlarıyla ilgili bilgimiz olmayabilir veya konunun her boyutu bulunduğumuz çevre için sorun olmayabilir.
Diyelim ki, doğduğumuz, yaşadığımız şehir veya bölgede tarımsal faaliyetler kısıtlıysa toprak kirliliği problemi kafamızda zor canlanır. Ancak okuduklarımız veya duyduklarımızla bir fikir ileri sürebiliriz. Hâlbuki bir sahil kentinde yaşayan kişi için deniz kirliliği bizzat yaşanılan bir olgu olduğu için bütün canlılığı ve boyutlarıyla problem ve çözüm önerileri tespit edilebilir. O halde herhangi bir konu üzerinde yazarken, konu genel hatlarıyla tanıtıldıktan sonra, konunun en iyi bilinen boyutuna odaklanmalıdır. Bir başka deyişle konu sınırlandırılmalıdır.
Â
c- Konunun ana fikrini ve yardımcı fikirlerini bulmak
Konuyu belirleyip, sınırlandırdıktan sonra atılacak üçüncü adım konunun ana fikrini tespit edip, bu ana fikrin hangi yardımcı fikirlerle destekleneceğini bulmaktır.
Ana fikir; bir yazarın kendi görüş, anlayış ve sezgisine göre, ele aldığı konunun, işleyişinde temel tuttuğu ve okuyucu tarafından anlaşılmasını istediği fikirdir. Dolayısıyla ana fikir yazarın yazıda ulaşmak istediği amaç, okuyucusuna vermek istediği temel düşüncedir.
Ana fikri somutlaştırmak için kullanılan fikirlere yardımcı fikirler denir. Yardımcı fikirler birden çok sayıda olması gerektiği için çeşitli paragraflara yayılmışlardır. Özellikle yazının gelişme bölümünde karşımıza çıkacak paragrafların her birisi ana fikri desteklemek için kullanılan yardımcı fikir paragraflarıdır.
Ana fikrin ve yardımcı fikirlerin bulunmasıyla ilgili birkaç örnek verelim:
1-Konu: "Ne Mutlu Türküm Diyene."
2-Ana fikir: "Türk milletinin bir ferdi olmak büyük bir övünç sebebidir."
3-Yardımcı fikirler:
-Türk milletinin bir parçası olmak, etnik değil sosyolojik bir olgudur.
-Türk milleti tarihe yön vermiş büyük bir millettir.
-Türk milletinin insani hasletleri (özellikleri) üst düzeydedir.
-Türk milleti yarattığı kültür ve medeniyetle dünyayı etkilemiştir.
-Türk milleti kendi kutsallarına dokunulmadığı sürece barışın simgesidir.
Â
1- Konu: Vatan, çalışkan insanların omuzları üstünde yükselir.
                                                              (Tevfik Fikret. Vatan Sevgisi)
2- Ana fikir: Gerçek vatanseverlik, vatanın yükselmesi ve gelişmesi için her sahada çalışmaktır.
3- Yardımcı fikirler:
-Vatan sevgisi sözde kalmamalıdır.
-Gerçek vatanseverler, ilim, sanat ve teknoloji sahalarında çok çalışarak vatanlarına hizmet ederler.
-Her çalışmasında ülkesinin çıkarlarını da düşünen vatanseverlerin az olduğu ülkeler dünyayla yarışamaz.
-Bir ülkenin yükselmesi, gelişmesi, refaha ulaşması sahip olduğu çalışkan fertleriyle mümkündür.
Â
d- BuluÅŸ yapmak:
Kompozisyon yazarken geçirmemiz gereken ilk aşama olan zihinsel hazırlığın son adımı buluş yapmaktır. Buluş yapmak bir önceki aşamada bulduğumuz ana fikri ve yardımcı fikirleri bilgi ve birikimlerimizi kullanarak zihnimizde canlandırmak, böylece bu fikirleri somutlaştırmaktır. Buluş veya buluşlar ana fikrin ve yardımcı fikirlerin okuyucu üzerindeki etkisini daha da artıracak ve yazıyı hem akıcı, canlı hem de inandırıcı kılacaktır.
Zihnimizde canlandırdığımız bu konularla ilgili kısa notlar alıp, anlatma safhasında bu notlardan faydalanabileceğimiz gibi konuyla ilgili çevremizdekilerin düşüncelerinden, hakkında önceden yazılmış yazılardan da faydalanılabilir.
Bu zihinsel hazırlıklardan sonra artık yazılı kompozisyonun ikinci aşaması olan ?planlama? kısmına geçebiliriz.
Â
II- Yazılı Kompozisyonda Plan
Üzerinde yazı yazacağımız herhangi bir konuyu zihnimizde canlandırıp buluşlar yaptıktan sonra bunları belirli bir düzen içinde önem sırasına koymak gerekir. İşte bu çalışmaya yazıda plan denir. Plan, kompozisyonun temelidir. Plansız bir yazıda düşünceler, tekrarlanabilir, birbiriyle çelişebilir ve anlaşılır, takip edilebilir olmaktan çıkabilir. Plan bize neyi, ne zaman, niye, hangi sırayla yazacağımızı sağlayacağı için bir kompozisyonun olmazsa olmaz şartıdır. İyi bir planın başlıca faydaları şunlardır:
-Neyin, ne zaman, hangi sırayla yapılacağı bilindiği için yazıda bir anlam ve mantık bütünlüğü oluşur.
-Plan yazıda tekrarları önleyerek yazının akıcılığını sağlar.
-Yazılacaklar daha önceden bilindiği için kompozisyon heyecanlanmadan, bocalamadan, rahatça yazılabilir. Bu da güzel bir kompozisyonun ortaya çıkmasını sağlar.
-Böyle bir alışkanlık hayatın her safhasında planlı yaşamayı da sağlar. Böylece hayata bir plan, düzen içinde bakabilme becerisi kazanılır.
-Güzel yazılar ortaya çıkacağı için, daha sonra yapılacak bu tür etkinlikler zevkle yapılır.
Â
A- Plan Çeşitleri
Yazılacak yazının türüne göre üç tür plan vardır:
a) Harekî (devinsel) plan
Harekete dayalı plandır. Olaya dayanan yazılarda (hikâye, roman, tiyatro, masal vb.) kullanılan plandır. Bu tür planlarda yazının çıkış noktası olan olay veya olaylar belli bir düzen içinde sıralanırlar.
Â
b) Fikrî-Mantıkî (düşünsel) plan
Temel felsefesi fikir (düşünce) olan yazı türlerinde (makale, fıkra, eleştiri, deneme, sohbet vb.) kullanılan plan türüdür. Bu planda ele alınan düşünce, çeşitli açılardan ele alınarak ve çeşitli yöntemlerle (açıklama, örneklendirme, tanımlama gibi) ispat edilmeye çalışılır.
Â
c) Hissî (duygusal) plan
Duyguya dayalı bu plan duygu, hayal ve heyecan gibi özellikler taşıyan şiir ve mensur şiir gibi yazılı anlatım türlerinde karşımıza çıkar.
Â
B- Yazılı Kompozisyonda Muhteva (içerik) Planı
Yazılı bir kompozisyon çalışması içerik olarak üç bölüm olarak planlanır:
a) Giriş bölümü
Harekî (devinsel) planlarda serim adıyla da karşımıza çıkan giriş bölümü yazılı anlatımın başlangıç bölümüdür. Bu bölümde, fazla bir ayrıntıya girmeden konu, kısaca ortaya konur. Özellikle fikrî planların uygulandığı yazılarda giriş bölümü oldukça kısa olmalıdır. Olay yazılarında ise giriş bölümü birkaç paragraftan oluşan daha uzun bölümler olarak karşımıza çıkabilir. Bu bölüm yazının anahtarı gibidir. Onun için okuyucunun ilgisini çekecek bir tarzda oluşturulmalıdır.
b) Gelişme bölümü
Harekî planla yazılan, olaya dayanan metinlerde düğüm bölümü adıyla tanımlanan gelişme bölümünde yazar zihinsel hazırlık bölümünde anlattığımız ana fikri ve yardımcı fikirleri bulma ve buluş yapma aşamasında belirlediği düşüncelerini mantıklı bir sıra içerisinde bu bölümde kullanır. Gelişme bölümü yazının en geniş bölümüdür. Birkaç paragraftan oluşabileceği gibi yazının türü ve konusuna göre sayfalarca ve birçok paragraftan da oluşabilir. Bu bölümde, daha önceden tespit edilen yardımcı fikirler, her biri ayrı bir paragrafta olmak üzere, kullanılır.
Gelişme bölümünde girişte ortaya konulan konu bütün yönleriyle ele alınır, irdelenir ve ispatlanmaya çalışılır. Bu bölümde paragraflar benzer uzunlukta kurulursa okuyucunun paragraflardaki anlam ilgisini takibi kolay olur. Dolayısıyla daha kolay anlaşılan ve kavranan bir metin ortaya çıkar.
Olay yazılarında bu bölümde girişte tanıtılan olay gelişir ve okuyucuda bir merak duygusu uyandırılmaya çalışılır.
Giriş bölümü oluşturulurken hedef kitlenin ihtiyaçları, eğitim seviyesi, yaş grubu vb. dikkate alınmalı, yazı buna göre planlanmalıdır.
Â
c) Sonuç:
 Olay metinlerde çözüm bölümüdür. Bu bölümde, giriş bölümünde tanıtılan, gelişme bölümünde bütün ayrıntısıyla irdelenen konuyla ilgili bir hükme, yargıya varılır. Bu bölüm yazının ana fikrinin işlendiği bölümdür.
Olay yazılarında ise çözüm bölümünde, gelişme bölümünde okuyucuda uyandırılan merak duygusu giderilir ve olay bir çözüme kavuşturulur.
Sonuç bölümü özellikle düşünce yazılarında olabildiğince kısa, açık ve dikkat çekici olmalı, okuyucuyu ana fikir konusunda ikna etmelidir.
Â
                                          YENİ ŞİİR
GİRİŞ
Yeni şiir başka, yeni şair başka. Yeni şiir dıştadır, yani bugün yeni şiir denilen şey, dış bakımdan eski şiire benzemeyen şeydir, değişiklik kalıpta; ama öz değişmemiş olabilir. Yeni şair ise şiire, kendinden önce gelenlerin eserlerinde bulunmayan bir öz getirmiş olan adamdır. Onun şiiri dıştan bakılınca, eski şiire tıpkı benzeyebilir. Nedim de Baki gibi, Naili gibi gazeller, kasideler yazar, hem de hep o konular üzerine yazar. Ama içten bakınca onun şiirinin Bâki?nin şiirinden, Nailî'nin şiirinden apayrı olduğunu görürsünüz: "Bu söz Nedim'in sözüdür." dedirten bir hali vardır. Galip için de bunları söyleyebiliriz. Nedim ile Galip edebiyatımızda birer yeni şairdir; bütün büyük şairler birer yeni şairdir. Yeni şairin başlıca vasfı eskimemektir. Nedim eskiyemez, Galip eskiyemez, Victor Hugo, Rimbaud eskiyemezler, Yahya Kemal eskiyemez (Yani ben onun yeni bir şair olduğuna, yeni bir şair olduğu için de eskimeyeceğine inanıyorum).
Â
GELİŞME
Yeni şiir ise eskidir. Bir zamanlar gazel yazmak da elbette yeni, yepyeni, züppelik sayılacak kadar yeni bir şey olmuştur; aradan yıllar geçip herkes alışınca gazel yazmak eskimiştir. Vezinsiz, kafiyesiz şiir yazmak elli yıl sürerse, o çeşit şiirlere gene yeni mi denecek? Yeni Cami de bir gün elbet yeni imiş ki yeni denilmiş, ama bizim için eski bir aşinadır. Bir de İstanbul'un bizim çocukluğumuzdaki ahşap ?Cisr-i cedid'ini, yani Yeni Köprü?sünü düşünün, bugün öyle sanıyorum ki bir tahtası kalmadı. Edebiyat-ı Cedide bize ne kadar köhne geliyor?
Böyle söylemekle yeni şiiri, vezinsiz, kafiyesiz şiiri kötülemek mi istiyorum? Hayır, onu ne kadar sevdiğimi yıllarca söyledim durdum. Şairin keyfine karışmam: vezni, kafiyeyi ister kullanır, ister kullanmaz. Ama bir şiiri, vezinsiz, kafiyesizdir diye ille yeni bulanlardan da değilim.
Vezin, kafiye dış kalıplardır. Bir dış olduğu gibi, bir de iç kalıp vardır. Bugünkü şairlerimizi incelediğimiz zaman bulduğumuz ortak vasıflar iç kalıplardır. Dış kalıp nasıl eskirse iç kalıp da öylece eskir. Diyelim ki bugünkü şiirin, genç şiirin başlıca vasfı, bazı kimselerin söyledikleri gibi, yaşama sevgisi, yaşamaktan duyulan hazzı söylemek eskidir. Öyleyse yaşama hazzı, bugünkü şiirin iç kalıbıdır: vezinsizliği, kafiyesizliği gibi onun üzerinde de çok durmaya değmez. Yarın eskiyecek bir yenilikten bana ne? Ben ona yenilik dersem bundan yüz yıl sonra gelecek insanlar: "Buna bak, bu kadar eski bir şeye yeni diyor!" demezler mi? Benim bugün yeni sayacağım şey bundan beş yıl, bin yıl sonra da yeni gözükmelidir.
Gerek bugün, gerek bundan bin yıl sonra yeni gözükecek şey ise ancak bir şairin, bir sanat adamının kişiliği, kendinden başka kimsede bulunmayan vasfıdır. Yeni şair Homeros, yeni yazar Montaigne.
O yenilik eskimediÄŸi gibi ona benzemek de kimsenin elinden gelmez.
"Bir şairin, bir sanat adamının asıl değeri herkesten başka olmasında, kimseye benzememesindendir." demek mi istiyorum? Şair, sanat adamı bana hiç benzemiyorsa, yalnız kedini söyleyip de beni söylemiyorsa ondan bana ne? Ben bir sanat eserinde sevinçlerimi, kendi acılarımı görmeliyim ki, ona ilgi gösterebileyim, onu anlayabileyim. Yoksa bana büsbütün yabancı kalır. Onun karşısında bir şaşkınlık duyabilirim ama, onu sevemem, onu kendi hayatıma karıştıramam.
Hayır bir sanat adamının kişiliği, herkesten başka olmasında değil, herkesle bir olmasındandır. Yalnız kendisinde bulunan bir şey söyler, ama onu söylemekle bütün insanlar söyler. Yalnız kendine vergi olan bir söyleyişi vardır ki, onda küçük büyük her insan kendini bulabilir. Yeni Şair:
"Malumdur benim suhanım, mahlâs istemez." diyebilen, bunu haklı olarak söyleyebilen adamdır; ama bu: "Benim şiirimde bütün insanlık vardır, ama bunu ancak ben böyle söyler, sezdirebilirim." demektir.
Â
SONUÇ
Öyle ise, yeni ÅŸair, yeni sanat adamı insanda kendisinden önce bilinmeyen birtakım duygular bulan; yahut o duyguları yaratan kiÅŸi midir? Hayır, hiçbir sanat adamı insanlıkta yeni bir duygu bulmaz, yeni bir duygu yaratmaz. Zaten var olan duyguları söyler. Ancak öyle söyler ki, biz o duyguların o ÅŸairin söylediÄŸinden baÅŸka türlü söylenemeyeceÄŸini o ÅŸairin duygularına en uygun deyiÅŸi bulduÄŸunu anlarız. Yeni ÅŸair, eskimeyen, ölmeyen yeni ÅŸair, bir dil arasından insanlara kendilerini en iyi anlatacak, sezdirecek ÅŸekiller bulmuÅŸ olan adamdır.                                                                             Nurullah Ataç (Sözden Söze)              Â
C- Yazılı Kompozisyonda Şekil Planı
Yazılı kompozisyon yazılırken şekil planına da dikkat edilmelidir. Çünkü sonuçta kompozisyon her alanda bir düzen fikrinin yerleşmesini amaçlar. Öğrencilerin kompozisyon kâğıtlarında öğretmenlerin ilk baktıkları şey içerik değil yazının kâğıda geçirilirken kullanılan şekil planıdır. Şekil planında üç ana unsur dikkate alınır. Bunlar:
a) Sayfa düzeni
 Yazılı kompozisyonlar rasgele kâğıtlara değil, çizgisiz, A4 kâğıdı dediğimiz belirli boyuttaki kâğıtlara yazılmalıdır. Kâğıtlar temiz ve kırışmamış olmalıdır.
Kompozisyon yazılılarında sadece kurşun kalem kullanılmalı, ödevlerde ise mavi veya siyah renkli tükenmez veya mürekkepli kalem kullanılabileceği gibi, bilgisayar da kullanılabilir. Hatta geri dönüşler ve düzeltmeler daha kolay olduğu için imkân dâhilinde bilgisayar tercih edilmelidir.
Yazı kâğıda geçirilirken genellikle şu ölçüler kullanılır: Kâğıdın sol üst köşesine ad-soyad, sınıf, numara, bölüm gibi kimlik bilgileri yazılır. Bunların altına satır başı yapılarak konu yazılır. Konunun altına kâğıdı ortalayarak başlık yazılır. Başlık kâğıdın 3 cm altına yazılır. Kâğıdın sol tarafında 2.5/3 cm, sağ tarafında 2 cm, alt tarafında da 2.5/3 cm boşluk bırakılır. Kâğıdın sağ üst köşesine de günün tarihi yazılır.
Satırbaşı 1 cm veya 5 harf içeriden başlatılır.
b) Başlık
Kompozisyonda mutlaka olması gereken hususlardan birisi de, kompozisyona bir başlık koymaktır. Başlık bir bakıma yazınızın adıdır. Kullanılan başlığın orijinalliği ve başarısı okuyucuyla yazıyı bütünleştirir. Bir bakıma başlık, yazının kapısını açan anahtar gibidir. Başlığı bulunmayan bir kompozisyon kesinlikle tam bir kompozisyon değildir.
           Kompozisyonda başlık yazmanın ne zaman olması gerektiği sorusunun kesin bir cevabı yoktur. Başlık istenirse yazıya başlarken, istenilirse de yazı bitirildikten sonra konulabilir. Ancak konunun çerçevesini belirlemesi ve yazıyı yönlendirmesi açısından başta konulması daha faydalı olabilir. Ancak bu tamamen kişisel bir tercihtir ve yazar kendini nasıl rahat ve verimli düşünüyorsa başlık tercihini de ona göre yapabilir.
           Yazılarda kullanılan başlıklar (Akademik yazılarda bu kural göz ardı edilebilir.) mümkün olduğunca kısa, konu ile ilgili, albenisi olan ilgi çekici bölümler olmalıdır. Uzun, konu ile ilgisi olmayan başlıklar okuyucunun ilgisini dağıtacağı için okuyucunun okuma isteğini de azaltır.
           Başlıklar yazının üstüne sayfa ortalanarak yazılır. Başlıklarda büyük temel harfler kullanılır. Bağlaçlar ise küçük harfle başlar. Soru ve ünlem anlamı taşıyan başlıklar dışında, başlıklarda herhangi bir noktalama işareti veya süsleme kullanılmamalıdır.
Â
           c) Yazı düzeni
           Kompozisyonda yazı düzeni konusunda şu hususlara dikkat edilmelidir:
           -Yazı eğer elle yazılıyorsa, düzgün ve okunaklı yazılmalı, kelimeler kurallarına uygun olarak birbirinden ayrılmalıdır. Okuma sırasında kelimeler birbirine karışmamalıdır.
           -Satır aralarındaki boşluk 1 cm ve 1.5 cm olmalıdır. Paragraflar arasındaki boşluk ise bundan fazla olmalıdır.
           -Satır sonuna sığmayan kelimeler hecelerine ayrılırken, Türkçenin hece bölünme kuralları dikkate alınmalı ve kelimeler bölünmemelidir.
Â
           Ç- Paragraf (Yazı Bölümü) ve paragrafta plan
           Paragraf Latince yazı ve bölüm anlamına gelen iki kelimeden oluşur ve Türkçe karşılığı olarak ?yazı bölümü? olarak kullanılır. Paragraf kısaca birr duyguyu, bir düşünceyi veya bir olayı değişik yönlerden açıklayan yazı bölümüne denir.
           Daha önceki bölümlerde yazının zihinsel hazırlık döneminde yapılması gereken etkinliklerden birisinin de yazının ana fikrinin ve yardımcı fikirlerinin bulunması olduğunu söylemiştik. İşte paragraf, her bir yardımcı fikrin ayrı bir yazı bölümü olarak oluşturulmasıdır. Yazıdaki bu bölümler hem yazının kolay anlaşılmasını sağlar hem de yazının çeşitli boyutlarının birbirini takip eden bir anlam bütünlüğü içinde sunulmasını sağlar.
           Yazılı anlatımda kullanılan paragraflar yazının rastgele bölümlere ayrılması değildir. Paragraf, yazının tümünde ele alınan konuyu çeşitli yönleriyle ele alıp açıklamaya, ispat etmeye vb. yarayan bölümler olduğuna göre, yazının bütününde oluşturmaya çalıştığımız muhteva planını her bir paragrafta da mutlaka göz önünde bulundurmalıyız. Böylece yazar düşüncelerini hiçbir karışıklığa düşmeden okuyucularına daha doğru, etkili ve düzenli aktarma imkânı sağlarken, okuyucu da doğru oluşturulmuş paragraflar sayesinde yazıyı daha rahat okur, daha rahat anlar ve takip edebilir.
           İyi bir paragrafta uyulması gereken plan, aynı yazının tümünde uygulandığı gibi, paragrafın giriş, gelişme ve sonuç bölümleriyle (cümleleriyle) oluşturulmasıdır. Ancak paragraflar bazen tek cümleden oluşan çok kısa paragraflar olabileceğinden bu tür paragraflarda yukarıda bahsedilen bölümler olmaz.
           -Paragrafın giriş bölümünde paragrafın konusu ortaya konur. Giriş bölümü bir tek cümleden oluşabileceği gibi birkaç cümleden de oluşabilir. Bir paragrafta soru, tasvir (betimleme), tanım veya konuşma cümleleriyle giriş yapılabilir. Genellikle paragrafın giriş cümlesi paragrafın ana düşüncesinin ortaya konulduğu temel cümledir. Böylece okuyucuda paragrafta işlenecek konu ile ilgili sağlam bir fikir oluşması sağlanır. Ancak temel cümle bazen paragrafın ortasında veya sonunda da verilebilir.
           -Paragrafın gelişme cümlesinde, giriş cümlesi veya cümlelerindeki düşünceler çeşitli yönleriyle ele alınır ve yazının bütününde olduğu gibi yardımcı düşüncelerle temel konu pekiştirilmeye çalışılır. Paragrafın ana düşüncesini destekleyen yardımcı düşünceler mantıksal bir dizilişe göre sıralanır. Yine yazının bütününde olduğu gibi, zaman sırasına göre (kronolojik), görüş tarzına göre, yakınlık ve uzaklık durumuna, azdan çoğa, soldan sağa, sağdan sola, içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye, bütünden parçaya, parçadan bütüne doğru sıralanabilir.
           Paragrafın uzunluğu veya kısalığı paragrafta ele alınan konu ve düşünceye göre değişebilir. Ancak konu dışına çıkılarak, gereksiz ayrıntılarla uzatılarak oluşturulan uzun paragraflar sıkıcı ve verimsiz olacağından bu tür paragraflardan kaçınmak gerekir.
           -Paragrafın sonuç cümle/cümleleri ise paragrafta ele alınan konu, olay ve düşüncenin bir sonuca bağlandığı cümle/cümlelerdir. Bazı paragraflarda temel cümle-ana cümle paragrafın giriş bölümünde verilirken bazı paragraflarda da bu sonuç cümlesinde verilmiş olabilir. Şimdi, anlattıklarımızı bir paragraf üzerinde görelim:
Özgürlüğe ermek, kölelikten, tutsaklıktan kaçmakla değil, köleliği, tutsaklığı yıkmakla ortadan kaldırmakla olur. (Giriş)
Özgürlük isteyen, özgürlük için uğraşan kişi Latin oyunlarında efendisinin oğlunu sevdiğine kavuşturup azat edilmeye çalışan köleye benzemez. Yalnız kendisi değil, bütün kişiler kölelikten, buyruk altında olmaktan kurtarılacak. Bir kendi için değil, bütün benzerleri için çabalar.(Gelişme)
Özgür kişi kendi kendinin, duygularının, tutkularının da kölesi değildir demiştik: Bir başına yaşayıp öylece özgür olmak isteyen kişi ise kendi kendinin özseverliğinin kölesidir. (Sonuç).                                                    (Nurullah Ataç-Diyelim,1954)
           Yazının bütününde ise üç çeşit paragraf karşımıza çıkar:
           -Giriş paragrafı/paragrafları
           -Gelişme paragrafı/paragrafları
           -Sonuç paragrafı/paragrafları
          Â
-Giriş paragrafı/paragrafları
Genellikle tek paragraftır. Ancak, olay yazılarında bu birkaç paragraftan oluşabilir. Bu bölümde gereksiz ayrıntıya girilmeksizin, herhangi bir düşünce ispat edilmeye ve bir hüküm verilmeye çalışılmaksızın konu ana hatlarıyla ortaya konur ve okuyucuya tanıtılır. Bu bölümde zaman zaman ana düşünce de kullanılıp okuyucu bu yönde konunun amacına hazırlanabilir.
Â
           -Gelişme paragrafı/paragrafları
           Bu bölüm, daha önceden tespit ettiğimiz yardımcı fikirlerin belli bir sıra ve düzen içinde sıralandığı bölümdür. Yazının inandırıcılığı ve etkisi, ana fikri desteklemek için bulacağımız yardımcı fikirlerle doğrudan ilgili olduğu için bu bölüm yazının en geniş bölümüdür. Tek bir yardımcı fikirle (dolayısıyla tek bir paragraftan oluşan gelişme bölümüyle) desteklenen temel düşünce yeterince anlaşılamayacağı ve inandırıcı olmayacağı için, bu bölüm mümkün olduğunca değişik yardımcı düşüncelerin işlendiği çok sayıda paragraftan oluşmalıdır. Gelişme paragrafları oluşturulurken, paragraflardaki düşünceler birbiriyle çelişmemeli ana fikri destekleyen bir mahiyette birbiriyle uyumlu olmalıdır.
          Â
-Sonuç paragrafı/paragrafları
           Yazının bir ana fikre bağlı olarak, bir hükme, yargıya bağlandığı bölümdür. Genellikle tek paragraftan oluşan kısa bir bölümdür. Ancak olay yazılarında (hikâye, roman, masal vb.) bu bölüm birkaç paragraftan da oluşabilir.
Â
III- Anlatım
Kompozisyonda zihinsel tasarım ve plan (düzenleme)dan sonraki üçüncü aşama anlatım aşamasıdır. Bu aşamada daha önceden belirlediğimiz, sınırlarını çizdiğimiz ana fikrini ve yardımcı fikirlerini tespit ettiğimiz ve bunları bir önem sırasına koyduğumuz ve buluşlar yaptığımız bir konuyu, dilin bütün imkân ve güzelliklerini kullanarak, yazılı veya sözlü olarak ifade edebiliriz.
           Şimdi sırasıyla güzel ve etkili bir anlatımda olması gereken anlatım özellikleriyle, anlatım sırasında kullanılabilecek anlatım biçimlerini örnekleriyle görelim:
A-Anlatım Özellikleri
Anlatımda (ifade etmede) temel amaç, ele alınan konunun hedef kitleye (okuyucuya-veya- sözlü anlatımda dinleyiciye) nihai amacına uygun, etkili bir şekilde aktarılabilmesidir. Özellikle yazılı anlatımlarda, yazı bir düşünce yazısı ise okuyucu ele alınan konuda ikna etmek, inandırmak; bir olay yazısı ise okuyucuyu olayın bir parçası haline getirebilmek; duygusal bir yazı ise yaratılmak istenen ortamı hazırlayıp okuyucuda estetik duygular yaratabilmek temel amaçtır. Bütün bunları sağlayabilmek için iyi bir anlatımda (özellikle de yazılı anlatımda) şu özelliklerin olması gerekir:
a) Duruluk
 Bir yazılı anlatımda, anlatılanların kolay anlaşılması yazının duru olmasına bağlıdır. Yazıda duruluk, genel anlamda gereksiz kelime ve kelime gruplarından kaçınarak yazının kolay anlaşılmasını sağlamaktır.
Anlatımda duruluğu sağlayan bir başka husus da öğelerin yerli yerinde kullanıldığı cümle yapıları kurabilmektir. Böylece okuyucu metni kolayca takip edebilecektir.
Özellikle yazmaya yeni başlayan, tecrübesiz yazarlar veya yazmaya meraklı, istekli öğrencilerimiz için, duruluk açısından dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da cümlelerin takip edilebilir ölçüde kısa olmasıdır. Özensiz kurulmuş uzun cümleler, yanlışa daha açık olacağı için mümkün olduğunca uzak durulmalıdır.
Duru cümleler kurarken gerekmedikçe yabancı kelimeler kullanmamalı ve Türkçe kelimeler tercih edilmelidir. Kelime tercihinde yaşayan Türkçe yani herkesin anlayabildiği, benimsediği ve kullandığı kelimeler tercih edilmelidir. Aşağıda gereksiz kelimelerden sakınılmış, Türkçenin cümle yapısına uygun, anlaşılır ve Türkçe kelimeler seçilerek oluşturulmuş duru bir paragraf örneği okuyacaksınız:
Onur, benliğimizi duyup, sevmekten ve başkaları tarafından da iyi karşılanmasını istemekten meydana gelen bir duygudur. İnsanlarda bu duygu, varlığı korumak özlemine bağlıdır ve onun neticesidir. Vücut ve ruh sağlığımız için daima iyi şartlar istememiz bu özlemlerden ileri geliyor.                                                                                            (İbrahim Alâettin Gövsa-Çocuk Ruhu).
Bu paragrafın birinci cümlesini duru olmaktan çıkardığımızda duru bir cümlenin ne olduğunu daha iyi anlayabiliriz:
Onur, kendi benliÄŸimizi duyup sevmekten ve kendi benliÄŸimizin baÅŸkaları tarafından da iyi karşılanmasını istemekten meydana getirilen birÂ
duygudur, bu cümlede altı çizili kelime veya kelime grupları ya gereksiz ya da yanlış kullanılarak anlatımın duruluğu yok edilmiştir.
Â
b) Akıcılık
Yazının dil ve düşünce açısından kolay anlaşılacak şekilde düzenlenmesi akıcılık özelliğinin ortaya çıkmasını sağlar. Yazıda akıcılığın sağlanması için, bazı kelimelerin sık sık tekrar edilmesinden, söylenişi zor kelimeler kullanmaktan ve anlamı bilinmeyen, az kullanılan kelimelerden kaçınılmalıdır.
Yine yazının akıcı olabilmesi için hayal, duygu ve düşüncelerin sağlam bir mantık içerisinde birbirine bağlanması gerekir. Birbiriyle çelişen, birbirine zıt ve konuyla ilgili olmayan cümle veya paragrafların varlığı yazıyı akıcı olmaktan çıkarır. Bu sebeple de yazının okuyucu üzerindeki inandırıcılığı yok olur.
Â
c) Açıklık
Kompozisyonda açıklık yazının veya sözün dinleyenler veya okuyucular tarafından hiçbir şüpheye düşmeden anlaşılabilmesidir. Yazılı anlatım açısından değerlendirdiğimizde (bazı edebi türler; şiir, mensur şiir vb. gibileri hariç), yazıda okunan bir cümlenin her okuyucu tarafından aynı şekilde anlaşılmasıdır. Anlatılan veya anlatılmak istenen şey okuyucular tarafından farklı anlaşılıyor ve değerlendiriliyorsa bu, yazının açık olmayan cümlelerden oluştuğunu gösterir.
Mesela, bir çocuğun kaybolan çantasının bulunduğunu ifade etmek için "Kaybolan çocuğun çantasını dere kenarında buldular." diye bir cümle kursak bu cümle açık bir cümle olmaz. Çünkü bu haliyle bu cümleden çocuğun kaybolduğu algısı da çıkabilir. Hâlbuki ayni düşünceyi "Çocuğun kaybolan çantasını dere kenarında buldular." şeklinde ifade etmiş olsaydık, bu cümleyi okuyan herkes kaybolanın çocuğun çantası olduğunu anlardı. O halde anlatımımızın açık ve anlaşılır olabilmesi için kelime ve kelime gruplarını anlam ve vazifelerine göre cümle içinde yerli yerinde kullanmalıyız.
Ancak bazı edebi türlerde özellikle şiir türünde anlatıma gizli anlamlar yüklemek, her okuyanda farklı bir düşünce yaratmak esas olduğu için düşünce yazılarında görmek istediğimiz açıklık özelliği bu yazılarda karşımıza çıkmayabilir.
Â
d) Sadelik (yalınlık)
İyi bir yazılı anlatımda anlatımın sade (yalın) olması da önemlidir. Özellikle düşünce yazılarında gereksiz abartmalardan, söz sanatlarından ve hamasetten kaçınmak gerekir. Bu durum yazının ciddiyetini ve inanınırlığını engelleyeceği için bir tür bir anlatımı tercih etmemek gerekir. Duygu ve düşüncelerimizi zihnimizde oluştuğu gibi doğal, sade şekilleriyle, süs, gösteriş ve yapmacıktan uzak bir şekilde ifade etmeliyiz.
e) İçtenlik (samimilik)
Bir yazılı anlatımın veya sözlü anlatımın inandırıcı olabilmesi için, konuşanın veya yazanın önce anlatacaklarına kendisinin inanması gerekir. Bunun için anlatılanların yazarın inanç ve düşüncelerine uygun olması gerekir. İnanmadığı şeyleri ifade eden kişi kendini zorlayacağından bu, anlatıma yansıyacak ve muhataplarını ikna etmeyecektir. Bu da yazılı anlatımın inandırıcı olmasını engelleyecektir.
Â
f) Kendine özgülük (üslûp-kişisellik)
Yazılı anlatımı başarılı kılan özelliklerden birisi de kişiselliktir. Kişisellik, herhangi bir konuyu başkalarından farklı görerek değerlendirebilmektir. Düşüncelerini alışılagelmiş, basmakalıp sözlerle değil, orijinal ifadelerle belirtebilmektir.
Ancak büyük yazarlar, edebiyatçılar için söylenebilen üslûp kişisellik çabası sonucu ortaya çıkar.
Aşağıda ünlü yazarımız Nurullah Ataç'ın yukarıda anlattığımız anlatım özelliklerini taşıyan güzel bir yazısını bulacaksınız:
AHLÂK
Ahlâkın, bize özgeyi kendimiz bilip acılarına, kaygılarına ortak olmamızı, onunla ?hemhâl? olmamızı buyuran ahlâkın başlıca koyucusu, yayıcısı edebiyattır. Bir kimsenin sıkıntılar çektiğini yüreğinden yaralandığını anlamamız için kendisini görmemiz, diyeceklerini dinlememiz yeter sanırız, oysaki yetmez, görmek dinlemek başka anlamak gerçekten anlamak başkadır da onun için anlarız, o kimse ne durumdadır, öğreniriz, bilgi ediniriz, ama bu bilgi içimize işlemez daima, bizi sarmaz. Bencildir insanoğlu, bencil olduğu için yalnız kendi dertlerini düşünür, yalnız onlara inanır, başkasında gördüğü dertleri kendisininkiler gibi kavrayamaz. Onlara omuz silkmezse, gülmezse, eğlenmezse onlarla, gene iyi!...
Bizi bu bencillikten edebiyat kurtarır; şiirler, hikâyeler, romanlar, tiyatro eserleri, denemeler kurtarır. Öteki insanların içlerini bize onlar açıverir, bize başkalarını onlar duyurur. Bir kimseyi görüp de okuduğunuz romanlardan gördüğünüz oyunlardan birinin bir kişisini hatırlarsanız: "Ah! Bu bir Anna Karenina! Bu bir Julien Sorel! Bu bir Tartuffe" dersiniz, başkalarını içlerinden anlıyorsunuz, onları kendi içinizdeki hayalinizle gerçekleştiriyorsunuz demektir. İlim öğretmez, sezdirir, kavratır, ahlâkın istediği de asıl bu sezme, kavrama gücüdür. Edebiyattan geçmemiş insanın hayali işlemez ki kendisinden başkalarına, acılarına, dertlerine ortak olabilsin, onlarla hemhâl olabilsin.
Bir toplumda ahlâkın ilerlemesi, düzelmesini istiyor musunuz? O toplumda edebiyat, sanat merakını uyandırmaya, geliştirmeye çalışın. Çocuklara, gençlere şiirler, hikâyeler, romanlar okutturun, onları tiyatrolara sinemalara gönderin. O hikâyelerin, romanların, oyunların insanları ile tanışsınlar, onların hayatlarını hayallerinde yaşasınlar, öğrensinler onların içlerini, böylece gerçekteki insanları da daha iyi anlarlar. Çocuğunuzun büyüyünce ne olacaksa olsun, küçükten siz ona edebiyatı sevdirmeye bakın. İlim, bilgi sonradan gelecektir. Önce insanlığı kurmak hayalini işletmek gerekir.
Nurullah Ataç
Edebiyat Konuşmaları
B-Anlatım Biçimleri
Daha önceki bölümlerde taşıması gereken şartları ve özelliklerini belirttiğimiz anlatımın, anlatımın amacına, konusuna ve türüne göre çeşitli biçimleri vardır. Kompozisyon yazan kişi bu biçimleri, onların nasıl ve nerede kullanılacağını iyi bilmeli ve buna göre davranmalıdır.
           Yazılı anlatımda kullanılan başlıca anlatım biçimleri şunlardır:
Â
           a) Açıklayıcı anlatım (Disertasyon)
           Yazılı anlatım çalışmalarında en çok kullanılan anlatım biçimidir. Edebiyat, felsefe veya ahlâka dair bir gerçeği ispatlamaya, atasözü veya özdeyişlerin ifade ettiği duygu ve düşünceleri belirtmeye ve her konuda açıklayıcı bilgi vermeye açıklama (disertasyon) denir.
           Herhangi bir konuda açıklama yapabilmek için önce konuyu iyi anlamak gerekir. Doğru anlaşılmamış bir konuda yazılacak bir açıklama yazısı inandırıcı olmayacağı gibi, yazanı da küçük düşürebilir.
           Mesela Mustafa Kemal Atatürk'ün "Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır." özdeyişini bir açıklama yazısıyla anlatmış olalım. Eğer bu yazıda konuyu "Türklerin vatan sevgisi", "Türklerin bağımsızlıklarına düşkün oluşu" gibi anlar ve düşüncelerimizi bunlar üzerinden geliştirmeye çalışırsak yazacağımız yazı amacından uzaklaşacaktır. Yukarıdaki düşünceler olsa olsa yazı oluşturulurken faydalanılacak yardımcı fikirler olarak kullanılabilir. Yazının konusu ise "Türk dilinin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtulup bağımsızlığını kazanması" olmalıdır. Yazımızı bu konu üzerine kurduğumuz zaman faydalı ve amacına uygun bir yazılı etkinlik ortaya çıkacaktır.
           Açıklamalı anlatım özellikle atasözü ve özdeyişlerin açıklanmasında kullanılır. Burada özellikle atasözleri açıklanırken atasözlerinde kullanılan kelimelerin görünen anlamları değil, mecazî anlamlarını kavramamız ve düşüncelerimizi ona göre düzenlememiz gerektiğini bilmeliyiz.
Mesela "Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur." atasözünü açıklamaya çalışırken, deve, yar (uçurum) ve bir tutam ot kelime veya kelime gruplarının mecazî olarak neyin karşılığı olduğunu bilmeliyiz. Biz bu atasözünü,mdeve bir tutam ot için uçuruma yaklaşırsa oradan düşer ve ölür düşüncesi ve tespitine göre açıklarsak komik duruma düşer, alay konusu oluruz. Hâlbuki hepimizin de bildiği gibi bu atasözünün konusu tamahkârlık-açgözlülüktür. Bizim bu atasözünü açıklayan yazımızda açgözlü insanların küçük çıkarlar uğruna büyük tehlikelerle karşı karşıya kalabileceği ana düşüncesini işlememiz lazımdır.
           Aşağıda bir özdeyişin açıklandığı güzel bir açıklama yazısı okuyacaksınız:
      "İnsan ne için yaşıyorsa, onun büyüklüğü ve önemi kadar yükselir."
           H. Wolpoole (1717-1797) İngiliz Yazarı
Â
ÜLKÜNÜN ÖNEMİ
           İnsanoğlu dünyaya bir amaçla gelir. Bağlı bulunduğu aileye, millete ve daha geniş anlamda insanlığa, yetiştiği çevrenin ve yeteneklerinin sınırları içinde bir eser bırakmak zorundadır. Eserin değeri, o insan hangi ülküyü kendine amaç edinmişse, o ülkünün toplumdaki yeri, anlamı ve önemi kadar yükselir. O halde kendimizi milletimizin ve insanlığın hayrına büyük davalara vermeliyiz. Ülkü, insanı toplum içinde yükseltici amaçlara yönelten, bir ışıktır.
           Ülkü edindiğimiz sorunlar ne kadar değerli ve hayırlı ise, biz de o kadar değer kazanmış oluruz. Öyle olmasaydı insanlığı ışığa kavuşturan Edison, milyonlarca insanın hayatını kurtaran Penisilin'i bulan Fleming, gözümüzde bu kadar değer kazanır mıydı?
           İnsanı havyadan ayıran belli başlı özellik, toplumcu ve idealist ruh yapısıdır. Bu da ancak kendimizi büyük ve önemli davaların çözümlenmesinde görevli kılmak yolu ile gerçekleşebilir. Sağlam karakterli kuşaklar yetişmesi buna bağlıdır.
           Kendini memleketin ana davalarının çözümlenmesinde görevli sayan insanlar, bu dünyadan huzur dolu olarak ayrılırlar ve hayatlarını iç rahatlığı ile kapamış olurlar.
           Toplum, ışığını idealist insanlardan alır.                                                         (Arif Hikmet PAR)
Â
           b) Kanıtlayıcı (ispatlama yolu ile) anlatım
           Özellikle makalede, bunun yanı sıra deneme, eleştiri, fıkra gibi yazılı anlatımlarda, konferans, münazara, açık oturum, tartışma gibi sözlü anlatımlarda sıkça başvurulan bir anlatım biçimidir.
           Bu anlatım biçiminde amaç okuyucuyu ve dinleyiciyi istenilen düşünce ve davranışa yönlendirmektir. Bu anlatım biçimi ele alınan konu, düşünce ve hüküm konusunda okuyucuyu veya dinleyiciyi inandırmayı amaçlar.
Herhangi bir konuda kanıtlama biçimi anlatımın kullanılabilmesi için seçilen konunun kanıtlanmaya uygun olması, kanıtlanabilmesi için tartışmaya açık yönü ve yönlerinin olması gerekir. Herkesin bildiği, üzerinde anlaştığı, uzlaştığı konuların tekrar hiç bilinmiyormuş gibi kanıtlanmaya çalışılması doğru değildir. Mesela bir münazara etkinliğinde "Su 50 derecede mi yoksa 100 derecede mi kaynar?" gibi bir tartışma konusu elbette seçilmemelidir. Herkes bilir ki su 100 derecede kaynar ve bu yüzlerce yıl önce kanıtlanmış bilimsel bir gerçektir. O halde, kanıtlama biçimi anlatımın kullanılabilmesi için, ele alınan konunun kanıtlanmaya ihtiyacı olması gereği gözden kaçırılmamalıdır.
           Kanıtlama biçimi anlatımını ülkemizin güncel bir probleminin işlendiği bir makaleyle örneklendirelim:
Â
KÜLTÜR MOZAİĞİ VE MOZAİKLEŞEN BEYİNLER
           Son zamanlarda Türkiye'de kültür mozaiğinden bahsetmek moda haline gelmiştir. Oysa Anadolu bilhassa 1071'den sonra bir coğrafya olarak hiçbir zaman farklı kültürlerin bir mozaiği olmamıştır. Mozaik denince birbirine eş değerde farklı kültürler ve onların maddede dışlanmış yüzleri olan medeniyetler anlaşılmaktadır. Ancak bu kültürlerden hiçbirinin coğrafyaya damgasını vuramadığı düşünülerek mozaik denmektedir. Mozaik özelliği taşıyan bir sosyal yapıda milletleşme kolay gerçekleşmez. Şu halde, mozaik iddiasında bulunanlar Türkiye'de Türk adında bir milletin varlığının da farkında olmayanlardır veya bunu reddedenlerdir.
           Türk kavmi Anadolu'yu vatanlaştırdığı 1071 Malazgirt Meydan Savaşı ve öncesi medenî bir kavim olarak ticaretle uğraşan, madenleri işleyebilen, şehirler kurmuş, göçebelikle birlikte yerleşik hayata geçmiş bir özellik taşıyordu. Bu kavim Anadolu'ya da maddî ve manevî kültür özelliklerini yansıtmıştır. Türk kavmi Anadolu'ya geldiği 11. yüzyıl öncesi burada küçük topluluklarla ve Bizans'la karşılaşmıştır. O dönemde Anadolu tabiî kilometre kareye 60 kişi düşen bir coğrafya değildi. Buna rağmen, kültürlerarası temas ve kültür alışverişi görülmüş; kültür alıcısı bir özellik gösterdiğimiz gibi, kültür verici bir nitelik de ortaya koymuşuzdur. Ancak, Anadolu'ya Türk kültürü ve medeniyeti hâkim kültür olarak damgasını vurmakta da gecikmemiştir. Başka kültürlerden aldıklarımız, meselâ, bazı balık adları, yapı şekilleri gibi konular asgarî (marjinal) seviyede kalmasaydı, Anadolu Selçuklu kültüründen ve medeniyetinden bahsedilemezdi. Selçuklu bir asır içinde Anadolu'da erir ve kaybolur giderdi. Bunun arkasından da belirli bir sosyal süreç içinde Osmanlı kültür ve medeniyeti doğmazdı. Osmanlı kültür ve medeniyetinden bahsedebiliyorsak bunun temel sebebi bunların bir mozaik içinde erimemiş, fakat Anadolu coğrafyasına mührünü vurmuş olmasındandır. Anadolu'da Hitit, Urartu ve Bizans medeniyetine ait eserlerle mukayese bile edilemeyecek sayıda eser; Selçuklu ve Osmanlı'ya aittir. Bazı çevrelerde ve bunların tesir altında bıraktıkları bazı siyasîler, Anadolu'yu gerek kültür ve medeniyet, gerek etnik bakımdan bir mozaik veya ezogelin çorbası gibi gösterme yanlışı içindedirler. Kaldı ki, Anadolu'nun vatanlaştırılmasından sonra da farklı millî ve dinî topluluklarla Türkler arasında bir karışma söz konusu olmamış, kız alınmış, kız verilmemiş, Türkleşme ve buna paralel İslâmlaşma iradî ve gönüllü olarak gerçekleşmiştir. Eğer Anadolu'yu hâlâ 21. yüzyıla girerken yüzyıllar öncesinin aynı özellikleri ile var olmaya devam eden bir beşerî coğrafya olarak düşünürsek, bugün Anadolu'da canlı Asur, Urartu, Bizans, Hitit, Lidya ve Frigyalı arayışına çıkmamız gerekir. Acaba, bazı mozaikçiler Anadolu'yu dolaşırken bunlara rastlamışlar mıdır? Bu anlayış sosyal değişmeye, kültürleştirmeye meydan okuyan statik bir tarih tezi olabilir. Bu toplulukların maddi yaşama tarzları ile yaşadığımız coğrafyayı zenginleştirdikleri bir gerçektir. Ancak, bunların kültür ve medeniyetlerinin Selçuklu ve Osmanlı'ya rakip olamayacağı gerçeğini de göz ardı etmemeliyiz. Anadolu'da hâkim kültür (dominant kültür) anlayışını dışlayarak Anadolu'yu bir dış cephe betebesi veya panedyen yer mermer döşemesi gibi ele almak gerçekleri saptırmaktır. Kaldı ki hâkim kültür, kültür alışverişi ile ortaya çıkar. Yoksa bu bir toplu tüfekli ezme hareketi değildir. Hâkim kültür sosyal bir süreçtir. İnsan iradesinin de dışındadır.
           Kültür mozaiği iddiaları Türk kültür ve medeniyetinin düşmanlarınca ve gaflet içinde olanlarca yıllardır tekrarlanır durur. Bazıları da "Kibela Ana" efsanesi ile tatmin olur ve Anadolu insanının buradan türediğini iddia eder. Zaman zaman Türk kültürü yerine, Batı'da kilise ve ilahî kanunlara meydan okumuş, Batı gerçeği içinde önemli rol oynamış, insanı ve aklını merkez kabul etmiş, tabiî çevreyi kültürü belirleyen faktör olarak gören ve yeni soy kütüğü ile atalar arayışı içinde olanlar; Anadolu'yu millî bir kültür damgasından mahrum bir ülke olarak göstermeye çalışmışlardır. Onlara göre, Anadolu herhangi bir kültürün damgasını taşımayan bir yolgeçen hanı veya kavimler kapısıdır. Nitekim, "Anadolu Kültürü ve Medeniyeti" görüşü bundan dolayı tercih edilmektedir. Ancak, coğrafya, yaşama tarzı olan kültür üzerinde mutlak değil; nispi bir etkiye sahiptir. Aynı coğrafya üzerinde tarihin farklı dönemlerinde değişik ekonomik ve sosyal yapılar, siyasî rejimler görülmüştür. Yaşama tarzı olan kültür eğer hâkim ve tekili ve verici özelliklere sahipse, bu yaşama tarzına sahip insan topluluğu yaşadığı her bir coğrafyayı vatanlaştırabilmekte ve damgasını vurabilmektedir. Bundan dolayı Orta Asya'da, Türkistan'da, Anadolu'da, Balkanlar'da ve Yugoslavya içlerine kadar Türk kültürü ve yaşama tarzı Bosna Hersek'te ve Kırım'da ay yıldızlı kabirlere kadar müşahhas örneklerle farklı coğrafyalara rağmen yaşamış ve yaşatılabilmiştir. Bir zamanların ünlü futbolcusu Kovaceviç, "Sırplar bizi Türk olarak görmektedir." demektedir. Bundan dolayı 1071'den itibaren mozaik iddiaları tarihe gömülmüş ve sadece arkeoloji müzelerini süslemiştir.
           Bu bakımdan Anadolu kültürü kavramı belirsizdir ve sanki Anadolu'ya burada yaşayan ve yaşamış olan hiçbir kültür ve medeniyet damgasını vuramamış, kabul edilmektedir. Bu anlayışta olanlar, 1071'de Bizans'ın yenilgisinden de rahatsızdırlar. Bu anlayış Selçuklu ve Osmanlı'yı aşağılamaktadır. Bunları içine sindiremeyen bir anlayışın Cumhuriyeti kabul edebilmesi de zordur. Çünkü sosyal ve kültürel süreç süreklilik gösterir. Türkiye Cumhuriyeti gecekondu bir devlet de değildir.
           Diğer taraftan, "Avrupa Kültürü" kavramı da belirsizdir. Çünkü Avrupa'da birbirinden, dilden dine, örf ve âdetlere, sanat ve edebiyata kadar farklı ve ayrılabilir millî kültürler yer almaktadır.
(Prof. Dr. Mustafa E. Erkal -Etnik Tuzak)
c) Özlü anlatım
Eskilerin veciz anlatım dediği, az sözle çok şey anlatma biçimidir. Özellikle atasözleri ve özdeyişlerde bu anlatım biçimi hâkimdir. Çünkü atasözleri ve özdeyişler az sözle çok geniş düşünce ve yargılar taşıyan duru ve açık sözlerdir.
Aşağıda özlü anlatıma örnek olmak üzere bazı atasözü ve özdeyişler verilmiştir:
"Türk kadınlarının en büyük süsü, Türk oluşlarıdır." (Leydi Montegül).
"Türkçem, benim ses bayrağım" (Fazıl Hüsnü Dağlarca).
"İnsan, vatanını sever, çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı, menfaati vatan sayesinde kaimdir." (Namık Kemal).
İnsan eğitimle doğmaz, ama eğitimle yetişir." (Cervantes).
"Bir insanı işgal ettiği mevki değil, göz diktiği mevki ile ölçmelidir." (L. Tolstoy).
"Ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımız önemlidir." (Bailey).
"İlim Çin'de de olsa, gidip öğreniniz!" (Hz. Muhammed).
"Tanrım, bana kitap dolu bir evle, çiçek dolu bir bahçe ver." (Konfüçyüs).
"Zafer, 'zafer benimdir' diyebilenin, muvaffakiyet 'muvaffak olacağım' diye başlayanın ve 'muvaffak oldum' diyebilenindir." (M.Kemal Atatürk)
"Çalışmak ibadetin yarısıdır." (Türk Atasözü).
"Ruhun ilacı kitaptır ." (Japon Atasözü).
"Gençliğin kıymeti bilinse, ihtiyarlığın şikâyeti az olur." (Türk Atasözü).
Â
ç) Tasvir (betimleme) yoluyla anlatım
İnsan dışındaki canlı veya cansız bir varlığın ayırt edici özellikleriyle tanıtılmasına tasvir (betimleme) denir. Tasvir biçimi anlatım genellikle bağımsız bir tür olarak karşımıza çıkmaz, birçok türde, hikâye, roman, masal vb. sıkça başvurulan bir anlatım biçimidir.
Canlı veya cansız bir varlığın, bir olayın, bir manzaranın vb. tasviri yapılmadan önce mutlaka iyi bir gözlem yapılmış olmalıdır. Dikkatlice yapılan bir gözleme dayanmayan tasvirler inandırıcı olmakta uzak, yavan tasvirlerdir.
Tasvir biçimi anlatım kullanılırken gereksiz ayrıntılardan ve abartmalardan kaçınılmalıdır. Anlatılan şey konusunda objektif olunmalı ve ele alınan varlığın benzerleriyle ortak veya ayrılan yönleri gerçekçi bir bakışla ortaya konulmalıdır.
Tasvirde genelden özele, bütünden parçaya giden bir yol izlenmesi daha doğru bir tavırdır. Eğer çalışma odamızın tasvirini yapacaksak bunu binanın giriş kapısından başlayıp odamıza doğru gelerek yapmalıyız.
"İstanbul'daki büyük liselerden birinin önü ana-baba günü. Parasız yatılı sınavı var. Okulun yüz yıllık çınar aÄŸaçları, yüksek taÅŸ duvarlarının çevrelediÄŸi bahçede hışırdıyor. Sabah yeli dalların arasında. Yapraklar kımıl kımıl. Bir o yüzü bir bu yüzü parlıyor güneÅŸin sabah ışınlarıyla. Geride bir büyük yapı. Duvarları iri, kesme taÅŸ. Okulun önünde Atatürk büstü, havuz, bayrak direÄŸi.Kapının önünde biriken veliler, öğrenciler, kaldırımlardan daracık yola taşıyorlar. Atlı arabalar, kamyonlar, taksiler, özel arabalar giriyorbirbirine. Kornalar çalınıyor. Sürücüler bağırıyorlar. Bahçe duvarının demir parmaklıklı pencerelerine abanan veliler, öğrenciler sabırsızlanarak bekliyorlar kapının açılmasını. Resmî giysili kapıcı, kuÅŸ uçurtmuyor. Bahçe kapısı açılıyor. Öğrenciler girecek. Veliler, sınav baÅŸladıktan sonra? Bahçe, bir anda kız, erkek öğrencilerle cıvıl cıvıl oluyor. İlk girenler,Â
şaşırıyorlar nereye gideceklerini. Yadsıyorlar. Bir ürkeklik, çekinti çoğunda. Yapıya sokulamıyor, bahçeye dağılamıyorlar.
Okul kapısı açılıyor. Kapının önündeki geniş mermer sekiye bir kürsü çıkarılıyor. Kürsünün üstüne bir mikrofon konuyor. Gözlüğü, giyidi siyah, genç bir yönetici çıkıyor kürsüye. Odacıların getirdikleri levhalar, belli aralıklarla sehpanın önüne sıralanıyor. Levhalarda aday numaraları yazılı. Yönetici konuşmaya başlıyor."
Muammer Yüzbaşıoğlu- Sınav
Â
d) Portre yolu ile anlatım
Konusu insan olan tasvirlere portre denir. Portrede amaç tasvir edilen insanın göz önünde canlandırılmasıdır.
Portre bağımsız bir tür olarak kullanılabileceği gibi genellikle hikâye, roman, tiyatro, masal vb. gibi birçok edebi türde de sıkça karşımıza çıkar. Portrede (insan tasviri) başarılı olmak için şunlara dikkat edilmelidir:
-Portrede ele alınan kişinin diğer insanlardan ayrılan yönleri ve benzerlikleri dikkatli bir gözlemle tespit edilmelidir.
-Portrede objektif olunmalı, taraf tutulmamalı ve ön yargılardan uzak durmalıdır. Kişinin iyi ve kötü yanları beraber verilmelidir.
-Gereksiz ayrıntılardan kaçınılmalı, portrenin akıcı bir dille yazılmasına, portrede duru cümleler kullanılmasına dikkat edilmeli.
-İnsan tasviri sırasında herkesçe bilinen, kullanılan basmakalıp sözlerden kaçınılmalıdır.
Portreler konularına göre üçe ayrılırlar:
1-Fizikî portre: Kişinin sadece fiziki durumunun, dış görünüşünün betimlenmesidir.
2-Ruhî portre: Tanıtılacak kişinin sadece tutum ve davranışlarının yani iç dünyasının betimlenmesidir.
3-Fizikî ve ruhî portre: İnsanın iç dünyasını ve dış görünüşünün beraber betimlenmesidir.
Prof. Dr. Şerif Aktaş ve Doç. Dr. Osman Gündüz?ün Yazılı ve Sözlü Anlatım, Okuma-Dinleme, Konuşma-Yazma adlı kitabından aldığımız aşağıdaki örnekte hem portre hem de tasvir örneğini görebilirsiniz:
Â
YAHYA KEMAL'İN ODASINDA
Sizlere önce, Yahya Kemal'le ilk karşılaşmamızı, tipini ve kaldığı oteldeki odasını anlatırsam, sohbetimiz her hâlde gözlerinizde daha iyi canlanır:
Tatlı bir yaz başı ikindisi yanımda, çok sevdiğim bir öğrencim var. Vitrindeki yeni kitaplara baka baka Bâbıâli yokuşunu iniyoruz. İşte tam bu sırada, çalıştığım gazete ve dergilere resimler çeken Yusuf'la karşılaşıyoruz. Edebiyatı, özellikle şiiri her şeyden çok seven çocukcağızın ilk sözü:
"Ağabey, hani bu yakınlarda Yahya Kemal'e telefon edecektin de birlikte gidecektik. Hatta birkaç poz da resmini çekecektim," oluyor.
İyi ki oluyor!... Çünkü daha telefonda kendimi tanıtır tanıtmaz Hayal Şehir'in Şair'i:
"İşiniz yoksa hemen buyurun, diyor. Ve doğru Park Otel, geniş antre. Sağ yandaki koltuklarda Türkten çok yabancı ve Türkçeden çok yabancı diller. Sol koldaki danışma görevlisinin tarifi üzerine, karşıya gelen birkaç basamağı çıkıp uzun bir koridora giriyoruz. Sağ yanda, geniş, zarif döşenmiş bir salon. İşte sol kolda 165 numara. Kapıyı tıkırdatıp buyurun sesi üzerine açıyorum. Genişçe bir oda. Orta yerdeki karyolanın üzerinde, sırtı kapıya, yüzü denize dönük olan Yahya Kemal oturmakta. Bizi görünce ayağa kalkıyor. İsmi gibi cismi de büyük olan şairin sırtında, yakası açık, mavi, iyi cins, fakat biraz eskice bir gömlek var. Kendi kumaşından kemerli pantolonu bej renkte. Ayağında ise, yeni boyanmış siyah ayakkabılar.
           Yahya Kemal, tıpkı sn zamanlardaki resimlerinde görüldüğü gibi: Orta boylu, şişman, çok şişman. Göğsüne kadar çıkan yarım küre şeklinde bir göbek. Bu muazzam gövdeyi başa bağlayan, kalın ve kısa bir boyun. Yuvarlak, buğday renginde kansız bir yüz. Ama cildi yaşına göre taze pürüzsüz. Elâ gözlerinin yanları kırışmamış bile. Seyrek ve kır saçlarını, ortaya yakın yerden ayırıp taramış.
           Orta büyüklükteki burnunun üzerinde, iyiliğe yüz tutmuş, fakat kabuğu kaldırıldığı belli olan bir çıban. İnce sımsıkı kapanan dudaklar ve üstünde seyrek, kır bıyıklar? Çenesinin altında iri bir gerdan? Ve güleç yüzünde çocuğumsu, masum, sevimli bir ifade İşte Yahya Kemal ve üstümdeki ilk etkisi.
           Tanışma faslından sonra, karşısındaki koltuk ve sandalyelere sıralandık. Yeni söze başlamıştı ki telefon çaldı. Şair, ancak başladığı cümlesini bitirdikten sonra ahizeyi eline aldı? O, kim olduğunu bilmediğimiz dostu ile konuşurken, ben de yıllardır kalmakta olduğu odasına bir göz attım.
           Kapıdan girince hemen solda banyo ve tuvalet. Onun beri tarafı gömme gardrop. Gardrobun yanında üst üste konmuş bavullar. En üsttekinin üzerinde: Kitaplar, gazeteler ve pasta kutuları. Orta yerde, baş tarafı duvar kenarında olan ve üzerinde, içeriye girdiğimizde Yahya Kemal'in oturduğu karyola. Aramızdaki ufacık masada birinci sigarası paketleri, kibrit kutuları, paslı bir çakı, kalemler ve bir cep saati. Onun yanında Fatih devri ile ilgili Fransızca yazılmış bir tarih kitabı. Karyolanın başucunda bir komidin. Üzerinde telefon ve maden suyu şişeleri. Orta gözde bol bol doktor reçeteleri ve ilâçlar. Bizim sıralandığımız koltuk ve sandalyelerin arkasında, sağ köşedeki yuvarlak masada, bir radyo. Sol köşede, dikliğine konulmuş bavulun üzerinde Yahya Kemal'in en sevdiği resmi (Daha sonra imzalayıp bana da verdiği o pozu kitabın baş tarafındadır.) Onun solunda, tam karyolanın karşısına düşen duvarın önünde tuvalet masası. Aynanın önünde bir sürü makaslar, kolonya şişeleri ve fırçalar. Yerdeki halıyı, duvardaki aplikleri, tavandaki avizeyi de belirtirsek burasının eşyası tamamlanmış olur.
           Odanın önü balkon ve manzarası harikulâde. Sağ yanda Sarayburnu. İlerideki sıra sıra adalardan sonra sanki Marmara, Açık Deniz gibi göz alabildiğine uzanıyor. Ve karşıda "Köhne Üsküdar", tam "Hayal Şehir" dakikalarını yaşıyor.
S. Sami Uysal, İşte Gerçek Yahya Kemal
Â
           e) Hikâye (Öyküleme-Tahkiye) yoluyla anlatım
           Yaşanmış veya yaşanması mümkün olayların yazılı veya sözlü olarak başkalarına aktarmaya hikâye yoluyla anlatım denir. Hikâye biçimi ile anlatım bağımsız bir tür olarak (hikâye, roman, tiyatro, masal gibi) karşımıza çıkabileceği gibi; gezi yazısı, anı, biyografi, otobiyografi, sohbet vb. gibi birçok edebi tür içinde de kullanılabilir.
           Hikâye biçimi anlatım üç temel öğe üzerine kurulur:
           1- Olay: Hikâye biçimi anlatım, esas olarak bir olay etrafında gelişir. Olayın gelişimine göre kurgulanır. Buna bir ana olay ve bunun etrafında oluşan yardımcı olaylar da kullanılabilir. Bu anlatım biçiminde olay ve olaylar belli bir plan ve sıra içinde okuyucu veya dinleyiciye aktarılarak okuyucu heyecanlandırılır ve olayın bir parçası haline getirilmeye çalışılır.
Â
           2- Kişi veya Kişiler: Hikâyedeki olay veya olaylar, seçilen kişi veya kişilerin etrafında geçer. Hikâyenin ilgi çekici olabilmesi bu kişi veya kişilerin (kahramanların) etkili ve canlı olarak tanıtılmasıyla mümkündür. Bu sebeple hikâye biçimi anlatımda kahramanlar, sadece isimleriyle değil, bütün ayrıntılarıyla tasvir edilmeli ve okuyucu (veya dinleyici)nin zihninde canlanması sağlanmalıdır. Hikâye biçimi anlatımda seçilen kişi veya kişiler, hikâyenin tanımına uygun günlük hayatta karşılaşabileceğimiz tipler olmalıdır.
           3- Yer ve Zaman: Hikâye biçimi anlatımın üçüncü temel öğesi yer ve zamandır. Hikâyenin etrafında kurulduğu olay belli bir yerde ve belli bir zaman dilimi içerisinde geçirilmelidir. Yer ve zaman öğeleri hikâye içerisinde yayılarak, okuyucuyu rahatsız etmeden hissettirilmelidir.
           Hikâye biçimi anlatımın içerik planı da üç bölümden oluşur:
Â
           1- Serim (Giriş) Bölümü: Hikâye biçimi anlatımın giriş bölümüdür. Bu bölümde olay ortaya konur. Kişi veya kişiler, yer ve zaman da bu bölümde tanıtılabilir. Ancak bunlar istenirse yazının diğer bölümlerine de yayılabilir.
           2- Düğüm: Bu bölümde okuyucunun merak duygusu uyandırılmaya çalışılır. Bu bölümde olay/olaylar gelişir ve okuyucuda merak uyandıracak şekle gelir.
           3- Çözüm: Düğüm bölümünde okuyucuda uyandırılan merakın giderildiği bölümdür. Yazının sonuç bölümüdür. Bu bölümde okuyucunun kafasında oluşan sorunun cevapları verilerek veya ima edilerek okuyucunun rahatlaması sağlanır.
           Hikâye biçimi anlatımda sade, akıcı bir dil kullanılmalıdır. Süsten, gereksiz abartmalardan ve olayın akışını bozan, okuyanın veya dinleyenin dikkatini dağıtan ayrıntılardan kaçınılmalıdır.
           Hikâye biçim anlatımlarda genellikle, belirli geçmiş zaman (-di'li geçmiş) ve belirsiz geçmiş zaman (-miş'li geçmiş)veya 3.şahsın (O) ağzından anlatım tercih edilir.
KOCA KIZ
           Köy demircisiydi. Ona Ayı Mehmet, derlerdi. Ama yüzüne karşı değil, arkasından. Yüzüne karşı Mehmet dayı, derlerdi. Çelik gibi bir adamdı. Bir vakitler pehlivanlık etmişti. Bir kulağı çekilerek marula benzemişti. Öte kulağını -pehlivanlar arasındaki bir kavgada- pehlivanın biri koparmıştı. Ayı Mehmet:
"Kulağımı koparan kahpe doğurduğunu ben bulamadım. Hepsinin avuçlarına, kulağım kimde" diye baktım. Hiç birinde kulağımı bulamadım. Yoksa ben o gidinin oğluna kulak koparmanın ne demek olduğunu gösterirdim, derdi.
Ayı Mehmet ilk önceleri nalbantlık etmişti. Ama bir gün tekme atan bir ata kızmış, atı tekmeleyince atın bacağını kırmıştı.
Mehmet, çatık kaşlı, çelik güçlü bir adamdı, ama yüreği yufkaydı. Artık bir işe yaramayan atın beynine bir kurşun sıkıp öldürdükleri zaman "Zavallı atcağız" diye inleyen Ayı Mehmet'in gözleri yaşlarla dolmuştu. Ondan sonra nalbantlıktan vazgeçti ve demirci oldu. Bir gün köyün ileri gelenlerinden Karagöz Muhsin efendiye, bir telgraf geldi. Ayı Mehmet az buçuk okuma biliyordu. Telgrafın adresini okusun diye ona gönderdiler. Adresi kekeleye kekeleye okumaya çalışırken, Karagözoğlu'nun "Z" harfini yanlışlıkla "T" diye okudu. Bir iki işgüzar Ayı Mehmet'in Karagözoğlu adını nasıl okuduğunu, kadıya turfanda hıyar yetiştirircesine koşup bildirdiler.
KaragözoÄŸlu Muhsin Efendi kara kuru, cılız ve küçücük bir adamdı, ama gururu Kafdağı kadar cüsseliydi. Ayı Mehmet'e fena halde kızmıştı. Ona küfür etmek istiyordu. Fakat Mehmet'in eli muz salkımı gibiydi. Ona ancak uzun mesafelerden telefonla küfür edebilirdi. KaragözoÄŸlu da öyle yaptı. Ayı Mehmet telefonda güldü:Â
"İlâhi Karagözoğlu, bu kadar zahmete ne hacet, gelip de yüzüme karşı boşalsaydın ya! Zavallı, ehliz atın eceline sebep olduktan sonra hiç kimseye el kaldırmamaya yemin ettim." dedi.
Ayı Mehmet evlenemiyordu. Çünkü en hafif ve en yumuşak okşayışının bile kadının belini kıracağından korkuyordu ve korku adına dünyada başka bir şeyden korkmuyordu bunun kadar. Ne var ki, bu korku dolayısıyla gözlerinden ara sıra bir iç acısının gölgesi geçerdi. Başkalarının çoluk çocuğa kavuştuğunu gördükçe yavaşça içini çeker ve sol elindeki kıskaçla tuttuğu kızgın demire olanca öfkeyle balyozu indirirdi. Dükkânın bütün karanlığı, bir bir kıvılcımın ışığıyla kıpkırmızı parlardı. ?Güm? diye top gibi patlayan balyoz vuruşunu duyan köy halkı:
-Ayı Mehmet yine bir şeye öfkelendi! derdi.
Bir gün Ayı Mehmet komşu köye misafir gitmişti. Gece de orada yatmıştı. Yatağı kaldıran kadınlar aralarında gülüşmüşlerdi. Çünkü Ayı Mehmet yatağa kaçırmıştı. Bir metre çapında-imparatorluk haritası gibi- bir ıslaklık vardı. Oysa Ayı Mehmet ev sahibine utanarak:
-Efendim üzerinize sağlık dün gece hamamcı olmuşum, demişti. Sahiden de öyle olmuştu.
Bir gün Ayı Mehmet, Sadık ağanın jipi ile Söke'ye gidiyordu. Jip, saatte on iki kilometre hız yapıyordu. Menderes Ovası cehennem gibi alev tütüyordu. Yalnız, pamuk ekici kadınların allı pullu şalvar, cepken ve sapsarı baş bezleri apaçık sıcaklık buğusuna renk veriyordu. İnsan, Aydın Ovasına ve uzakta yükselen masmavi Beşparmak Dağına baktıkça, yüreğine sımsıcak bir sevgi geliyor ve "HEY KOCA YURT" demekten kendini alamıyordu.
Jip, Söke'ye yaklaşırken hendekler derinleşti. Jip bir dönemece varınca çamurların üzerinde patinaj yaptı, yarım daire döndü, oradaki bir tümseğe,-bir yanıyla- çarptı ve sonra pek yavaş olarak devrildi, yüz üstü geldi. Sadık ağa ile Ayı Mehmet'e bir şey olmadı. Tarlada çalışmakta olan kadınlar hemen imdada koştular. Fakat aralarında bir iri yarısı vardı ki ona Koca Kız derlermiş, işte asıl o, gelip jipin tavanını bir eliyle tuttu ve yağdan kıl çekercesine, jipi dört ayakları üzerine koydu.
Kadındaki, kol denilen iki çelik sütun, değme vinç makinelerine taş çıkarırdı, alimallah. İşte bu hareketi görünce Ayı Mehmet aşka geldi. Hayranlığının, koluna nasıl bir güç verdiğini düşünmeden, elini kaldırıp kadının omzuna "Yaşa" diye bağırarak vurdu. O, vuruş mu, okşayış mı diyelim, her ne ise değme öküzü tezek gibi yere çalar da yamyassı ederdi. Ne var ki kadın "Viş anam!" bile demedi, güldü sadece. Hani ya, yirmi insanı öldürecek elektrik akımını file vermişler de gıdıklanarak kuyruğunu sallamış. İşte tam onun gibi.
"Viş anam" demesi ya da dememesi şöyle dursun, kadın hoşlandı bundan. Ayı Mehmet'e:
Deh gidinin koca oğlanı, dedi, sonra Mehmet'i sarıp, kuzu taşırmış gibi kaldırdı, jipe koydu. Ama kendi de girdi. Hâlâ Mehmet'i kollarında tutuyordu. Mehmet'e:
Söke'ye gidiyordunuz değil mi? Ben de seninle birlikte geleceğim, orada evleneceğiz, dedi. Mehmet'e cevap verecek vakit bırakmadan:
"Yoksa evli misin?" diye sordu. Mehmet aÅŸkla:
Hayır! diye gürledi.
Kıza kendi köyünde "Akkız" derlermiş. Çünkü gözleri inadına kapkara olmasına rağmen teni apaktı. Hem de boylu posluydu ama her yanı denkti. Mermer direk gibi kadındı. Kadın diyoruz, çünkü bu kadar alâmet şeye insan kız diyemiyor. Oysa Akkız, sahiden de kız oğlan kızmış. Hatta kendi köyünün uçarı çapkın ve kumarbazlarından olan Yankeser Hüseyin, kadınlar hakkındaki bilirkişiliğine dayanarak kızı görünce:   Allah vermesin, ya aksi tarafına rast gelir de bir tokat savurursa çenemle otuz iki dişimi havaya savurur, dermiş.
Kimi yol, dört beş kadın düğüne giderken köyün yakınındaki ırmağı geçmek gerekirmiş. Kadınlar şatafatlı çoraklarını çıkarmak istemezlerse, Akkız ikisini üçünü yallah diye sırtına vurunca, tüy taşıyormuş gibi karşı tarafa götürürmüş.
Söke'ye varınca, Akkız, Ayı Mehmet'i evlendirme dairesine kolları arasında taşımaya kalkışmış, ama Ayı Mehmet utanmış. Orada yıldırım nikâhı kıymışlar. İşte ondan sonra dünyaya bir dizi çocukları doğmaya başlamış. Ayı Mehmet yaramaz çocuklarını döveceği zaman, arkalarına serçe parmağı ile vururmuş. Serçe parmağı deyip de geçmeyin, Ayı Mehmet serçe parmağıyla bile çocuklarını dövmeye korkarmış.                                                                                 Halikarnas Balıkçısı
Â
Â
f) Konuşma (Diyalog) biçimi anlatım: Birçok edebi türde veya sözlü anlatım etkinliklerinde (roman, hikâye, tiyatro, masal, şiir, mensur şiir, röportaj, sohbet, açık oturum vb.) kullanılan bu anlatım biçimi iki veya daha fazla kişinin tespit edilen bir konu üzerinde karşılıklı konuşturulmasına dayanır.
Karşılıklı konuşma biçimi kullanılırken şunlara dikkat etmelidir:
-Konuşmalar, konuşanların sosyal durumlarına, eğitimlerine ve kişiliklerine uygun olmalı, okuyucuyu itmemelidir.
-Genellikle konuşanlardan birinin daha baskın olduğu diyaloglar sıkıcı olur. Bu olsa olsa monolog olabilir. Onun için konuşanların hepsine konuşma şansı verilmelidir.
-Uzun konuşmalarla konu dağıtılmamalı, okuyucu veya dinleyici konudan uzaklaştırılmamalıdır.
-Karşılıklı konuşmalarda dil ve üslûba dikkat edilmeli, sade, açık, akıcı bir üslûp tercih edilmelidir. Takibi zor ve anlamları geniş kitleler tarafından bilinmeyecek kelimeler kullanılmamalıdır.
Â
"Gece, Kalkandelen şehrini biraz dolaşmak niyetindeydim. Hükümet Meydanı aydınlıktı. Etrafta yer yer büyük binalar yükseliyordu. Birden, bir vitrin önünde, 18 yaşında iki delikanlının Türkçe konuşmaları dikkatimi çekti. Biraz oyalanarak kendilerine kulak verdim. Biri, arkadaşına, birlikte sinemaya gitmeleri için ısrar ediyordu. Ötekisi, açık havada haşlanmış mısır alıp yemenin daha iyi olacağını söylüyordu. Dayanamayarak söze karıştım.
Eğer beni dinlerseniz şöyle yapacaksınız. Haşlanmış mısır alıp birlikte sinemaya gideceksiniz. Böylece hem mısır yemiş, hem de film seyretmiş olacaksınız. İkinizin de isteği yerine gelmiş olacak.
Şaşırdılar. Bir süre beni süzdüler. Birisi elime sarıldı.
__İstanbul'dan mı geldiniz?
__Hayır! Ankara'dan.
__Kaç gün önce?
__Üç-dört gün oluyor.
__Ankara güzel mi?
__Çok güzel.
__İstanbul güzel mi?
__Çok çok güzel!
__Bizim İstanbul'da akrabamız var.
__Benim de Kalkandelan'de, Üsküp'te akrabalarım var.
__Ya! Kim onlar? Acaba biz tanıyor muyuz?
__Tabi tanıyorsunuz. Benim akrabalarım sizlersiniz, hepinizsiniz. Bakın işte aynı dili konuşuyoruz! Aynı milletin çocuklarıyız. Bu bakımdan ben, sizleri kardeşlerim gibi seviyorum.
__Allah Türkiye'yi esirgesin. Türkiye'nin taşına toprağına selâm.
__Allah sizleri de esirgesin!"
Yavuz Bülent Bâkiler, Üsküp'ten Kosava'ya
Â
          Â
g) Manzum (Şiir) biçimi anlatım
          Â
İnsanlık tarihinin bilinen en eski anlatım biçimi. Binlerce yıl insanlara arasında sözlü olarak yaşadıktan sonra yazıya geçirilen destan örneklerinin birçoğunda manzum anlatım biçimi esastır.
           Ele alınan bir konunun, ölçülü, kafiyeli veya serbest dizelerle anlatıldığı anlatım biçimi demek olan manzum anlatım biçiminde konunun akılda daha kolay kalmasını sağlayan renkli ve ahenkli bir anlatım esastır. Geçmişte eğitimin de bir parçası olarak kullanılan (manzum ders kitapları gibi) bu anlatım biçimi bugün sadece güzel sanatların önemli bir kolu olan şiir türünde kullanılmaktadır.
           Aşağıda şiir türüne iki güzel örnek veriyoruz:
Â
"TÜRKİSTAN
Tiyan-Şan, Kadır-Gan ufuklarından
DinlediÄŸim ozanlarla
Binlerce yıldan beri söylenen destanlarla
Yine Türkistan'ı andım.
Â
Öz yurdumu çarmıha germişler kırk yerinden
Bin yıl geçse unutmam, acımın üzerinden
Vurulan bir ceylana yanar gibi derinden
Ulu Türkistan'a yandım.
Â
Geldi kuruldu gönlüme Ahmet Yesevî pirimiz
Osman Batur?a kadar anlattı birer birer
Ben de bütün Horasan erleriyle beraber
Yeni baştan Türkistan'a inandım.
Â
Rüzgârlarla savrularak sessiz-sedasız
Denizlere kavuşan ırmaklarla akarak
Uçup giden güzelim kırlangıçlara bakarak
Türkistan'ı hür sandım.
Â
Görmeden göstermeden Taşkent'i, Buhara'yı
Urimçi'ye varmadan atsız-pusatsız
Bir başıma, yorgun-argın, kolsuz-kanatsız
Türkistan'a dost gönüller kazandım.
Â
Tanrım, bir gün acaba diyebilecek miyim?
Vuslatın yüzüme nakışlandığı nurla
Bir komşu bahçesine uzanır gibi huzurla
Türkistan'ın toprağına uzandım."
                                   Yavuz Bülent Bakiler-Harman
Â
"ÇOBAN ÇEŞMESİ
Derinden derine ırmaklar ağlar,
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi.
Ey suyun sesinden anlayan baÄŸlar,
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi?
Â
Gönlünü Şirin'in aşkı sarınca
Yol almış hayatın ufuklarınca,
O hızla dağları Ferhat yarınca
Başlamış akmağa çoban çeşmesi
Â
O zaman başından aşkındı derdi,
Mermeri oyardı, taşı delerdi.
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi,
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi!
Â
Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu,
Kerem'in sazına cevap veren bu,
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.
Â
Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda,
Bir susuz yolcu yok ÅŸimdi daÄŸlarda.
Ateşten kızaran bir gül arar da
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi.
Â
Ne şâir yaş döker, ne âşık ağlar,
Tarihe karıştı eski sevdalar:
Beyhûde seslenir, beyhûde çağlar
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi!..."
                                        Faruk Nafiz Çamlıbel-Han Duvarları
Â
C-YAZILI KOMPOZİSYONDA KARŞILAŞILAN
ANLATIM BOZUKLUKLARI
Anlatım bozuklukları aslında sözlü anlatımda da dikkat edilmesi gereken problemlerdir. Ancak sözlü anlatımda çoÄŸu kez anlatım bozuklukları ya konuÅŸma sırasında çeÅŸitli sohbetlerle fark edilmemekte veya fark edilse bile geri dönüÅŸler mümkün olmamaktadır. Hâlbuki yazılı anlatımda, kontrol ve düzeltme imkânı olabildiÄŸi için biz konu baÅŸlığımızı yazılı anlatımda karşılaşılan anlatım bozuklukları ÅŸeklinde seçmeyi tercih ettik.
Yazılı anlatımda karşılaşılan anlatım bozukluklarını iki temel başlıkta inceleyebiliriz:
a) Anlatım özelliklerine aykırı anlatım problemleri
b) Dil bilgisi yanlışları
a) Anlatım özelliklerine aykırı anlatım problemleri
I- Yinelemelerden (eş anlamlı veya yakın anlamlı kelimelerin tekrarından) kaynaklanan anlatım bozuklukları
Aynı anlama gelen veya yakın anlamlı kelimelerin cümle içinde beraber kullanılması en önemli anlatım bozukluklarından birisidir.
Özellikle Türkçe bir sözcüÄŸün yabancı eÅŸ anlamlarıyla birlikte kullanılması bu problemi ortaya çıkarır. Bu yanlışlıkları bazı örnekler üzerinde görelim:
“… Sayın Ankaralı hemÅŸerilerimize teÅŸekkür ve ÅŸükranlarımızı sunmayı borç biliriz.” Bu cümledeki teÅŸekkür ve ÅŸükran sözcükleri aynı anlama gelmektedir. Cümlenin doÄŸru olabilmesi için bunlardan birinin tercih edilmesi gerekir.
“Dilimiz yeni kelime türetilmesine elveriÅŸli ve müsaittir.” cümlesinde de elveriÅŸli ve müsait sözcükleri eÅŸ anlamlıdır. Bunlardan “müsait” sözcüÄŸü Arapça bir sözcük olduÄŸundan cümlede “elveriÅŸli” sözcüÄŸü tercih edilmelidir.
“En sevdiÄŸim taşıt aracıdır uçak.” cümlesinde “taşı” fiilinden türetilen “taşıt” ismi zaten araç anlamı taşıdığı için bu cümlede “araç” kelimesi anlatımı bozan yineleme (tekrar) olarak karşımıza çıkmaktadır.
AÅŸağıdaki paragrafta anlatım bozukluÄŸunu tespit edip düzeltmeye çalışalım:
“Motorlu taşıt bulunmadan önce insanoÄŸlu hayvanları taşıt aracı olarak kullanır; yolculuklar kervansaraylarda, hanlarda konaklayarak yapılırdı. O çaÄŸlarda en hızlı taşıt at idi.”
II- Gereksiz kelime kullanımı
Cümlede görevi bulunmayan, gereksiz kullanılan sözcüklerde anlatım bozukluÄŸuna sebep olurlar. Anlatım özelliklerinden de hatırlanacağı üzere bu tür sözcüklerin kullanımı anlatımda duruluÄŸu da engelleyerek anlatım problemi yaratır. Gereksiz kelime kullanımından kaynaklanan anlatım bozukluklarına aÅŸağıdaki örnekleri verebiliriz:
“Piyasada kahve darlığı baÅŸlamıştır. Elde mevcut stok olmadığından Tekel İdaresi de güç durumda kalmıştır.” cümlesinde “mevcut” sözcüÄŸü gereksiz kullanılmıştır. Çünkü “stok” sözcüÄŸü zaten bir ÅŸeyin var olduÄŸunu göstermektedir.
“Dükkânları kirli olan 18 iÅŸ yeri kapatıldı.” cümlesi yine gereksiz sözcük kullanımından dolayı duru olmayan bir cümledir. Bu cümlede gereksiz olan “dükkânları” sözcüÄŸü kaldırılırsa anlatım bozukluÄŸu giderilmiÅŸ olur. Aksi takdirde cümleden “18 iÅŸyerinin dükkânlarının kirli olduÄŸu” gibi komik bir anlam çıkar.
“Karşılıklı mektuplaÅŸmalar, bir bütün olarak sunulsa, olayları, sorunları, tartışmaları daha açık seçik kavrayacağız.” cümlesinde mektuplaÅŸmalar zaten karşılıklı olacağından “karşılıklı” sözcüÄŸü gereksiz kullanılmıştır.
AÅŸağıdaki cümlede bulunan anlatım bozukluÄŸunun sebebini tespit edip düzeltelim:
“Halen yürürlükte bulunan 33. maddeye göre yönetim giderlerini ödemeyen ya da yönetimin aldığı kararlara uymayan kat malikleri hakkında dava açılabiliyor.”
III- Aynı görevi üstlenen ek ve sözcüklerin beraber kullanılması:
“Arda, maç sırasında kaleyi bulmayan birçok ÅŸutlar attı.”cümlesinde ÅŸutlar ve birçok sözcüklerinin ikisi de çoÄŸul anlamdadır. Bunların birlikte kullanılması anlatım bozukluÄŸuna sebep olmuÅŸtur. Bu sözcük grubunun doÄŸrusu “birçok ÅŸut” ÅŸeklinde olmalıydı.
IV- Eski ve yeni sözcüklerin beraber kullanılması
Bu konu ile ilgili cümleler kurulurken kullanımı azalmış veya kullanımdan düÅŸmüÅŸ sözcükleri bugün kullanılan sözcüklerle birlikte kullanmak bir anlamsızlığa sebep olur. Aynı zamanda bu sözcüklerin anlamları tam bilinmediÄŸinden metni doÄŸru anlamak da mümkün olmayabilir.
“Bu “konu” ile ilgili çok sayıda neÅŸriyat vardır.” cümlesinde “konu” sözcüÄŸü ile “neÅŸriyat” sözcüÄŸünün birlikte kullanılması bir ahenksizlik yaratacaktır. Burada “neÅŸriyat” sözcüÄŸü yerine “yayın” sözcüÄŸü tercih edilmelidir.
“Emrinizi yerine getirmeyi ödev telakki ederim.” cümlesinde de bugün pek sık kullanılmayan “telakki et-“ sözcük grubu cümlede bir çeliÅŸki yaratmıştır. Cümledeki bu çeliÅŸki “Emrinizi yerine getirmeyi bir ödev bilirim (sayarım).” kullanımıyla ortadan kaldırılabilir.
“Hane başına elli gram kahve dağıtımı yapıldı.” cümlesindeki çeliÅŸki ve uyumsuzluk da “hâne” sözcüÄŸünün “kahve dağıtımı” sözcük grubuna baÄŸlanmasıdır. Bu cümlede “hâne” sözcüÄŸü yerine “ev” sözcüÄŸünün kullanılması daha doÄŸru olacaktır.
V- Noktalama yanlışlığı
Özellikle virgül iÅŸaretinin kullanılmaması veya yanlış kullanılması halinde ortaya çıkan anlatım bozukluklarıdır.
“Yurdumuz üzerinde bulunan rutubetli havanın tesiri altında bulunmaktadır.” cümlesinde “yurdumuz” sözcüÄŸünden sonra virgül kullanılmaması halinde cümleden “yurdumuz üzerinde” anlamı çıkacaktır. Hâlbuki bu cümlede “yurdumun” sözcüÄŸü cümlenin öznesi olarak kullanılmıştır ve mutlaka virgülle diÄŸer unsurlardan ayrılmalıdır.
“İlkokulun ilk üç sınıfına yakın bir köydeki ilkokulda devam ettim.” cümlesinde de “sınıfına” sözcüÄŸünden sonra virgül konulmadığı için bir anlatım bozukluÄŸu meydana gelmiÅŸtir.
VI- Yanlış yerlerde kullanılan sözcükler
Sözcükler cümle içerisinde anlam ve görevlerine uygun yerlerde kullanılmalıdır. Aksi halde bu da ciddi bir anlatım bozukluÄŸuna sebep olacaktır.
“Cesetler çok denizde kaldıkları için tanınmaz haldeydi.” cümlesinde “çok” sözcüÄŸü sıfat göreviyle karşımıza çıkmaktadır. Hâlbuki bu sözcükte çok kelimesi zarf görevinde kullanılmalı ve cümle “Cesetler denizde çok kaldıkları için…” ÅŸeklinde kurulmalıydı.
“Japon baÅŸbakanı, bir hafta içinde petrol üreten dört OrtadoÄŸu ülkesini ziyaret edecek.” cümlesinde “bir hafta içinde” sözcük gurubu cümlede yanlış yerde kullanıldığı için anlatım bozukluÄŸuna sebebiyet vermiÅŸtir. Cümlenin doÄŸru ÅŸekli “Japon baÅŸbakanı, petrol üreten dört OrtadoÄŸu ülkesini bir hafta içinde ziyaret edecek.” ÅŸeklinde olmalıdır.
“Her çeÅŸit anayasa dışı faaliyetlere karşı demokrasi ve Cumhuriyeti savunmak…” cümlesinde iki anlatım bozukluÄŸundan söz edebiliriz. Birincisi ÅŸimdiki konumuz olan kelime veya kelime gruplarının yanlış yerde kullanılmasından kaynaklanan anlatım bozukluÄŸudur. Cümlede “Her çeÅŸit” yanlış yerde kullanılmıştır. DoÄŸrusu “Anayasa dışı her çeÅŸit…” ÅŸeklinde olmalıdır. İkinci yanlışlık ise dil bilgisi yanlışlarından göreceÄŸimiz “tamlama” yanlışlığıdır.
“Her çeÅŸit… faaliyetler” yanlış bir tamlama yapısıdır. Bu tamlamanın doÄŸrusu “her çeÅŸit… faaliyet” ÅŸeklindedir.
AÅŸağıda verilen cümlede anlatım bozukluÄŸunu da biz düzeltmeye çalışalım:
“İngiltere’den, objektifinin çapı bir metre, uzunluÄŸu beÅŸ metre olan makine ile çalışan bir dürbün satın alınmıştır.”
ÇoÄŸunlukla sözcük veya sözcük gruplarının yanlış yerde kullanılmasıyla ortaya çıkan anlatım bozukluklarıdır.
“Hindistan parlamentosu Bayan Gandi’nin hapse atılma kararını 279’a karşı 138 oyla almıştır.” cümlesinde mantık sakattır. Çünkü 279, 138’den büyüktür. Burada rakamlar yer deÄŸiÅŸtirdiÄŸinde cümledeki mantık hatası da düzelecektir. “Hindistan parlamentosu Bayan Gandi’nin hapse atılma kararını 138’e karşı 279 oyla almıştır.”
“İzinsiz inÅŸaata girmek yasaktır.” “AÄŸrısız kulak delinir.” Cümlelerindeki mantık hatalarının sebebi de yine sözcüklerin yanlış yerde kullanılmasıdır. Cümleler “İnÅŸaata izinsiz girmek yasaktır.” ve “Kulak, aÄŸrısız delinir.” ÅŸeklinde kurulmalıydı.
“Irak’ın iç iÅŸlerine müdahalesi yüzünden Moskova’nın Kasım’la arsı açıldı.” cümlesindeki mantık hatasının nasıl düzeltilmesi gerektiÄŸini bulmaya çalışalım.
Her sözcüÄŸün çerçevesi içinde çeÅŸitli anlamları (temel anlamı, yan anlamı, mecaz anlamı, terim anlamı gibi) vardır. Yazar sözcükleri kullanırken bu anlamları bilmeli ve sözcüÄŸü hangi anlamda kullanacağına doÄŸru karar vermelidir. Kelimelerin yanlış anlamda kullanılmasıyla ilgili aÅŸağıdaki örnekleri dikkatlice inceleyelim:
“Devletin kendi ekonomisini dış yardımlara baÄŸlaması, ekonomik hareket serbestîsinin kaybolmasını saÄŸladı.” Bu cümlede kullanılan “saÄŸlamak” fiili olumlu anlamda kullanılan bir sözcüktür. Hâlbuki cümlede olumsuz bir durumdan söz edilmektedir. O yüzden “saÄŸladı” sözcüÄŸü burada yanlış anlamda kullanılmıştır. Burada kullanılması gereken doÄŸru sözcük “… Kaybolmasına sebep (neden) oldu.” olmalıydı.
“Kan basıncının yükseldiÄŸi kalp hastalıklarında tuzu azaltmak koÅŸuldur.” cümlesinde koÅŸul sözcüÄŸü yanlış anlamda kullanılmıştır. DoÄŸrusu “ÅŸarttır”, “ zorunludur” veya “gereklidir” sözcükleri olmalıydı.
“Kaldırımlarda boyacılar vardı. Hepsinin eli yüzü, üstü başı boyalara beÄŸenmiÅŸti.” cümlesinde de “bezen” fiili yanlış anlamda kullanılmıştır. Çünkü “bezenmek” sözcüÄŸü süslenmek anlamındadır. Cümle “… boyalara bulanmıştı.” ÅŸeklinde kurulmalıydı.
AÅŸağıda verilen cümledeki anlatım bozukluÄŸunu da siz düzeltiniz:
“Bir kayanın sert baÄŸrında hayat bulan daÄŸ çamını söküp ovanın verimli toprağına ekiniz; kısa bir zaman sonra solup can verdiÄŸini göreceksiniz.”
Anlamları ayrı olmalarına raÄŸmen söyleniÅŸleri benzeyen bazı sözcükler cümle içinde kullanılırken birbirine karıştırılabilmektedir. Bu arada karşımıza çıkan önemli anlatım bozukluklarından birisidir. AÅŸağıda sıklıkla birbirine karıştırılıp, biri diÄŸerinin yerine kullanılan sözcüklere örnekler verilmektedir:
“Turist kılıklı bir adam çıkageldi, kendini tanıştırdı.” Bu cümlede “tanıştırdı” sözcüÄŸü “tanıttı” sözcüÄŸüyle karıştırılmıştır. Bu cümlede kullanılması gereken doÄŸru sözcük “tanıttı” olmalıdır.
“Rapordaki istatistikler iç açıcı nitelikte görülmüyor.” cümlesinde ise “görünmek” sözcüÄŸü yerine “görülmek” sözcüÄŸü kullanılmıştır. Dikkat edilirse “görülmek” sözcüÄŸü edilgen bir fiildir ve özne almaması gerekir. Hâlbuki cümlede özne vardır. Bu cümlede kullanılması gereken dönüÅŸlü çatılı bir fiil olan ve özne alan “görünmek” fiili olmalıdır.
Bunun gibi birbirine karıştırılan bazı sözcükler ÅŸunlardır: “sömürge- sömürü”, “sonucunda-sonunda”, “zorunlu- zorunda”, “saplantı-saptama-sapma”, “ayrıcalık-ayrım”, “fotoÄŸraf-resim”, “yayın-yayım”, “yaklaşık-yakın”, “deÄŸin-denli” vb. gibi.
AÅŸağıdaki paragrafta yanlış kullanılan sözcüÄŸü bularak yerine hangi sözcüÄŸün getirilmesi gerektiÄŸini tartışınız:
“Zirvede tarafların çekiÅŸeceÄŸi en önemli konuların başında anayasal sorunlar ve buna bağımlı olarak Türk CumhurbaÅŸkanı yardımcısının yetkileri, Türklerin elindeki veto olanakları, yürütme ve yasama organının yapısı bulunuyor.”
Atasözleri ve deyimler bir dilin en zengin birikimleridir. Halkın binlerce yıllık tecrübe ve birikimlerinin sonunda ortaya çıkan bu sözlerde kullanılan bu sözcükler kalıplaÅŸmıştır. Bu sözcüklerin deÄŸiÅŸtirilmesi ya da atasözü ve deyimlerdeki yerinin deÄŸiÅŸtirilmesi sözün anlamının ve amacının büsbütün bozulmasına sebep olur. Bu da anlatım bozukluklarının önemli sebeplerinden birisidir. Åžimdi bu yanlış kullanımlara bazı örnekler verelim:
“Açma kutuyu söyletirsin kötüyü.” bu atasözünün doÄŸrusu “Açtırma kutuyu söyletme kötüyü.” ÅŸeklinde olmalıdır.
“İt ürür, kervan göçer.” ÅŸeklinde kullanıldığını gördüÄŸümüz atasözünün doÄŸrusu da “İt ürür, kervan yürür.” ÅŸeklindedir.
Atasözlerinin derlendiÄŸi bazı kitaplarda “AÄŸaç dalıyla gürler.” ÅŸeklinde söylenen atasözünün doÄŸrusu ise “AÄŸaç yaprağıyla gürler.” ÅŸeklinde olmalıdır.
Yine bazı yazılarda, özellikle deyimlerin anlamlarına ve biçimlerine uygun bazı örnekler verelim:
“Åžimdi yan oturup doÄŸru konuÅŸalım. Ankara’ya yakın bir ilde durum böyle olursa bunun sonu nereye varacaktır.” ÖrneÄŸinde birinci cümlede geçen “yan oturup doÄŸru konuÅŸalım” yanlıştır. Bu deyimin doÄŸru biçimi “eÄŸri oturup doÄŸru konuÅŸalım.” ÅŸeklindedir.
“BaÅŸbakan gruba danışmadan ve grupta görüÅŸmeden karar alıyor. Bizi her konuda cepte keklik sanıyor ve her istediÄŸinin tartışılmadan kabul edilmesini istiyor.” diyorlar. ÖrneÄŸinde geçen “cepte keklik” deyimi yanlıştır. Bu deyimin doÄŸrusu “çantada keklik” ÅŸeklindedir.
“… Parti iktidarı, milletin bu çok haklı itirazına göz yummuÅŸ, kulak tıkamıştır.” cümlesindeki “göz yummak” deyimi anlamına uygun kullanılmıştır. Bu cümlede kullanılan “kulak tıkamak” deyimi anlamına uygun kullanılmıştır. Cümledeki anlatım bozukluÄŸunun giderilmesi için itirazla, görme eyleminin ilgisi olmadığı için “göz yummuÅŸ” deyiminin cümleden tamamen çıkartılması lazımdır.
“Bu arada sekreteri, yüklü bir arayanlar listesiyle sökün ediyor.” cümlesinde de “sökün etmek” deyimi yanlış anlamda kullanılmıştır. “Sökün etmek” deyimi birden çok kiÅŸi veya varlığın art arda gelmesi demekken bu cümlede gelen sekreterdir yani bir kiÅŸidir. (Uygulama çalışması).
AÅŸağıda verilen örnek paragraftaki anlatım bozukluÄŸunu tespit edip düzeltelim:
“Sayın CumhurbaÅŸkanı, seçim öncesi yapacağı konuÅŸmanın yeni siyasal tartışmalara önayak olabileceÄŸini varsayıyor; bu nedenle 1 Eylülde Meclise hitap etmekten vazgeçtiÄŸini bildiriyordu.”
b) Dilbilgisi Yanlışları
1- Özne yanlışları
Özne yanlışlarından meydana gelen anlatım bozukluklarını tespit edebilmek için konuyla ilgili dil bilgisi bilgilerimizi kısaca hatırlatmak faydalı olacaktır. Türkçede öznesine göre fiil çatıları 4 kısma ayrılır: Etken, edilgen, dönüÅŸlü ve iÅŸteÅŸ çatılı fiiller. EÄŸer fiilin çatısına göre özne alması gereken bir fiilin (yüklemin) bulunduÄŸu cümlede özne kullanılmamışsa (edilgen olmayan) bu cümle anlatım bakımından hatalıdır. Yine edilgen çatılı bir fiilin bulunduÄŸu cümlede özne varsa bu cümlede de anlatım bozukluÄŸu olacaktır. Anlattıklarımız aÅŸağıdaki örneklerle pekiÅŸtirelim:
“Cephane nöbetçisinin silahı elinden alındı ve soyuldu.” Bu cümleden cephane nöbetçisinin silahının elinden alındığı ve silahının soyulduÄŸu gibi bir yanlış anlam çıkmaktadır. Bu anlatım bozukluÄŸunun giderilmesi için cümlenin “Cephane nöbetçisi, silahı elinden alınarak soyuldu.” ÅŸeklinde olmalıdır.
“Belediye tarafından inÅŸa edilmekte olan dokuz katlı maÄŸazanın inÅŸaatı ekim ayında bitecek ve faaliyete geçecektir.” Cümleye yapısı bakımından baktığımızda, cümlenin iki yargısı bir baÄŸlaçla baÄŸlanmış baÄŸlı bir cümle olduÄŸunu görüyoruz. İki cümlenin de yüklemi etkendir. Bu açıdan bakıldığında birinci cümlenin öznesi olmasına raÄŸmen ikinci cümlenin öznesi olmadığından cümleden “… maÄŸazanın inÅŸaatı ekim ayında faaliyete geçecektir.” gibi bir yanlış anlam çıkmaktadır. Cümledeki bu anlatım bozukluÄŸu ÅŸu ÅŸekilde düzeltilecektir: “Belediye tarafından inÅŸa edilmekte olan dokuz katlı maÄŸazanın inÅŸaatı ekim ayında bitecek ve maÄŸaza faaliyete geçecektir.”
“Dili yasalar deÄŸil, politikacılar deÄŸil, ulus yapar. Zaman içinde oluÅŸur, arınır, durulur.” Bu cümlede de yine ikinci cümlenin öznesi olmadığı için bir anlatım bozukluÄŸu vardır. İkinci cümle “dil” öznesiyle baÅŸlamalıydı. (Uygulama çalışması).
AÅŸağıda verilen cümle/cümlelerdeki anlatım bozukluÄŸunun sebebini tespit ederek düzeltiniz:
“Kene, avının üstüne düÅŸtüÄŸü zaman başı ile hayvanın derisinin içine girer. Bu durum, kene yeter ölçüde kan eminceye kadar sürer, sonra yere düÅŸer, yumurtalarını bırakır, ölür.”
2- Yüklem yanlışları
Yüklem yanlışları bazen bir eylem veya yardımcı eylem eksikliÄŸinden ya da birbirine baÄŸlı cümlelerin yüklemleri arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanmaktadır. AÅŸağıda bunlarla ilgili örnekler verilmektedir:
“Kuzu eti, tam saÄŸlıklı ve yaÅŸlı olmayan kimselerce yenmelidir.” Bu cümledeki “tam saÄŸlıklı ve yaÅŸlı olmayan” sözünden “tam saÄŸlıklı olmayan ve yaÅŸlı olmayan” anlamı çıkar. Bu anlatım bozukluÄŸunu düzeltmek için söz “tam saÄŸlıklı olan ve yaÅŸlı olamayan” ÅŸeklinde kullanılmalıydı.
“Fikirlerinde ısrarlı ama inatçı deÄŸildi.” Cümlesinde de i- yardımcı fiilinin eksik olmasından kaynaklanan bir anlatım bozukluÄŸu söz konusudur. Mevcut haliyle cümledeki “deÄŸildi” sözü hem “inatçı” sözünü hem de “ısrarlı” sözünü kapsadığı için bir anlatım bozukluÄŸuna sebep olmaktadır. Cümledeki bu anlatım bozukluÄŸunu gidermek için “ısrarlı” sözünden sonra “idi” sözü getirilmelidir.
“İçkiyi az, sigarayı da hiç içmem.” cümlesinde ise birinci cümlenin yüklemi söylenmediÄŸi için cümleden “içkiyi az içmem, sigarayı da hiç içmem.” gibi bozuk bir anlatım çıkmaktadır. Bu anlatım bozukluÄŸunu gidermek için de cümle “İçkiyi az içerim, sigarayı da hiç içmem.” ÅŸeklinde kurulmalıydı.
Not: Ne… ne… karşılaÅŸtırma ve denkleÅŸtirme baÄŸlacının kullanıldığı cümlelerde yüklem kesinlikle olumsuz olmamalıdır. Çünkü ne… ne… baÄŸlacı cümleye olumsuzluk anlamı katmaktadır.
“Ne Ahmet ne Ali bugün okula gelmediler.” cümlesindeki anlatım bozukluÄŸunun sebebi de budur. Cümlenin doÄŸrusu: “Ne Ahmet ne Ali bugün okula geldiler.” ÅŸeklinde olmalıdır.
UYGULAMA ÇALIÅžMASI
“Kabinenin politikası, çalışma tarzı, baÅŸbakanca tespit edilir ve bakanlar kurulunca karar verilir.” cümlesindeki anlatım bozukluÄŸunun sebebini tespit ederek düzeltelim.
3- Tümleç yanlışları
Bu tümleç eksiklikleri genellikle farklı tümleçler alması gereken birden çok yüklemin bir tümleçle birbirine baÄŸlanması sonucu ortaya çıkmaktadır. Tümleç yanlışlarında genellikle yer tamlayıcısı (dolaylı tümleç) ve düz tümleçlerin (nesne) kullanımıyla ilgilidir.
“Sanır mı ki bu sözleri millet dinler ve inanır.” cümlesinde “dinler ve inanır” yüklemleri “sözleri” düz tümleciyle birbirine baÄŸlandığı için anlatım bozukluÄŸu ortaya çıkmıştır. Cümlede “inanır” sözünden önce “onlara” tümleci getirildiÄŸinde anlatım düzelmiÅŸ olur: “Sanır mı ki bu sözleri millet dinler ve onlara inanır.”
“Yapmak istedikleri her gösteri, vaktinde haber alınmış ve engel olunmuÅŸtur.” cümlesinde de dolaylı tümleç eksikliÄŸinden kaynaklanan bir anlatım bozukluÄŸu vardır. Cümlenin doÄŸrusu ÅŸöyle olmalıydı: “Yapmak istedikleri her gösteri, vaktinde haber alınmış ve bunlara engel olunmuÅŸtur.”
“Olup bitenlere bu gözle bakmak, böyle deÄŸerlendirmek gerekir.” cümlesinde ise nesne (düz tümleç) eksikliÄŸinden kaynaklanan bir anlatım kusuru vardır. Cümlenin doÄŸrusu “Olup bitenlere bu gözle bakmak, onları böyle deÄŸerlendirmek lazımdır.”
UYGULAMA ÇALIÅžMASI
AÅŸağıda verilen cümledeki anlatım bozukluÄŸunu düzeltelim:
“Türkler de zenci köleler almışlardır. Fakat bunları saraylara, konaklara sokmuÅŸlar ve iyi bir hayat saÄŸlamışlardır.”
4- Tamlama yanlışları
Bu bölümde isim ve sıfat tamlamalarının yanlış kullanımından kaynaklanan anlatım bozukluklarına örnekler verilecektir.
“Benim ve senin bileceÄŸin sürekli gerçek ÅŸudur.” cümlesindeki anlatım bozukluÄŸunun sebebi ÅŸudur: bu cümlede kullanılan isim tamlamasında tamlayan “benim ve senin”dir. Yani birinci ve ikinci tekil ÅŸahıstır. Hâlbuki tamlanan “bileceÄŸin” sadece ikinci tekil ÅŸahıstır. Tamlayanın karşılığı “biz” olduÄŸuna göre tamlanan da birinci çoÄŸul ÅŸahıs eki almalıydı. Cümlenin doÄŸru ÅŸekli ÅŸöyledir: “Benim ve senin bileceÄŸimiz sürekli gerçek ÅŸudur.”
“Türkiye’ye yöneltilen ÅŸikâyet de bu mantık doÄŸrultusunda deÄŸerlendirilmesi gerekir.” Bu cümlede tamlayanın ek almamasından doÄŸan “…ÅŸikâyet… deÄŸerlendirilmesi…” bir anlatım bozukluÄŸu vardır. Bu durum tamlayana ilgi hâl eki getirilerek düzeltilebilir: “… ÅŸikayet(in)… deÄŸerlendirilmesi…”
Åžikayet sözcüÄŸünü eksiz kullanmak istediÄŸimizde ise cümlenin ÅŸöyle kurulması gerekirdi: “Türkiye’ye yöneltilen ÅŸikayet de bu mantık doÄŸrultusunda deÄŸerlendirilmelidir.”
“Tüm sorunlarımız karşılıklı anlayış ve birlik içinde çözebiliriz.” cümlesinde ise “karşılıklı anlayış ve birlik” sıfat tamlaması yapısı yanlıştır. Çünkü “karşılıklı anlayış” olabilir ama “karşılıklı birlik” olamaz. O halde cümleyi “Tüm sorunlarımızı birlik ve karşılıklı anlayışla çözebiliriz.” ÅŸeklinde kullanırsak problemi ortadan kaldırmış oluruz.
UYGULAMA ÇALIÅžMASI
AÅŸağıda verilen cümledeki anlatım bozukluÄŸunun sebebini tespit ederek, cümleyi düzeltiniz:
“Bunların hepsi 24 saatlik ömrü olan birer cılız eserlerdir.”
5- Özne-yüklem uyuÅŸmazlığıyla ilgili anlatım bozuklukları
Türkçede özne ile yüklem arasında iki bakımdan uygunluk olmalıdır: Tekillik-çoÄŸulluk uygunluÄŸu ve kiÅŸi uygunluÄŸu.
Türkçede tekillik-çoÄŸulluk uygunluÄŸuyla ilgili ÅŸu kuralları bilmek lazımdır:
-Özne tekilse yüklem tekil, özne çoÄŸulsa yüklem çoÄŸul olmalıdır.
- Özne insan dışındaki bir cansız varlık, bir bitki, bir hayvan veya bir organ ismiyse özne çoÄŸul bile olsa yüklem kesinlikle tekil olmalıdır.
“KuÅŸlar ötüÅŸüyorlar.” deÄŸil “KuÅŸlar ötüÅŸüyor.” “Çiçekler her zamankinden erken açtılar.” deÄŸil “Çiçekler … açtı.”
“Ellerim çok üÅŸüdüler.” deÄŸil “Ellerim çok üÅŸüdü.” örneklerinde olduÄŸu gibi.
-Özne çoÄŸul eki almış bir kiÅŸi adıysa yüklem tekil de çoÄŸul da olabilir.
“Aileler bize geldiler.” “Aileler bize geldi.” ÅŸeklinde yazılan her iki cümle de anlatım bakımından doÄŸrudur.
KiÅŸi uygunluÄŸundaki temel prensip ise cümlede özneyi doÄŸru tespit edip, yüklemin sonundaki ÅŸahıs ekini ona göre kullanmaktır.
“Amcamla ben ayrılmaz bir ikiliyim.” cümlesinde özne “amcamla ben” sözüdür. Dolaysıyla 1. çoÄŸul ÅŸahsa karşı gelmektedir. Hâlbuki yukarıdaki cümlede yüklem 1. tekil ÅŸahıs eki almıştır. Bu yüzden de cümlede anlatım bozukluÄŸu vardır. Cümlenin doÄŸrusu “Amcamla ben… ikiliyiz.” ÅŸeklinde olmalıdır.
6- Gereksiz yardımcı eylemlerin kullanılması
“Önce ondan kuÅŸku ettiÄŸimi sakladım.” Türkçede et-, ol-, eyle-,kıl- yardımcı fiilleri daha çok yabancı sözcüklerle birlikte birleÅŸik fiiller kurarlar. Türkçe sözcüklerle kullanılması doÄŸru deÄŸildir. Yukarıdaki cümlede “kuÅŸku” sözcüÄŸü ile et- fiilinin kullanılması doÄŸru deÄŸildir. DoÄŸrusu “Önce ondan kuÅŸkulandığımı sakladım.” ÅŸeklinde olmalıydı.
“Åžimdi sizlere pek çok istek alan bir parçayı dinleteceÄŸiz.” cümlesinde de anlatımı bozan “istek alan” sözüdür. Bu sözün yerine “çok istenilen” veya “çalınması çok istenen” ÅŸeklinde Türkçeye daha uygun yapılar kullanılabilir.
UYGULAMA ÇALIÅžMASI
“TSYD tesisleri kesinlikle otel olacak. Åžirketler ihale için baÅŸvuru yapıyor.” cümlesindeki anlatım bozukluÄŸunu düzeltiniz.
Değerlendirme Soruları
1- AÅŸağıdaki cümlelerin hangisinde bir anlatım bozukluÄŸu vardır?
a) Sizinle dalga geçtim ve sizi üzdüm, özür dilerim.
b) Çocuklara bağırıyor, onları yola getirmek istiyordu.
c) Misafirleri hoş karşılar, memnun ederdi.
d) Kaleminizi aldım, hemen iade edeceğim.
e) ÇocuÄŸu doktora götürüp muayene ettirdim.
2- Cümlede tür ve takımları ayırır. ( ) Kendisinden sonra bir açıklama gerektirir. ( ) Yargı bildiren olumlu –olumsuz cümle sonlarına konur.( ) Dil yazılarında verilen örneÄŸi göstermek için kullanılır.( ) BaÅŸka bir kimseden olduÄŸu gibi aktarılan sözleri göstermek için kullanılır.( ) Görevleri belirtilmiÅŸ noktalama iÅŸaretleri hangi seçenekte doÄŸru sıralanmıştır?
a) (;) (: ) (.) (‘ ’ ) (“ ”) b) (,) (: ) (!) (“ ”) ( [ ] )
c) (,) (: ) (‘ ’) (“ ”) (.) d) (!) (,) (‘ ’) (“ ”) ( [ ] )
e) (;) (,) (.) (!) (“ ”)
3- AÅŸağıdaki seçeneklerin hangisinde, büyük harflerin kullanımıyla ilgili bir yazım yanlışı vardır?
a) Nene Hatun b) Ege Denizi c) Ahmet amca
d) Dayı Hasan e) Ayşe Nine
4- “ –r, -ar/-er, -maz/-mez, -an/-en ekleriyle kurulan sıfat tamlaması yapısındaki birleÅŸik kelimeler ayrı yazılır.” AÅŸağıdaki birleÅŸik kelimelerden hangisi bu tanıma göre yanlış yazılmıştır?
a) kadirbilmez b) güleryüz c) uçan daire d) döner sermaye e) etyemez
5- “Ruhunu karartan neydi ( ) yaÄŸmur mu yağıyordu ( ) yoksa ÅŸimÅŸekler mi çakıyordu ( )”
Cümlesinde ayraçla gösterilen yerlere sırasıyla hangi noktalama iÅŸareti getirilmelidir?
a) (.) (?) (.) b) (,) (:) (?) c) (?) (,) (?)
d) (,) (;) (?) e) (;) (.) (?)
6- AÅŸağıdaki hitap cümlelerinin hangisinde bir yazım yanlışı vardır?
a) Sevgili Ahmet, b) Sayın Bakan, c) Sayın Dekan,
d) Sevgili Babacığım, e) Kıymetli kardeşim,
7- AÅŸağıdaki cümlelerin hangisinde “ki”nin yazımıyla ilgili bir hata vardır?
a) Cümledeki yazım yanlışlarını bulduk.
b) Ahmet’i dünkü derste göremedim.
c) GeçmiÅŸ zaman olurki, hayali cihan deÄŸer.
d) Bu kitaplar Turgut’unkiymiÅŸ.
e) ÇiÄŸ yemedim ki, karnım aÄŸrısın.
8- AÅŸağıdaki cümlelerin hangisinde “de, da”nın yazımıyla ilgili bir yanlışlık yapılmamıştır?
a) Sinop da Karadeniz bölgesinin geri kalmış illerinden birisidir.
b) Mümkün olsa mutfakda oturacaktı.
c)Yarınki toplantıya Suat’ta gelsin
d) “Tarihde Türklük” adlı eseri çok beÄŸendim.
e) Belli ki bu işte seninde parmağın var.
9- “ İnsan, dostlarını kırmaması ve düÅŸkünleri de gözden uzak tutmaması gerekir.” Cümlesindeki anlatım bozukluÄŸunun sebebi nedir?
a) mantık yanlışlığı b) söz dizimi c) nesne eksikliÄŸi
d) tamlama yanlışlığı e) özne eksikliÄŸi
10- “Hocanın anlattığı bu konuda, ikiliÄŸe düÅŸtüm.” Cümlesindeki anlatım bozukluÄŸunun sebebi nedir?
a) yüklem eksikliÄŸi b) özne- yüklem uygunsuzluÄŸu
c) kelimenin yanlış anlamda kullanılması
d) mantık yanlışlığı e) nesne eksikliği
11- AÅŸağıdaki cümlelerin hangisinde bir yazım yanlışı vardır?
a)Türkiye’nin en geri kalmış bölgelerinden birisi, GüneydoÄŸu Anadolu bölgesidir.
b) Trabzon Karadeniz’in doÄŸusunda yer alır.
c) Türkiye’nin kuzeybatısında Bulgaristan bulunur.
d) Sivas İçanadolu bölgesinde büyük bir ÅŸehirdir.
e) Trabzon’un doÄŸusunda Rize vardır.
12- Aşağıdaki ikilemelerden hangisinin yazımı yanlıştır?
a) civciv b) yavaÅŸ yavaÅŸ c) ucu ucuna
d) çeÅŸit çeÅŸit e) hoÅŸ beÅŸ
13- AÅŸağıdaki seçeneklerin hangisinde nokta iÅŸaretiyle ilgili bir yanlışlık yapılmıştır?
a) 02.06.2003 b) 1. sınıf c) Apt d) Doç. e) cm
14- AÅŸağıdaki cümlelerin hangisinde virgül iÅŸaretiyle ilgili bir yanlışlık yapılmıştır?
a) Sevgili kardeÅŸim,
b) Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük!..
c) YavaÅŸ, yavaÅŸ çıkacaksın bu merdivenlerden.
d) Pencere önüne oturdum mu her ÅŸeyi unuturum.
e) Örnek olsun diye, örnek istemez ya, söylüyorum.
15- Aşağıdaki kısaltmalardan hangisinin yazımı yanlıştır?
a) km’ye b) KKK c) BOTAÅž’ın
d) M.Ö. e) KTÜ’ye
16- AÅŸağıdaki seçeneklerin hangisinde kesme iÅŸareti ile ilgili bir yazım yanlışı yoktur?
a) Milli İstihbarat TeÅŸkilatı’na baÅŸvurdum.
b) Cumhuriyet, onun bize mirasıdır.
c) Kazım Karabekir Paşayı rahmetle anıyoruz.
d) Kenya’lı turistler İstanbul’a gelmiÅŸler.
e) Türk’lük gururu ve ÅŸuuruyla hareket etmeliyiz.
17- “Gölgeler yaklaÅŸtılar ( ) Bir adım kalınca onu kıyafetinden tanıdılar( ) ( ) Koca Ali ( )Koca Ali ( ) be ( ) ( )
Yukarıda ayraçla gösterilen yerlere sırasıyla hangi noktalama iÅŸaretleri getirilmelidir?
a) (.) (:) (–) (...) (,) (!) (...) b) (.) (;) (“) (,) (!) (!) (...)
c) (!) (,) (“) (,) (,) (!) (”) d) (-) (,) (“) (!) (,) (...) (!)
e) (.) (;) (–) (!) (,) (...) (!)
18- AÅŸağıdaki birleÅŸik sözcüklerin hangisinin yazımı doÄŸrudur?
a) kara sinek b) akÅŸamüstü c) göçetmek
d) baÅŸ köÅŸe e) önsöz
19- Aşağıdaki ikilemelerden hangisinin yazımı yanlıştır?
a) cik cik (ötmek) b) cırcır (böceÄŸi) c) soy sop
d) yüz göz (olmak) e) salkım saçak
20- “Derler ( ) İnsanda derin bir yaradır köksüzlük
( ) Budur âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük ( )
mısralarında ayraçla gösterilen yerlere sırasıyla hangi noktalama iÅŸaretleri gelmelidir?
a) (: ) (;) (.) b) (;) (.) (.) c) (;) (,) (.)
d) (: ) (!) (.) e) (,) (,) (...)
3- YAZILI KOMPOZİSYON TÜRLERİ
1- Mektup ve mektup çeÅŸitleri
GeliÅŸen teknoloji karşısında bugün kullanımı azalsa da yine de insanlar arasındaki en önemli haberleÅŸme aracı “mektup”tur. Mektup, birbirinden uzakta bulunan kiÅŸilerin bir haberi duyurmak, bir isteklerini bildirmek veya bir ÅŸey istemek için yazdıkları yazılara denir.
Mektuplar yazıldığı yere, konusuna, amacına ve üslubuna göre ÅŸu çeÅŸitlere ayrılır:
a) Özel Mektuplar
b) Edebî Mektuplar
c) Resmi Mektuplar
d) İş Mektupları
a) Özel mektuplar
Yakın akraba, tanıdık, arkadaÅŸ, eÅŸ- dost ve hısımlar arasında yazılan mektuplara denir. Özel mektuplarda konu, bir haber iletmek, merak edilen bir konuyu sormak, iletilmek istenen duygu ve düÅŸünceleri iletmek, bir ÅŸey istemek olabilir. Mektupta bunlardan biri veya birkaçı karşımıza çıkabilir. İki kiÅŸi arasında yazılan özel mektuplar dışında “davetiye”, “özür”, “tebrik”, “teÅŸekkür” mektupları ve “edebî mektuplar” da özel mektup olarak kabul edilmektedir. O yüzden bu tür mektuplar da kitabımızda “özel mektuplar” baÅŸlığı altında incelenecektir.
Mektuplar da bir yazılı anlatım çalışması olduÄŸuna göre her bir özel mektup türünün kendine özgü yazım planları vardır.
İki kiÅŸi arasında yazılan özel mektuplarda ÅŸu plan uygulanmalıdır:
-Kâğıdın saÄŸ üst köÅŸesine mektubun yazıldığı yer ve tarih yazılmalıdır. Mektubun yazıldığı yer tarihten virgülle ayrılmalıdır. (Trabzon, 13.09.2009 gibi).
-Solda tarihten yaklaşık 5 cm aÅŸağıya, satırbaşı yapılarak hitap cümlesi yazılır. Hitap cümlesi, mektup yazılan kiÅŸiye göre deÄŸiÅŸiklik göstermesi gerektiÄŸinden dikkatli seçilmelidir. (Sevgili Babacığım, Kıymetli AnneciÄŸim, Aziz Dostum, SaygıdeÄŸer ÖÄŸretmenim, Canım KardeÅŸim vb. gibi). Hitaplarda kullanılan her kelime büyük harfle baÅŸlamalı ve hitaptan sonra virgül kullanılmalıdır.
-Mektup metni yazılırken, diÄŸer yazılı anlatım türlerinde olduÄŸu gibi, mektupta da yazı “giriÅŸ-geliÅŸme-sonuç” bölümleri halinde düzenlenmelidir. Mektubun giriÅŸ bölümünde mektubun yazılış sebebi açıklanır, geliÅŸme bölümünde mektubun konusu bütün ayrıntısıyla ortaya konulur. Bu bölüm mektubun en uzun bölümüdür. Mektubun doÄŸru ve kolay anlaşılabilmesi için kullanılan her konu ayrı bir paragrafta ele alınmalıdır. Mektubun sonuç bölümünde ise, mektup yazılan kiÅŸinin hatırı sorularak, iyi dilek ve temenniler iletilir. Mektupta samimi bir üslûp kullanılır.
-Mektubun saÄŸ alt köÅŸesine mektubu yazan kiÅŸinin adı soyadı yazılır ve imzalanır. Sol alt köÅŸeye de mektubu yazan kiÅŸinin açık adresi yazılır.
Mektup yazıldıktan sonra, postaya bir zarf içinde teslim edilir. AÅŸağıda bir mektup zarfının nasıl yazılması gerektiÄŸi gösterilerek, planlı bir özel mektup örneÄŸi verilmiÅŸtir:
Ali İhsan Yazıcı
Pazar Mah. Uzun Sok.No: 7/4 PUL
PK. 55050 SAMSUN
Sayın Fatma Seda DEMİRAYAK
Pazarkapı Mah. Tevfik Sok.No: 2
PK 34100 Silivri / İSTANBUL
Örnek Metin (Planlı yazılmış özel mektup)
Houston, 21.5.1981
Canım Babacığım,
Sizlere biraz geç yazabildiÄŸim için üzgünüm. Fakat çalışmalarım o kadar yoÄŸun ki, anlatamam. Sizi merakta bıraktıysam bağışlayın beni.
Bu sizlere Amerika’dan, Teksas’tan ilk mektup yazışım. Buraya geleli hemen iki hafta oluyor. Bilseniz neler, ne heyecanlar yaÅŸadım ÅŸu kısacık zamanda.
Roma’dan Newyork’a uçakla gelirken, heyecandan içim içime sığmıyordu. Yıllarca hayaliyle yaÅŸadığım Amerika’da ihtisas yapma imkânına kavuÅŸtuÄŸuma hâlâ inanamıyordum. Havaalanında Türk arkadaÅŸlar karşıladı beni. Onlar da, Newyork’taki üniversitelerde ihtisas yapıyorlardı. Sizlere yazdığım kartı havaalanından attım.
Newyork’ta ancak bir gün kalabildim. Ertesi gün sabah erkenden beni Houston’a götürecek uçaÄŸa bindim. Houston havaalanında beni karşılayacak kimse yoktu. O anda nasıl korktuÄŸumu size anlatamam. Senin, annemin sevimli yüzleriniz gözümün önüne geldi. Az İngilizce biliyordum; üstelik büyük ve bilmediÄŸim bir ÅŸehirde yapayalnızdım. Neyse ki, elimde adres vardı. Bir taksiye bindim, kalacağım pansiyona gittim. Oradaki arkadaÅŸlar beni hayretle karşıladılar. GeleceÄŸimden haberleri yoktu. Sonradan aklım başıma geldi. Newyork’tan telgraf çekmemiÅŸtim onlara!
Burada küçük bir odam var. İçinde minicik bir masa, bir yatak, bir dolap. İşte eÅŸyam bu kadar. Ama gece lambasını unutmamalıyım. Okul dışındaki zamanımın hemen hemen tamamı bu odada geçiyor. Çalışmalarımın yoÄŸunluÄŸundan zamanın nasıl geçtiÄŸini fark edemiyorum.
AnneciÄŸim, ayrılırken yüzün çok sarıydı, ÅŸimdi nasılsın? Babacığım, dilerim, ben gittikten sonra tansiyonun çıkmamıştır. Her an gözümün önündesiniz. Sizleri, evimizi, kısacası Türkiye’yi o kadar özledim ki. Burada yemekler çok deÄŸiÅŸik. Bir türlü alışamadım. Ama meraklanmayın, saÄŸlığım çok iyi. ArkadaÅŸlarla da iyi anlaşıyoruz.
AnneciÄŸim, babacığım hepinize sonsuz sevgilerimi ve büyük özlemimi yolluyorum. HoÅŸçakalın.
2007 – Houston Rd. İmza
Anchoroge K. Y. 40223 U.S.A OÄŸlunuz
(Dr. Sakin ÖNER’in (Örneklerle Kompozisyon Düzenli Yazma ve KonuÅŸma Sanatı kitabından alınmıştır.)
Davetiye
Davetiye, düÄŸün, niÅŸan, sünnet, nikâh, konferans, kongre, toplantı vb. gibi sosyal olayları, akraba, dost, tanıdık veya ilgililere duyurmak için yazılan özel mektuplardır.
Davetiyelerde toplantının yeri, tarihi ve saati davetiyenin sol alt tarafında açıkça belirtilmelidir. Ayrıca, özellikle düÄŸün, nikâh, niÅŸan gibi davetlerde, davetlilerin davete katılıp katılmayacaklarını kesin olarak belirtmek için lcv (Lütfen cevap veriniz) kısaltması ile ulaşılacak bir telefon verilir. Böylece davet konusu toplantıya kaç kiÅŸinin katılacağı belli olacağından hazırlıklar da ona göre yapılır.
Bölüm BaÅŸkanımız Prof. Dr. Osman Kemal Kayra tarafından verilecek olan “Türk Dünyası ve Türkçe ” konulu konferansa teÅŸriflerinizi bekler, saygılar sunarım.
İmza
Adem KılıçoÄŸlu
KTÜ Türk Dili Bölümü
Başkan Yardımcısı
Yer : Trabzon Kültür Yurdu.
Gün : 18.09.2009
Saat : 14.30
Özür mektubu: SevdiÄŸimiz, saydığımız kiÅŸi veya kiÅŸilerden herhangi bir durum vesilesiyle özür dilemek için yazılır. Yazılış düzeni bakımından davetiye mektubuna benzer. Özür mektubu dolma kalemle de yazılabilir.
|
21.08.2001 Sayın Adem KılıçoÄŸlu, Trabzon Kültür Yurdu’nda düzenlemiÅŸ olduÄŸunuz “Türk Dünyası ve Türkçe” konulu konferansınıza yoÄŸun iÅŸlerim dolayısıyla katılamayacağım için özür dilerim. Konferansın baÅŸarılı geçmesini diler, saygılar sunarım. İmza Osman DEMİRAYAK |
TeÅŸekkür mektubu
GörülmüÅŸ olan bir yardıma, iyiliÄŸe veya gösterilen bir yakınlığa teÅŸekkür etmek maksadıyla yazılır. Yazılış tekniÄŸi bakımından davetiye, özür, tebrik mektuplarına benzer.
Trabzon / 15.08.2001
Sayın Prof. Dr. Sema DEMİRAYAK
9. Türkoloji Kongresi için göndermiÅŸ olduÄŸunuz “Davet mektubunu” aldım. Nezaketinize teÅŸekkür ederim.
Çalışmalarınızın baÅŸarılı geçmesini diler, saygılar sunarım.
imza
Doç. Dr. Kemal UZUN
Telgraf
Bir özel mektup türü olan telgraf, teknolojinin hızla geliÅŸmesiyle aynı mektup gibi kullanımı azalmasına raÄŸmen zaman zaman kullanılan bir mektup türüdür.
Telgraf özellikle çabuk ulaÅŸtırılması gereken bilgilerin iletilmesi için kullanılan bir mektup türü ile günümüzde cep telefonları, belgegeçerler ve internet bu tür ihtiyaçları daha hızlı saÄŸlamaktadır. Onun için telgraf daha çok davetli olunduÄŸu halde çeÅŸitli sebeplerle katılınamayan davet, düÄŸün, niÅŸan, toplantı vb. gibi etkinliklere gönderilen özür, tebrik vb. gibi duyguları iÅŸleyen bir mektup türü olmuÅŸtur.
Telgrafta ücretlendirme kullanılan kelime sayısına göre yapıldığından telgrafın metni mümkün olduÄŸunca kısa ve açık olmalıdır.
Telgrafın “normal, acele, yıldırım” gibi gitme süresine göre çeÅŸitleri vardır. Telgrafın gitme hızı arttıkça ücreti de artmaktadır.
Telgrafta plan ÅŸöyle olmalıdır:
-Telgraf metninin sol üst köÅŸesine alıcının adı-soyadı ve açık adresi yazılır.
-Adresin altına telgraf metni yazılır.
-Metnin saÄŸ alt köÅŸesine gönderenin adı ve soyadı yazılır.
-Telgraf metninde ad-soyadın altına eÄŸer gerekiyorsa gönderenin açık adresi yazılır. EÄŸer alıcı göndericinin adresini bilmiyorsa adres yazılır. Alıcı gönderenin adını biliyorsa gönderenin adı ana metinden bir çizgiyle ayrılarak ayrıca bir ücret ödemesi engellenir.
Örnek:
İlteriş İnce
AbdullahpaÅŸa Mah.
21.Sok. A Blok. No. 7 ELAZIÄž
15 Mart'ta yanına geleceğim, beni Elazığ'da bekle.
Mehmet Kara
_____________________________________________________________
İnönü Mah. Güzel Sok. Mutlu Apt. No:8
Trabzon
b) Edebi mektuplar
Bir çeÅŸit özel mektup sayılabilecek edebi mektuplar, dil, üslûp ve taşıdığı tarihi ve edebî deÄŸer bakımından özel mektuplardan ayrılır. Bu tür mektuplarda mektubun yazıldığı devrin izlerini bulabiliriz.
Edebî mektuplar hem dili kullanma becerisinin üstün örnekleri olmak, hem de yazıldıkları dönemlerden izler taşımak bakımından, sosyal bilimlerin baÅŸvuru kaynağı olmuÅŸlardır. AÅŸağıda bir edebi mektup örneÄŸi bulacaksınız:
“BeÅŸiktaÅŸ: 2.11.1931
Ziyacığım;
Dün akÅŸam Zübeyr’le sana kısa bir mektup gönderirken bugün senin sesini duyacağımı hiç hatırıma getirmemiÅŸtim. Hatıra getirilmeyen neler neler oluyor deÄŸil mi Ziyacığım? Senin bugünkü vaziyetin; benim Mülkiye’ye girmekliÄŸim hiç düÅŸünmediÄŸim ÅŸeylerdi. Fakat oldu.
Beni evde bulamadığına ne kadar üzüldüÄŸümü tahmin edersin. Mamafih bundan sonra beni evde deÄŸil yalnız ve yalnız mektepte aramaklığını rica edeceÄŸim, çünkü mektepte bekârım.
Sana mektebe nasıl gelineceÄŸini tarif edeyim. Nereden tramvaya bineceÄŸin meçhulümdür. Fakat BeÅŸiktaÅŸ tramvay istasyonunda muhakkak inmelisin. Biraz yürüdükten sonra sol tarafta BeÅŸiktaÅŸ tramvay garajıyla karşılaşırsın. Garajın bitiÅŸiÄŸinde bir sokak vardır. Oraya saparsın ve biraz yürüdükten sonra sokağın ÅŸoseye tekavül ettiÄŸini görürsün. Bu ÅŸoseyi ve zikzaklarını takip ede ede yürürsün. Yirmi dakikalık bir tenezzühten sonra carrefur (Birkaç yol veya sokağın birleÅŸme noktası) gibi bir yere vasıl olduÄŸunu fark edersin. Sağında Harb Akademisi vardır ve önünde diÄŸer bir bina. Sola saparsın, karşında eski bir bina, bahçesi ve parmaklıklarıyla arz-ı endam eder. İşte mektebimiz. Kolay çıkaracağını tahmin ediyorum. Bundan sonrasını sana bırakıyorum bakalım ne olacak? Acaba gelecek misin? Ne vakit geleceksin? Cuma, perÅŸembe ve salı günleri müstesna olmak üzere, haftanın diÄŸer dört gününde, beÅŸle sekiz arasında mektepteyim. DoÄŸrusu bu dört günde üçte de, dörtte de gelsen beni mektepte bulman ihtimali vardır. Fakat ekseriya, mektebin yakınındaki bir kahveye müdavim olduÄŸumuz için, bu saatlerde gelmesen lehinde olur. Mamafih, eÄŸer ne günü geleceÄŸini sarahaten yazarsan o gün seni ne büyük bir sabırsızlıkla bekleyeceÄŸimi elbette bilirsin.
Aynı ÅŸehirde bulunduÄŸumuz halde mektuplaÅŸmamız garip deÄŸil mi? Yalnız, Ziyacığım, zarfın üzerine Pirinççi zâde diye bir ibare koymamanı rica ederim. Adresim ÅŸudur: Cahit Sıtkı, No:352–1 inci Sınıf- Mülkiye Mektebi- Yıldız. Åžimdilik hararetle gözlerinden öper ve yolunu beklerim vefakâr arkadaşım.
Cahit Sıtkı
c) Resmi mektuplar
Resmi mektupları resmi veya özel kurum veya kuruluÅŸlar arasında kullanılan “resmi yazılar” ve kiÅŸilerin kurum ve kuruluÅŸlara yazdıkları “dilekçeler” olmak üzere iki kısımda inceleyebiliriz.
Resmi yazılar (Resmi mektup)
Resmî devlet kuruluÅŸlarının veya tüzel kiÅŸilik taşıyan kuruluÅŸların birbirlerine yazdıkları yazılara ve vatandaÅŸların baÅŸvurularına verdikleri cevaplara resmi yazı (mektup) denir.
Resmi mektuplarda ağır baÅŸlı ve ciddi bir üslûp kullanılmalıdır. Yazının metni amaç ve kapsamına göre düzenlenir. Ayrıntıya girilip konu dışına çıkılmaz. Resmi yazılar eldeki imkânlara göre, daktilo veya bilgisayarda yazılabileceÄŸi gibi, okunaklı bir el yazısıyla da yazılabilir.
Resmi mektupta şu plan uygulanır:
-Yazıyı gönderen kuruluÅŸa ait “baÅŸlık” kâğıdın üst kenarından iki aralık aÅŸağıda ve ortada gösterilir.
-BaÅŸlığın son satırında iki aralık aÅŸağıda ve kâğıdın solunda “sayı ve kayıt numarası” verilir. “Sayı” evrakın dosyalamada kullanılan konu sayısı iken, “kayıt numarası” evrakın “giden evrak defteri”nden aldığı numaradır.
-BaÅŸlığın bitiminden iki aralık aÅŸağıda ve baÅŸlığın bitiminden itibaren saÄŸ üst köÅŸeye günün tarihi yazılır.
-Konu: “Sayı”nın bir aralık altına mektubun konusunu özetleyen kısa bir cümle yazılır.
-Konunun son satırından baÅŸlanarak, metnin uzunluÄŸuna ve kısalığına göre, iki veya dört aralık bırakılarak yazının gönderileceÄŸi kuruluÅŸ ve kiÅŸinin adı yazılır. (gerekiyorsa hitap edilir.)
-EÄŸer yazı daha önceki bir yazıya cevaben yazılmışsa gönderilen makamdan sonra üç aralık verilerek ilgi tutulur. İlgi tutulurken ilgi sözcüÄŸü büyük yazılır.
-Yazının konusuna göre tertip edilecek yazının ana bölümüdür. Varsa ilgiden iki aralık, yoksa kurum veya kiÅŸi adından ilk aralık bırakılarak yazılır.
Metinlerin sonunda yazı bir üst makama veya eÅŸit makama yazılmışsa “arz ederim”, alt makama yazılmışsa “rica ederim”, yazı hem üst hem de alt makamlara dağıtılacaksa “arz ve rica ederim” ifadeleri kullanılır.
-Metnin bitiminden 2–4 aralık aÅŸağıya yazıyı yazan kiÅŸinin adı soyadı yazılarak imzalanmalıdır. İmza, ad- soyadın üst kısmına atılmalıdır. Ad-soyad yazılırken Adın ilk harfi büyük diÄŸer harfleri küçük yazılır, soyadın tamamı büyük yazılmalıdır.
-EÄŸer resmi yazıya eklenen baÅŸka evrak veya evraklar varsa bu, yazının imza bölümünün bitiminden sonra iki aralık verilerek ve sol alt köÅŸeye yazılır. Eklenen evrak bir tane ise “EK” veya “EKİ” baÅŸlığıyla, birden çok ise “EKLER” baÅŸlığıyla verilir.
T.C.
Karadeniz Teknik Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığı
Sayı:520/45
Konu: Harç Kredisi Formu 22 08. 2008
Maliye Bölümü BaÅŸkanlığına,
Rektörlükten Fakültemize gelen harç kredisi formlarından 25 adet, bölümünüz öÄŸrencilerine dağıtılmak üzere ekte gönderilmiÅŸtir.
İstekli öÄŸrencilere birer adet dağıtılarak dekanlığa bilgi verilmesini rica ederim.
imza
Ek. 25 adet harç kredisi formu Prof.Dr. Kamil Yazıcı
Dekan
T.C.
Karadeniz Teknik Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Maliye Bölümü BaÅŸkanlığı
Sayı:520/12
Konu:Harç kredisi formu hk. 30.08.2008
DEKANLIK MAKAMINA
İLGİ: 22.08.2001 tarih ve 520/45 sayılı yazınız.
İlgi yazınız ekinde gönderilen 25 adet harç kredisi formu bölümümüzün öÄŸrencilerine dağıtılmıştır. Formlar öÄŸrencilerimizin ihtiyacını karşıladığı için, bu konuda herhangi bir istek söz konusu deÄŸildir.
Bilgilerinizi ve gereÄŸini arz ederim. imza
Doç.Dr. Osman Pehlivan
Bölüm BaÅŸkanı
Dilekçe
Bir kiÅŸinin istek, dilek ve ÅŸikâyetlerini resmî veya özel bir kuruluÅŸa bildirmek veya herhangi bir konuda bilgi vermek için yazdıkları resmî yazılardır. Dilekçe verme hakkı Anayasa ile güvence altına alınmış bir haktır.
Dilekçe bilgisayarda yazılabileceÄŸi gibi el yazısıyla da yazılabilir. Dilekçe el yazısıyla yazılıyorsa mavi veya siyah renkli mürekkep kalemi veya tükenmez kalem kullanılmalıdır. Dilekçeler kurÅŸun kalemle ve mavi veya siyah renkli kalemler dışındaki renkli kalemlerle yazılmaz.
Kurallarına uygun yazılarak verilen bir dilekçeye ilgili kurum veya kuruluÅŸ cevap vermek mecburiyetindedir. Verilen dilekçenin akıbetini takip etmek için dilekçe sahibi dilekçesini verdiÄŸi kurum/kuruluÅŸtan evrak kayıt sayı ve numarasını almalıdır.
İyi bir dilekçede ÅŸu özelliklerin olmasına dikkat edilmelidir:
“-Dilekçeye verileceÄŸi kurum/kuruluÅŸa hitap cümlesi ile baÅŸlanır. Bu cümlede kullanılacak sözcüklerin tamamı büyük temel harfle yazılabileceÄŸi gibi sadece her kelimenin ilk harfi de büyük yazılabilir. Hitap bölümü kâğıt ortalanarak yazılabilir.
-Sonra dilekçenin amaç ve kapsamına göre dilekçenin metni yazılır. Metin açık, anlaşılır bir dille ve lüzumsuz ayrıntılardan kaçınılarak yazılmalıdır. Dilekçelerde metin istisnasız “arz ederim” ifadesiyle bitirilmelidir.
-GereÄŸini arz ederim” cümlesinin altına veya yanına günün tarihi yazılır. Bazı kaynaklarda dilekçe tarihinin saÄŸ üst köÅŸeye yazılabileceÄŸi ifade edilmektedir. Böyle bir tarih yazımı “resmi mektuplarda” söz konusu olacağından tarih saÄŸ alt köÅŸeye yazılmalıdır.
-Tarihin altına saÄŸ alt köÅŸeye dilekçe sahibin adı- soyadı yazılarak imzalanır. İmza, isim-soy ismin üstündeki boÅŸluÄŸa atılır.
-Dilekçenin sol alt köÅŸesine dilekçeyi yazan kiÅŸinin açık adresi yazılmalıdır.
-Dilekçeye baÅŸka evraklar eklenmiÅŸse adresin altına ek/eklar baÅŸlığıyla evrakların sayısı ve mahiyeti belirtilmelidir.
Dilekçe örneÄŸi:
KARADENİZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ REKTÖRLÜÄžÜ
ÖÄŸrenci İşleri Daire BaÅŸkanlığına
TRABZON
Üniversiteniz Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü I.öÄŸretim, II.sınıf …..numaralı öÄŸrencisiyim. 2008-2009 eÄŸitim ve öÄŸretim yılı bahar döneminde almış olduÄŸum TDB 102 kodlu Türk Dili dersinden CB harf notuyla geçmeme raÄŸmen, transkribimde dersimin notu D (devamsız) görünmektedir.
Durumun yeniden incelenip maÄŸduriyetimin giderilmesini istiyorum.
GereÄŸini arz ederim.
Adres: 09.28.2009
İmza
Ad-Soyad
d) İş mektupları
Özel kuruluÅŸların birbirlerine veya kiÅŸilere gönderdikleri mektuplara denir. İş mektupları çok sık kullanılan mektuplardır.
İş mektuplarında üslûp ciddi olmalı, gereksiz ayrıntılardan ve laubalilikten uzak durulmalıdır.
Bir iş mektubunda şu plan uygulanır:
-Mektubun saÄŸ üst köÅŸesine yer ve tarih yazılır.
-Kâğıdı ortalayarak mektubun yazıldığı firmanın adı ve adresi yazılır.
-Satırbaşı yapılarak mektubun metni yazılır.
-SaÄŸ alt köÅŸeye mektubu yazanın adı- soyadı yazılarak imzalanır.
-Ad-soyad hizasında iki aralık aÅŸağıda olmak kaydıyla mektubun sol alt köÅŸesine, yazan kiÅŸinin açık adresi yazılır.
-Bir firmanın bir kiÅŸiye yazdığı iÅŸ mektuplarında ise sol alt köÅŸeye adres yazılmaz.
İş mektubu örneÄŸi:
Trabzon, 06.08.2001
Serhat Yayıncılık A,Ş, Kızılelma Sok.
Ülkü Apt. No: 3/9
Anafartalar/Ankara
Peyami Safa’nın “Sözde Kızlar ve Matmazel Noralyanın KoltuÄŸu” adlı eserlerinden birer adet aÅŸağıdaki adresime ödemeli olarak göndermenizi rica ederim.
Adres: imza
Karadeniz Teknik Üniversitesi Mehmet Atahan YURT
Türk Dili Bölümü / Trabzon ÖÄŸretim Görevlisi
SERHAT YAYINCILIK A.Åž
Her Türlü Basılı Evrak, Edebî Eserler,
Fikir Kitapları Yayınları İstanbul, 20.08.2001
Sayın Fatma Seda DEMİRAYAK
KTÜ Türk Dili Bölümü ÖÄŸretim Görevlisi/ Trabzon
İlgi: 06.08.2001 tarihli yazınız
Peyami Safa’nın “Sözde Kızlar ve Matmazel Noralyanın KoltuÄŸu” adlı eserlerinden birer adet adresinize ödemeli olarak gönderilmiÅŸtir.
Bilgilerinizi rica eder, saygılar sunarım.
imza
Ahmet Bilgehan DEMİR
Müdür
2-ÖZGEÇMİŞ (CV)
Bir kiÅŸinin kısa hayat hikâyesidir. ÖzgeçmiÅŸ, boÅŸ bir kâğıt kullanılarak yazılabileceÄŸi gibi matbu (basılı) kâğıtlarla da yazılabilir. ÖzgeçmiÅŸte yazının yazıldığı tarih olmaz. ÖzgeçmiÅŸin saÄŸ alt köÅŸesinde yazanın adı- soyadı ve imzası bulunur.
Son zamanlarda matbu örnekleri kullanılan CV’lerin kullanımı daha çok yaygınlaÅŸmıştır. Latince “corriculum vitae” kelimelerinden oluÅŸan CV “özgeçmiÅŸ” anlamındadır. AÅŸağıda iki farklı özgeçmiÅŸ örneÄŸini göreceksiniz:
“1962 yılında Malatya’da doÄŸdum. İlk, orta ve lise öÄŸrenimimi bu ilde tamamladıktan sonra, 1980 yılında, Fırat Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazandım. 1984 yılında bu bölümden mezun oldum. 1985 yılında Diyarbakır Ticaret Lisesine Türk Dili ve Edebiyatı öÄŸretmeni olarak atandım. 1989 yılında Malatya, AkçadaÄŸ DoÄŸanlar Kırtekeler Ortaokulunda okul müdürü ve Türkçe öÄŸretmeni olarak görevlendirildim. Bu görevim sürerken 1989–1990 yılları arasında “Erzurum, Uzundere Dikyar Ortaokulunda Yedek Subay öÄŸretmen olarak çalıştım.
1998 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi RektörlüÄŸünün açmış olduÄŸu “Türk Dili Okutmanlığı” sınavını kazanarak bu göreve atandım.
1999 yılında Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünden Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim dalı “Yeni Türk Dili” bilim dalında “Åžemsi’nin Cevahirü’l- Kelimâtı Üzerine Bir Dil İncelemesi” adlı tezimle mezun oldum ve “bilim uzmanı” unvanını aldım.
Halen Karadeniz Teknik Üniversitesindeki görevim devam etmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıyım. imza
Yılmaz İNCE
Türk Dili Okutmanı
|
|
ÖZGEÇMİŞ(CV) |
|
|
Ünvanı, Adı Soyadı: |
Yrd. Doç. Dr. Zübeyir BÜTÜNER (zubeyir.butuner@bozok.edu.tr) |
|
|
DoÄŸum Yeri: |
Amasya |
|
|
DoÄŸum Tarihi: |
16.10.1954 |
|
|
Milliyeti: |
Türkiye Cumhuriyeti |
|
|
Medeni Durumu: |
Evli |
|
|
Adres: |
Bozok Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, 66200 Yozgat, Türkiye |
|
|
Telefon: |
İş: 0354 242 1021 / 142 Ev: 0354 212 33 36 |
|
|
Åžimdiki Durumu: |
ÖÄŸretim Üyesi |
|
|
Akademik GeçmiÅŸi: |
Doktora :Humboldt Üniversitesi Berlin
Yüksek Lisans : Humboldt Üniversitesi Berlin
Lisans : Humboldt Üniversitesi Berlin
|
|
|
Çalışma Durumu: |
1993- ÖÄŸretim Görevlisi Yozgat Meslek Yüksekokulu-Yozgat-Türkiye 1996- .........:ÖÄŸretim Üyesi, Bozok Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi,Tarih Bölümü, 66200 Yozgat, Türkiye
|
|
|
Araştırma Alanları: |
Türkiye Cumhuriyeti Tarihi ve Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi,Siyasi Partiler |
|
|
Lisanüstü ÖÄŸrencileri: |
- |
|
|
YürüttüÄŸü Dersler: |
Avrupa Tarihi,Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, Osmanlı Sosyo-İktisat Tarihi, Türk İslam Sanatı,ÇaÄŸdaÅŸ Türk Dünyası |
|
|
İdari Görevleri: |
1996- 2007 E.Ü.Yozgat Fen Edebiyat Fakültesi Dekan Yardımcılığı 1996-2000 E.Ü Yozgat Fen Edebiyat Fakültesi Matematik Bölüm BaÅŸkanlığı 2008 Bozok Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölüm BaÅŸkanlığı
|
|
|
Üyelikleri: |
- |
|
|
Yayınları (Kitapları ve Makaleleri): |
a- Die Analyse des Sozialreformismus innerhalb der Republikanischen Volkspartei in den Jahren 1923-1960 in der Türkei (yurt dışı yayında) b- Die Gründe des Eintritts des Osmanischen Reiches in den ersten Weltkrieg an die Seite der Mittelmaechte. (yurt dışı yayında) c- Mustafa Kemal Atatürk Biographie (yurt dışı yayında) d-Johannes Lepsius(yurt dışı yayında):
|
|
2-İlan ve Reklâm
Resmi ve özel kuruluÅŸların personel, malzeme vb. ihtiyaçlarını karşılamak ve ürettiklerini pazarlamak üzere kullandıkları yazılı anlatım türleridir. Günümüzde çok sık kullanılan bu türlerden ilan, firmaların çeÅŸitli alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak için çeÅŸitli kitle iletiÅŸim araçlarından yaptıkları duyuruları ifade ederken, reklâm ise firmaların ürettikleri mal ve hizmetleri yine çeÅŸitli kitle iletiÅŸim araçlarında ve duvar afiÅŸleriyle yaptıkları duyurulara denir.
Pazarlamada çalışacak,
Talaşlı imalatta deneyimli
MAKİNE MÜHENDİSİ veya
TEKNİK ÖÄžRETMENLER
alınacaktır.
emsa@emsamakine.com
Trabzon Nüfus MüdürlüÄŸünden aldığım nüfus cüzdanımı kaybettim. Hükümsüzdür.
Merve KILIÇOÄžLU
Resmî ilân örneÄŸi:
DUYURU
TKİ
ORTA ANADOLU LİNYİTLERİ İŞLETMESİ
BÖLGE MÜDÜRLÜÄžÜNDEN;
ÇAYIRHAN/NALLIHAN-ANKARA
1. Bölgemizde aÅŸağıda belirtilen konularda karşılarında gösterilen tarih ve saatlerde genel ve teknik ÅŸartnamemiz esasları dâhilinde kapalı zarf usulü ihale yapılacaktır.
Tarih:09.07.2001
İhalenin konusu: On kalem muhtelif hidrolik silindir ve yedekleri temini
2. Konu ile ilgili ÅŸartnameler Ankara’da TKİ Genel MüdürlüÄŸü Satınalma Daire BaÅŸkanlığı İç Alımlar Åžube MüdürlüÄŸünden (Hipodrom/ Ankara), İstanbul’da TKİ Satın Alma MüdürlüÄŸünden (G.62 sok. Atatürk ÖÄŸrenci Sitesi karşısı Merkezefendi Zeytinburnu/İstanbul) ve bölge müdürlüÄŸümüz Makine İkmal Åžube MüdürlüÄŸünden bedeli karşılığı temin edilebilir.
3.Teklif mektupları ihale tarihinde saat 14.30’a kadar Bölge MüdürlüÄŸümüz Genel Muhaberat Servisine verilecektir.
4.Postadaki gecikmeler dikkate alınmayacaktır.
5. Bölge MüdürlüÄŸümüz 2886 sayılı Devlet İhale Kanununa tâbi deÄŸildir.
(B; 25045-1462)
Reklâm örneÄŸi:
|
EN YÜKSEK
NET GELİR
KESİN GÜVENCE
BİZİM BANK’TA |
3- Rapor
“Herhangi bir iÅŸ veya olay hakkında bilgi vermek, yapılacak iÅŸlerle ilgili düÅŸünce ve görüÅŸleri belirtmek ve bazı hususları açıklamak için yazılan yazılara rapor denir.”
Raporlar çoÄŸu kez yapılacak iÅŸlere, alınacak kararlara kaynaklık ettiÄŸinden ciddi bir araÅŸtırma ve inceleme sonucu ortaya konulmalıdır. Özellikle sosyal, siyasal, ekonomik raporların hazırlanmasında ciddi bir kaynak taraması yapılmalı ve konu ile ilgili olabildiÄŸince çok kaynaktan faydalanmalıdır.
Hastalarla ilgili doktor raporlarında ise, hasta ile ilgili teşhis belirtilerek yapılan ve yapılması gereken tedavilerle ilgili bilgiler verilir. Adli sağlık raporlarında da mevcut sağlık durumu ayrıntısıyla tespit edilerek adli makamların kovuşturmasına yardım edilir.
|
T.C. KARADENİZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ FARABİ HASTANESİ ADLİ TIP ANABİLİM DALI TRABZON Sayı: B.30.0 KTÜ. 01H00.000/ Konu: Ramis USTABAÅž RAPOR İlgi: Burçka Cumhuriyet BaÅŸsavcılığının 20.11.2002 tarih ve 2002/4711 Muh. Sayılı yazısına karşılıktır. 23.04.2002 günü ateÅŸli silah yaralaması ile getirilen ÅŸahsın Trabzon Farabi Hastanesinde yapılan muayenesinde, saÄŸ orbita lateralinde ateÅŸli silah giriÅŸi, saÄŸ frontotemporalde crush injuri, saÄŸ temporal bölgede 8 cm’lik temporal fasiayı içine alan kesi saptandığı bildirildiÄŸine; Åžahsın tarafımızdan yapılan muayenesinde frontal bölgede ortada yukarıdan glubellaya uzanan 5 cm’lik çevre doku ile renk ve seviye farkı bulunan eski yara nedbesinin çehrede sabit niteliÄŸinde olduÄŸunu bildirir tıbbî kanaat raporudur. Doç. Dr. Åžükrü ULUSOY İmza İmza Tasdik Olunur Yrd. Doç Dr. M. Bülent SAVRAN BaÅŸhekim Adli Tıp Uzmanı (Mühür) Adli Tıp Anabilim Dalı BÅŸk.
|
4- Karar
ÇeÅŸitli amaçlarla kurulan komisyonların çalışmaları sonucunda vardıkları sonuçlara, kamu ve tüzel kuruluÅŸlarının yönetim kurullarının belirli aralıklarla kuruluÅŸla ilgili nelerin yapılıp nelerin yapılmayacağıyla ilgili tartışmalarını yapıp ulaÅŸtıkları sonuçlara karar denir.
Kamu veya tüzel kuruluÅŸlarında alınan kararlar “karar defteri”ne iÅŸlenir. Bu tür toplantılarda alınan kararlar “oy birliÄŸiyle” veya “oy çokluÄŸuyla” alınır.
Kararlar yazılırken açık, anlaşılır, sade bir dille yazılır.
Karar alınma sürecinde karara karşı çıkanlar “muhalefet ÅŸerhi” koyabilirler.
Karar örneÄŸi:
Toplantı Tarihi : ..........................
Toplantı No : ..........................
Toplantıya katılanlar : ............................
Kararlar :
1- Şirketimizin Ticaret Odasına tescilinin en kısa zamanda yaptırılmasına,
2- Şirketimizin banka muamelelerinde .......................................................................nın yetkili kılınmasına,
3- Ticaret hayatındaki geliÅŸmeleri izlemek üzere ...................ve ......................... gazetelerine abone olunmasına,
4- Antetli zarf ve kâğıt bastırılmasına,
5-Ankara ve İzmir"de ÅŸirketin ÅŸubelerinin açılması konusunda Yönetim
Kurulu BaÅŸkanı ...................................... ile üyelerden ................ "nın araÅŸtırma yaparak vardıkları sonuçları bir rapor halinde önümüzdeki yönetim kuruluna sunmalarına,
6- Önümüzdeki toplantının ................................. tarihinde yapılmasına oybirliÄŸiyle karar verildi.
İmza imza
Yönetim Kurulu BaÅŸkanı İkinci BaÅŸkan
imza imza imza
Üye Üye Üye
5- Tutanak
Mahkeme, meclis veya kongre gibi yerlerde söylenen sözlerin veya bir olayın meydana geliÅŸi ile ilgili bilgilerin yazılarak ilgililerce imzalanması sonucu ortaya çıkan yazılı anlatım türüdür.
Tutanakların raporlardan ayrılan en önemli yönü bir araÅŸtırma ve inceleme sonucu ortaya çıkmamasıdır.
TutanaÄŸa esas olan ilgili toplantılar bir gündemle toplanır o yüzden toplantı tutanakları “gündem”in yazılmasıyla baÅŸlar.
Alınan kararlar tespit edilip yazıya geçirildikten sonra, tutanak ilgililerce mutlaka imza edilir.
Olay tutanaklarında ise olayın; nerede ve nasıl gerçekleÅŸtiÄŸi, kimlerin olayın içinde bulunduÄŸu, olayda ne gibi araç gereçlerin kullanıldığı, olayın nasıl sonuçlandığı ortaya konur. Sonunda tutanağı tutan ve eÄŸer varsa ÅŸahitler tutanağı imzalar.
|
TUTANAK 15.01.2001 İletiÅŸim memuru ………….10.01.2001 ile 15.01.2001 tarihleri arasında beÅŸ (5) gün süre ile hiçbir mazeret beyan etmeden iÅŸe gelmemiÅŸ ve sorumluluklarını yerine getirmemiÅŸtir. Personel Müdürü İletiÅŸim Müdürü İmza imza Ad-Soyad Ad- Soyad |
6- Haber
Herhangi bir olayla ilgili alınan veya verilen bilgiye “haber” denir. Gazetelerde haberleri takip edip çalıştığı gazeteye ulaÅŸtırmakla ilgili haber elemanlarına da “muhabir” denir.
Gazeteler haber vermek, toplumu bu haberlerle bilgilendirmek veya aydınlatmak için çıkarlar.
Son yıllarda radyo, televizyon ve internetin yaygınlaÅŸması ve en ücra köÅŸelere kadar ulaÅŸması gazete haberciliÄŸini oldukça zor hale getirmiÅŸtir. Çünkü bahsettiÄŸimiz kitle iletiÅŸim araçları vuku bulan olayları anında izleyenlerine veya dinleyenlerine ulaÅŸtırdıkları için, gazeteler, henüz duyulmamış veya az duyulmuÅŸ haberler peÅŸinde koÅŸmakta, bu haberleri ilginç hale getirebilmek için yorumlu, ayrıntılı ve bol fotoÄŸrafla desteklenmiÅŸ haberler yapmaya çalışmaktadırlar.
Haberlerin belli başlı nitelikleri şunlardır:
-Haberler ilginç olmalı, okuyucuyu kendine çekebilmelidir.
-Bütün gazetelerin deÄŸindiÄŸi yönlerinin dışında farklı tespitler yapabilmelidir.
-Haberin en önemli özelliklerinden birisi de doÄŸru olmasıdır.
-Dili canlı, ilgi çekici, açık ve anlaşılır olmalıdır.
-Haber belli bir mantık düzeni içinde sunulmalıdır.
Örnek
|
SİİRT’İN 37 YILLIK ATATÜRK HATASI Atatürk’ün kente geliÅŸinin 93. yıldönümünün dün kutlandığı Siirt’te, Vali Necati Åžentürk, Atatürk’ün geldiÄŸi tarihin yanlış bilindiÄŸini, bu nedenle dün son kez 14 Eylül’de yapılan kutlamaların bundan sonra 27 Kasım günü yapılacağını söyledi. Atatürk Anıtı’na çelenk konulması, saygı duruÅŸu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından valilik önünde düzenlenen törende konuÅŸan Åžentürk, Atatürk’ün kente geliÅŸinin yıldönümünün 37 yıldır 14 Eylül olarak kutlandığını, yapılan tarih hatasının önümüzdeki yıldan itibaren düzeltileceÄŸini bildirdi. OKUL İSMİ DEĞİŞECEK Atatürk’ün hatıralarını okuduÄŸunu kaydeden Åžentürk, ÅŸunları söyledi: “Atatürk, 27 Kasım 1916 tarihinde Siirt’e gelmiÅŸ. Türk Tarih Kurumu yayınları arasında çıkan kitaplarda bu durum Atatürk’ün aÄŸzından açık bir ÅŸekilde belirtiliyor. Türk Tarih Kurumu ve Genelkurmay Harp Dairesi BaÅŸkanlığı ile görüÅŸerek kutlama törenlerini 27 Kasım tarihine alacağız. Bu arada birkaç okulumuza 14 Eylül adını vermiÅŸiz. Bunların da adını 27 Kasım olarak deÄŸiÅŸtireceÄŸiz. Kutlama töreni önümüzdeki yıldan itibaren 27 Kasımda yapılacak.” SİİRT AA MİLLİYET GAZETESİ 15.09.2009 |
7- Özet Çıkarma
Bir yazının veya bir kitabın özü ve ana planı bozulmadan kısaltılıp bir bakıma okuyucuya tanıtılmasına özet (çıkarma) denir.
Özetin eÄŸitim hayatımıza ve günlük hayatımıza önemli katkıları vardır. OkuduÄŸumuz bir yazının veya kitabın özetini çıkarmışsak bir daha okuma ihtiyacı duymayız. Özetten yazıyı veya eseri hatırlayabiliriz.
Özet çıkarmak daha çok roman, hikaye, tiyatro gibi uzun metinleri olan edebî türlerde karşımıza çıkar. Özetin uzunluÄŸu özetin amacına ve kullanılacağı yere göre deÄŸiÅŸir.
Özet çıkarırken ÅŸu hususlar göz önünde tutulmalıdır:
-Özette yazıdaki (eserdeki) mantık sırası bozulmamalıdır.
-Özette geniÅŸ zaman veya ÅŸimdiki zaman fiil kipleri kullanılmalıdır.
-Özet yazının belli kısımlarının aynen yazılmasından oluÅŸmamalı, bölümler yazıdaki ağırlığına göre özette de olmalıdır.
-Özetin sonunda yazının ana fikri ve yardımcı fikri eÄŸer gerekiyorsa verilebilir.
“YABAN ROMANININ ÖZETİ
Birinci Dünya Savaşı’ndan bir kolunu kaybetmiÅŸ olarak İstanbul’a dönen Yüzbaşı Celal, iÅŸgal altındaki ÅŸehrin manzarasına ve insanlarına tahammül edemez; burada boÄŸulur gibi olur. AlabildiÄŸine kötümser bir hava içinde- biraz nefes alabilmek için- Anadolu’ya sığınmaya karar verir. GideceÄŸi yer olarak, emir eri Mehmet’in Haymana dolaylarındaki köyünü seçer.
Seçer ama genç adam burada da büyük bir hayal kırıklığı ile karşılaşır; köy baÅŸtan baÅŸa yoksulluk, kirlilik, bakımsızlık, gerilik ve cahillik içindedir. Köylü ise kendisine çevrenin dilinde “yabancı” demek olan “yaban” sanını takarlar ve iliÅŸkisi bulunan birkaç kiÅŸi dışında hemen hiç kimse onunla ilgilenmez, dostluk kurmaz. Çolak subayın ısrarla kendilerine yönelme çabasını boÅŸa çıkarırlar.
İstiklal Savaşı, bin bir zorluk içinde, fakat tam bir destan niteliÄŸinde devam etmektedir; ama köylüler bu savaÅŸla da ilgili deÄŸillerdir. Yüzbaşı Celal, hiç olmazsa bu ulusal konuda onları uyarmak, heyecana getirmek isterse de bu da sonuç vermez.
Köylü; Salih aÄŸa gibi mütegallibelerin, Åžeyh Yusuf gibi tamamen câhil ÅŸeyhlerin elinde, pençesinde kıvranmakta fakat bunun farkında bile olamamaktadır.
Tek yakını olan emireri Mehmet yeniden askere alınınca Yüzbaşı Celal köyde büsbütün yalnız kalır. Bu arada Emine adlı saf, temiz bir köylü kızını sever, hatta onu ailesinden isterse de ailesi, hem yaban hem de çolak olan Celal’e kızlarını vermezler. Bu durum onun bunalımlarını daha da artırdı.
Bu sırada düÅŸman ordusu köye yaklaÅŸtığı halde halkta hiçbir telaÅŸ ve heyecan görülmez. Aksine hemen herkes, rahatlarını bozup düÅŸmanla savaÅŸan Mustafa Kemal PaÅŸa’ya düÅŸmandır. Evet durum böyledir; çünkü yıllardır cahil bırakılan köylüde vatan, özgürlük kavramı yok olmuÅŸ, bunun yerine tam bir uyuÅŸukluk gelmiÅŸtir. Köylü hükümeti, hükümet adamını hiç mi hiç sevmez; çünkü yüzyıllar boyu hükümet onlara ne hekim ne öÄŸretmen yollamış, ama vergi için tahsildarları her zaman karşılarına dikmiÅŸ, asker lazım olunca gencecik çocuklarını alıp alıp götürmüÅŸtür.
Nihayet, düÅŸman köye girer. Fakat ilk anda ortalarda hemen hemen hiç kimseyi bulamaz. Köylüler -akıllarınca savunmak için- yakınlardaki bir derenin içine saklanmışlardır. DüÅŸman askerleri, bu savunmasız ve zavallı halkı ite kaka köy meydanına toplar. Büyük küçük herkese akla gelmez zulüm ve iÅŸkenceler yapar. Evlere girer, eÅŸya adına ne bulursa yaÄŸmalar, birçoÄŸunu öldürür. Sonra ortalığı yangına verir.
Meydanda kurbanlık koyun gibi toplanıp rasgele öldürülecek köylüler arasında Emine de bulunmaktadır. Yüzbaşı Celal, sevgisinden bir türlü kurtulamadığı bu genç kadını, o kargaÅŸalık arasında kolundan çekip bir tarafa götürür. Burası oldukça kuytu yıkık bir duvar gibidir. Bir süre burada beklerler; fakat bulundukları bu yere de mermi yaÄŸmaya baÅŸlayınca daha ilerileri koÅŸmaya çalışırlar. Ne var ki bu sırada ikisi de birer kurÅŸun yarası yemiÅŸtir. Bir aÄŸaç dibinde birbirlerinin yaralarını üstlerinden kopardıkları çamaşırlarla baÄŸlarlar, biraz dinlenir, tekrar kaçmaya koyulurlar. Ancak, yarası ağır olan Emine’nin artık takati kalmamıştır. Yüzbaşı Celal, köye geldiÄŸinden beri tuttuÄŸu hatıra defterini bitkin kadının avuçları içine tutturup son bir güçle doÄŸuya doÄŸru yollanıp ufuklarda kaybolur…
SavaÅŸ bitmiÅŸ, düÅŸman ülkeden kovulmuÅŸtur. DüÅŸmanın yurtta yaptığı zulüm ve vahÅŸilikleri inceleyen bir komisyon bu köye de gelir. Ortalığı gözden geçirirken taÅŸlar ve kemikler arasında, Yüzbaşı Celal’in Emine’nin ellerine bıraktığı defterin yanmış parçalarını da bulurlar. Komisyon üyeleri, merak edip, köylülere bunun sahibinin kim olduÄŸunu sorarlar. Ama köylü yine aynı kaygısızlık ve umursamazlık içindedir.
“Kim olduÄŸunu ne bilelim. İşte yabanın biriydi” diye cevap verirler. (Åžemseddin KUTLU- GeçmiÅŸten Günümüze Türk Romanları)
8- Not Alma
Herhangi bir yazıyı okurken, bir konuÅŸmacıyı (konferans, panel, sempozyum, açık oturum vb. etkinliklerde) dinlerken, düÅŸünürken, ders çalışırken veya bir iÅŸ yaparken konunun önemli noktalarını daha sonra hatırlamak üzere kaydetmeye not almak denir.
Not almanın birçok faydası vardır. Gerek öÄŸrencilik hayatında, gerekse ilmi çalışmalarda tutulan notlar, konunun can alıcı noktalarının, önemli kısımlarının hatırlanıp, kullanılmasına katkıda bulunur. İlmi çalışmalarda notlar “fiÅŸlere” alınabilir.
Not alırken şunlara dikkat edilmelidir:
-Notlar rasgele tutulmamalı, okunan veya dinlenen konunun can alıcı noktaları tespit edilebilmelidir.
-Notlar ayrıntı içermemeli, konunun bütününün hatırlanmasını saÄŸlayacak ana ve temel günleri not edilmelidir.
-Not sırasında kişi sadece kendisinin bilebileceği kısaltmalar kullanılabilir.
-Mümkün olduÄŸu kadar, daha sonra okunup, takip edilebilecek bir dil ve üslupla notlar alınmalıdır.
-Notun nereden, ne zaman alındığı mutlaka belirtilmelidir.
9- Makale
Herhangi bir konuda bilgi vermek, bir düÅŸünceyi açıklamak veya ispatlamak amacıyla yazılan fikir yazılarına makale denir.
Makalede esas unsur fikirdir. Bu nedenle çalakalem makale yazılmaz. Makale yazmak için ciddi bir ön hazırlık gerekir. Yazar konu ile ilgili araÅŸtırma yapmalı, konunun kaynaklarına ulaÅŸabilmelidir.
Makalelerde amaç ele alınan konuda okuyucuyu inandırmak olduÄŸundan yazının ciddî bir plan dâhilinde yazılması gerekir. Bir makalenin içerik (muhteva) planı ÅŸöyle olmalıdır:
GiriÅŸ bölümünde ele alınan konu, hiçbir ayrıntıya girmeden ortaya konulur. Makalenin giriÅŸ bölümü genellikle tek paragraftan oluÅŸan kısa bir bölümdür.
GeliÅŸme bölümünde ise konu bütün ayrıntısıyla ortaya konur. Konunun çeÅŸitli yönleri her biri ayrı bir paragraf halinde iÅŸlenir. Bu bölümde, bilimsel gerçekler, özlü sözler, günlük hayatta karşılaşılan olaylar, konuyla ilgili bilim, sanat, siyaset adamlarının görüÅŸleri makalede iÅŸlenen konuyu ispatlamak veya desteklemek üzere kullanılabilir. Makalenin konusuna ve amacına göre, 2–3 paragraftan veya onlarca paragraftan oluÅŸabilir.
Makalenin sonuç bölümünde ise giriÅŸ ve geliÅŸme bölümünde ortaya atılan ve bütün yönleriyle iÅŸlenen konu ile ilgili bir hükme varılır. Konu bir ana fikre baÄŸlanarak sonlandırılır. Makalenin sonuç bölümü de kısa bir paragraftan oluÅŸmalıdır.
Gazetelerin veya dergilerin ilk sayfalarında görülen makalelere “baÅŸ makale”, bu makaleleri yazanlara da “baÅŸyazar” denir.
MİLLİ EĞİTİMİMİZDE EĞİTİCİ VE ÖÄžRETİCİ OLARAK İNSAN
ÖÄŸretmenlik mesleÄŸi her milletin hayatının deÄŸiÅŸik zamanlarında deÄŸiÅŸik önem ve fonksiyon kazanmıştır. Bizim tarihimizde de siyasi ve sosyal deÄŸiÅŸme çaÄŸlarında öÄŸretmen zümresine özel bir önem verilmiÅŸtir. Bu yüzden, eÄŸitici ve öÄŸretici durumda bulunanların gerek yetiÅŸtirilmeleri, gerek kendilerine verilen sosyal mevki incelenirken cemiyetin genel gidiÅŸini daima göz önünde tutmamız gerekiyor.
EÄŸiticilik ve öÄŸreticilik her zaman meslekten olmayı gerektirmez; bu açıdan öÄŸretmenliÄŸi meslek edinenler asıl büyük öÄŸretici- eÄŸitici kitle içinde bir azlık teÅŸkil ederler. Hepimizin birinci derecedeki eÄŸitici ve öÄŸreticileri anne ve babalarımızdır; öÄŸretmen, hayatımızın ancak belli bir döneminde karşımıza çıkar. ÖÄŸrendiklerimizin pek çoÄŸunu gayri resmi yollardan, yani doÄŸrudan doÄŸruya öÄŸretici gaye taşımayan kaynaklardan almışızdır. Ve nihayet, insanlığın büyük öÄŸreticileri vardır; bunlar sadece bir dershane kalabalığına deÄŸil bütün dünyaya hitap ederek hepimizin hayatına yön vermiÅŸlerdir.
Fakat bugün eÄŸitici ve öÄŸretici denilince bu iÅŸi meslek edinen ve bu maksatla yetiÅŸtirilmiÅŸ olan kimseleri anlıyoruz. Bunun baÅŸlıca sebebi, modern çaÄŸda eÄŸitim ve öÄŸretimin gitgide daha çok formel bir mahiyet kazanmasıdır. GeçmiÅŸ yüzyılların büyük ilim, sanat ve fikir adamları, idarecileri bugünkü gibi mektep sıralarından yetiÅŸmiÅŸ kimseler deÄŸildi. Bunlar birer ustanın yanında ÅŸahsi münasebetler içinde eÄŸitimlerini tamamlıyorlardı; resmi mektebe gittikleri zaman da yine bir hocaya çırak oluyorlardı. Aslında bu tarz bir eÄŸitim bütün diÄŸerlerine göre en tesirli ve en verimlisi idi, fakat ÅŸimdi “modern” dediÄŸimiz tipte bir ülkede böyle bir eÄŸitimi tatbik etmek imkânı kalmamıştır. Özellikle modern ilmin geliÅŸmesi sonunda teknik eÄŸitim bile büyük ölçüde kitap bilginse ve formel tahsile ihtiyaç göstermektedir. Ayrıca modern cemiyetin yapısı çok sayıda insanın uzun süren bir tahsilden geçirilmesini mecburi kılmıştır. Böylece günümüzde öÄŸretmensiz eÄŸitim âdetâ düÅŸünülemez bir hale gelmiÅŸ bulunuyor.
Sosyal deÄŸiÅŸmenin çok az olduÄŸu dönemlerde öÄŸretmenin esas görevi geleneÄŸi mümkün olduÄŸu kadar noksansız bir ÅŸekilde muhafaza etmek ve onu yeni nesillere olduÄŸu gibi aktarmak olmuÅŸtur. Bilgi devamlı oluÅŸan bir ÅŸey deÄŸil, tamamlanmış bir kitap gibi telakki edilmiÅŸ, bu tamamlanmış bilgiyi en çok hafızasına yerleÅŸtiren kimse en iyi öÄŸretmen sayılmıştır. ÖÄŸretmenin yaptığı iÅŸ standart eserleri takip etmek, bunları ÅŸerh ve izah etmektir. Bu türlü bir eÄŸitim, çağın ilim ve bilgi anlayışının bir sonucudur. Nitekim bizde medrese öÄŸreniminde esas olan, resmi doktrinin birer parçası haline gelmiÅŸ bulunan belli bir takım metinlerin okutulmasıydı. Gelenek o derece zihinlere yerleÅŸmiÅŸti ki, bazen orijinal eserler yazmış bulunanlar bile bu eserlerini eskilerin ÅŸerhi mahiyetinde görüyorlardı.
Türkiye’de öÄŸretmen meselesi ilk defa batılı veya modern tarzda öÄŸretimin giriÅŸiyle ortaya çıkmıştır, çünkü o zamana kadar yürüyüp gelen din eÄŸitimi ve öÄŸretimi dışında yeni bir tahsil ve bu tahsili verecek yeni insanlar söz konusu oluyordu. Bu yüzden öÄŸretmen yetiÅŸtirmenin baÅŸlangıcını, maarif ıslahı hareketlerinin baÅŸladığı zaman götürebiliriz. Medresenin dışında okullar çoÄŸaldıkça bunlar için öÄŸretmen bulmak da bir problem teÅŸkil ediyordu. Fakat bu okullar uzun süre medrese alışkanlığının tam dışına çıkamamış ve tedrisat büyük ölçüde klasik dillere, tarih ve edebiyata dayandığı için, baÅŸka kaynaklardan yetiÅŸmiÅŸ kimseler buralarda öÄŸretmen kadrosunu doldurmuÅŸlardı. Bizde ilk öÄŸretmen okulu olan Darülmuallim’in açılışı 1848 yılındadır. ÖÄŸretmen okullarının çoÄŸalması ve geliÅŸmesi ise 1868’den sonraki tarihlere rastlar. Bu geliÅŸmenin en verimli çağı ise, maarifin bütün memleket sathına yayıldığı II. Abdülhamit devridir. O tarihlerde öÄŸretmen okulları ülkenin en bilgili kimselerinin hoca olarak istihdam edildiÄŸi yerler olarak seçkin birer müessese haline gelmiÅŸti. Buralardan yetiÅŸen genç öÄŸretmen zümresi kısa zamanda memleketin kaderine hâkim olan gruplar arasında önemli bir yer almıştır.
İkinci MeÅŸrutiyet ve Cumhuriyet rejimleri birer inkılâp rejimi olmak itibariyle ideolojik eÄŸitime büyük önem vermiÅŸ, bunun için de öÄŸretmen zümresini iktidarın temsilci ve imtiyazlı sınıfı haline getirmiÅŸtir. Modern tahsilin çok yeni bir ÅŸey olduÄŸu ülkede öÄŸretmenler rejimle birlikte yeni medeniyeti de temsil eden nüfuzlu, itibarlı kimselerdi. İttihat ve Terakki Fırkasının bütün memleket çapında yerleÅŸmesinde baÅŸlıca faktörlerden biri de öÄŸretmenlere dayanmak suretiyle her tarafta kökleÅŸmesiydi. Nitekim Milli Mücadele için giriÅŸilen teÅŸkilatlanma faaliyeti daha önce ittihatçılar tarafından temelleri atılan ve esas unsuru öÄŸretmen olan taÅŸra teÅŸkilatına dayanmıştı.
Bizim her iki inkılâbımızın da ana teması milliyetçilikti. Milliyetçilik bir ülkedeki insanlar arasında milliyet esasına dayanan bir birlik ve dayanışma ÅŸuuru yaratmayı gaye edinir. Bunun için de, milliyeti teÅŸkil eden kültür unsurları ile milletin milli kültür istikametinde bir öÄŸrenimden geçirilmesi gerekir. İşte bu iÅŸi yapacak olan öÄŸretmenlerdir. ÖÄŸretmenler sadece inkılâbın ideolojisini yaymakla kalmaz, aynı zamanda inkılâp rejiminin de sadık birer bekçisi olurlar. Ancak, milliyetçilik çeÅŸitli yer ve zamanlarda deÄŸiÅŸik muhtevalar kazanan bir ideolojidir. İkinci MeÅŸrutiyetin, ilk Cumhuriyetin ve nihayet demokrasi devrinin öÄŸretmenlerinde milliyetçilik anlayışı birbirinden oldukça farklı olmuÅŸtur. Cumhuriyet devrinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile öÄŸretim tamamıyla devlet tekeli ve kontrolüne alınmış, böylece öÄŸretmen zümresine devletin resmi ideolojisini vermek imkanı iyice artmıştı. İkinci MeÅŸrutiyetle baÅŸlayan ve devam eden romantik bir idealizm, Cumhuriyetin ilk büyük deÄŸiÅŸme hamleleriyle büsbütün hızlandı ve Cumhuriyet öÄŸretmeni yepyeni bir ülkenin ve milletin yapıcısı rolüyle ortaya çıktı.
Milliyetçilik bütün millet fertlerinin kısa zamanda okuma-yazma öÄŸrenerek ortak kaynaklardan beslenmesini gerektiriyordu. Fakat bu arada iÅŸin içine baÅŸka bir fikir daha karışarak milli eÄŸitim faaliyetlerinin özellikle ilk tahsil seviyesinde yoÄŸunlaÅŸmasını hızlandırdı. Bu fikir iktisaden geri kalmış pek çok ülkenin uzun zaman kapıldığı ve bazılarının hâlâ kurtulamadığı bir heyecandır: “Yaygın bir ilk tahsil kalkınma için ÅŸarttır. Bir memlekette herkes okuma-yazma bildiÄŸi takdirde cehâlet yenilmiÅŸ olacaktır.” Nitekim okuma-yazma kampanyalarının bir adı da “cehaletle mücadele” kampanyasıdır. İşte bu kalkınma manivelasının başında ilkokul öÄŸretmeni bulunduÄŸu için bizim eÄŸitim sistemimiz çok uzun yıllar boyunca umumî tahsil seferberliÄŸinin bir vasıtası olarak çalışmış, ilkokul öÄŸretmeni yetiÅŸtirme fikri diÄŸerlerinden öncelik almıştır. Bu fikrin âdeta tutku halini aldığı bir devirde “Köy Enstitüleri” denilen okulların açıldığını görüyoruz.
Köy Enstitüleri bizde eÄŸitim, eÄŸitim, öÄŸretmen ve kalkınma anlayışı bakımından tipik olduÄŸu için üzerinde kısaca da olsa durmamız gerekiyor. Zamanın iktidarı bu okullara pek büyük bir ümit baÄŸlamıştı, çünkü buralardan yetiÅŸen çocukların köylere giderek inkılâbı sadece sözle deÄŸil, gerçek bir kalkınma ile kökleÅŸtirecekleri düÅŸünülüyordu. Enstitü mezunu öÄŸretmenler köylerde hem çocukları okutacaklar, hem köylüye çiftlik, hayvancılık, hatta yapı iÅŸlerinde hocalık ve rehberlik edeceklerdi. Bütün bunlar ÅŸehirlerdeki ortaokullar seviyesinde verilen bir tahsille saÄŸlanmış olacaktı. BaÅŸka bir deyiÅŸle, Köy Enstitüsü mezunu ÅŸimdi her biri en az lise çapında meslek okullarında yetiÅŸmiÅŸ teknisyenlerle yaptırdığımız iÅŸleri tek başına bilecek ve uygulayacaktı. Sonucun tam mânâsıyla bir fiyasko olduÄŸunu hepimiz biliyoruz. Enstitü mezunları örnek çiftçilik göstermeleri için kendilerine tahsis edilen tarlaları bile kullanamamış, onların yerine köylü bu toprağı iÅŸlemiÅŸti.
Orta ve yüksek tahsil seviyesinde öÄŸretmen yetiÅŸtirme fikri geri plana atılmış olmakla birlikte, bu müesseselere öÄŸretmen veren okulların oldukça eski ve saÄŸlam geleneklere sahip oluÅŸu yüzünden, Türkiye’de özellikle orta öÄŸretim uzun yıllar kaliteli öÄŸretmen sıkıntısı çekmedi. Ortaokul ve lise sayısı oldukça azdı, bunlara öÄŸretmen yetiÅŸtiren okullar ise memleketin o zaman için kalburüstü personeli ile teçhiz edilmiÅŸti. Bugün geriye doÄŸru baktığımızda, o günlerin orta ve lise öÄŸretmenlerinde ÅŸimdi pek nadir rastlanan bir bilgi ve ÅŸahsiyet bütünlüÄŸünün mevcut olduÄŸunu pekiyi hatırlarız.
Türkiye’de okullaÅŸmanın büyük bir hız kazandığı demokrasi döneminde bir yandan mevcut öÄŸretmen okullarının kapasitesi artırılmış, bir yandan yenileri açılarak artan öÄŸretmen ihtiyacı karşılanmaya çalışılmıştır. Fakat öÄŸrenci sayısındaki artış ile öÄŸretmen sayısındaki artış aynı nispetlere göre olmadığından, ortaya çıkan dengesizlik ÅŸu iki neticeye yol açarak eÄŸitimi büyük bir çıkmaza sokmuÅŸtur: ÖÄŸretmen okulları mezunlarının kalitesinin düÅŸmesi ve öÄŸretmen açığının kapatılması için meslekten olmayan kimselerin istihdam edilmeleri. Bu arada Milli EÄŸitim Bakanlığı mânâsız bir kaprisle bu problemi büsbütün içinden çıkılmaz hale getirmiÅŸ, kendi okullarından yetiÅŸenlere öncelik tanıma gayretiyle üniversite mezunu öÄŸretmenlere uzun yıllar vazife vermemiÅŸtir. ÖÄŸretmenlik yapacakların pedogoji formasyonuna sahip olmaları ile ilgili son bir yönetmelik ise, üniversite mezunlarına öÄŸretmenlik yolunu fiilen kapatmış bulunuyor.
Bugün öÄŸretmen meselesi özellikle iki açıdan büyük bir dert halindedir ki, bunlardan biri iktisadi, diÄŸeri bir zihniyet meselesi olarak karşımıza çıkıyor. İktisadi mesele öÄŸretmenlik mesleÄŸini itibarsız kılan ve öÄŸretmeni karnını doyuramaz hale getiren bir büyük deÄŸiÅŸme ile ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin kalkınma hareketine geçmediÄŸi bir devirde devletten maaÅŸ alanlar oldukça refah içinde yaÅŸayan bir zümre teÅŸkil ediyorlardı ve öÄŸretmenler de bunlar arasındaydı. Ancak sabit gelirlilerin ağırlaÅŸan hayat ÅŸartlarıyla baÅŸ edemediÄŸi iktisadi deÄŸiÅŸme çağında öÄŸretmenler gitgide sefilleÅŸen memur kitlesinin başında yer almışlardı. Bu sefalet öÄŸretmenlik mesleÄŸini cazip olmaktan çıkardığı için, genellikle baÅŸka mesleklere ait tahsile imkân bulamayanların oraya dolmalarına yol açmaktadır. DiÄŸer taraftan, mesleÄŸe karşı hiçbir heves bırakmayan yoksulluk, öÄŸretmenlerde ancak isyankâr duyguları geliÅŸtirmiÅŸtir ki, bu hal Türkiye’de öÄŸretmenlerle birlikte okumuÅŸ kitlede rastlanan genel manzaranın bir numunesidir. Cemiyetin kıymet sisteminde tahsil ve öÄŸretmenlik çok yüksek bir yer iÅŸgal ederken, fiilen yaÅŸanan hayatta bunların hiçbir deÄŸer ifade etmeyiÅŸi elbette bir takım istenmeyen neticeler doÄŸuracaktı. Kaldı ki, kendi haline isyan edecek kadar tahsil görmüÅŸ olan, fakat bu hali layıkıyla yorumlayacak derecede bilgisi bulunmayan insanlar sadece yıkıcı tepkiler gösterebilirdi. İşte Türkiye’yi baÅŸtanbaÅŸa kaplamış olan anarÅŸi ve terör atmosferine öÄŸretmen zümresinden hayli insanın çeÅŸitli derecelerde karışmış olmalarının baÅŸlıca sebebi budur.
İkinci mesele zihniyetle, yani Türkiye’yi idare eden elitlerin eÄŸitim ve kalkınma anlayışlarıyla ilgilidir ve birinciden daha önemlidir. Bütün problem, Türkiye’nin kalkınmasında neye ve kimlere öncelik verileceÄŸi noktasındaki anlayış farkından kaynaklanmaktadır. Türkiye az geliÅŸmiÅŸ bir ülkedir; dolayısıyla elindeki kaynaklar sınırlıdır ve sınırlı kaynakları en verimli yerlere yatırabilmek için bir tercih sıralaması yapmak zorundadır. Bu tercih ÅŸimdiye kadar hep umumî tahsil lehinde yapılmış, yani herkesin ilkokuldan geçmesi ve okur-yazar oranının yüzde yüze çıkarılmasıyla ülkenin kalkınacağı zannedilmiÅŸtir. Bu düÅŸünce öÄŸrenciye öncelik verilmesini, öÄŸretmen meselesinin geri planda bırakılmasını gerektirir. Hedef edinilen eÄŸitimi verebilmek için iyi yetiÅŸmiÅŸ insan gücüne ihtiyaç yoktur. Fakat ilk eÄŸitim bu anlayış sahiplerinin düÅŸünmediÄŸi kadar önemli bir iÅŸtir ve bu önemi dolayısıyla bütün ileri ülkelerde ilkokullara öÄŸretmen yetiÅŸtiren okullarda üniversite dengi bir eÄŸitim yapılır. Åžunu hemen belirtelim ki, ilkokul öÄŸretmeninin üniversite tahsili görmesi, ilkokul çocuÄŸuna yüksek seviyede bilgiler verilmesi için deÄŸildir. Tersine, ortada öÄŸretimden çok burada bir eÄŸitim meselesi vardır ve eÄŸitim meselesi vardır ve eÄŸitim bilgi aktarmaktan çok daha önemli, daha zor bir iÅŸtir.
Bizde en az anlaşılan ve önem verilen öÄŸretmen, orta tahsil öÄŸretmeni olmuÅŸtur. Bütün kalkınmış ülkelerde orta öÄŸretimin iki gayesi ve iki sahası vardır. Birincisi meslek eÄŸitimi vermek ve doÄŸrudan doÄŸruya hayata atılacak insanları yetiÅŸtirmek, ikincisi ise yüksek tahsile öÄŸrenci hazırlamak. Mesleki eÄŸitimi teknik bilgi ve maharetler gerektirdiÄŸi için, bunlar öÄŸretecek olanların iyi birer teknisyen olmaları çok defa yeterlidir. Fakat yegâne gayesi yüksek tahsile öÄŸrenci hazırlamak olan liselerde öÄŸretmenlik yapanlar yüksek tahsilin mahiyetini ve problemlerini iyi bilen insanlar olarak yetiÅŸmek zorundadırlar. Tabir caizse, bunlar liselerde çalışan üniversite hocaları gibidirler. Türkiye’de yakın zamanlara kadar orta tahsilin bu fonksiyonları hiç gözetilmemiÅŸ ve ortaokul mezunluÄŸu, lise mezunluÄŸu gibi baÅŸlı başına tahsil kademeleri ortaya çıkmıştır.
Orta öÄŸretime öÄŸretmen yetiÅŸtiren müesseseler eskiden ortaokul öÄŸretmeni ve lise öÄŸretmeni yetiÅŸtirenler diye ikiye ayrılıyor ve lise öÄŸretmenleri üniversiteden, ortaokul öÄŸretmenleri orta öÄŸretmen okullarından yetiÅŸiyordu. Uzun zamandır bu ayrım ortadan kalkmış ve lise öÄŸretmenleri çoÄŸunlukla eÄŸitim enstitülerinden alınır olmuÅŸ, ÅŸimdi ise üniversite çıkışlı öÄŸretmenlerin Milli EÄŸitim Bakanlığına ait okullarda çalışma imkânı tamamen kaldırılmış bulunuyor. Türkiye’de batılı ülkelerin standartlarına göre üniversite tahsilinin bile arzu edilen seviyenin çok altında bulunduÄŸu göz önünde tutulursa, eÄŸitim enstitülerinin üniversite hazırlığı için öÄŸretmenlik yapacak kimseleri yetiÅŸtirmekte ne önemli güçlüklerle karşı karşıya olduÄŸu tahmin edilebilir.
Åžu halde Türkiye’deki maarif sistemi öÄŸretmeni hem maddi imkanlardan hem gerekli ölçüde bilgi ve görgüden mahrum bırakarak onu iki türlü yoksulluÄŸa itmektedir. Hele son yıllarda bir siyasi iktidarın ideolojik maksatlarla binlerce kiÅŸiyi üç ay içinde “hızla” öÄŸretmen yapıp lise ve ortaokullara göndermesi mevcut derdi tam bir felâket haline döndürmüÅŸtür.
Hangi seviyede olursa olsun, öÄŸretimin niteliÄŸine baktığımız zaman eskiye nispetle hiç de yol almadığımız söylenemez. Medresenin asıl kusuru yaratıcı bilgiye kapalı kalması, kitabı veya hocayı deÄŸiÅŸmez otorite diye kabul etmesiydi. Bugün öÄŸretmenlerimizin, kendi yetiÅŸmelerinin kaçınılmaz bir sonucu olarak, aynı kısırlık içinde bulunduklarını görüyoruz. Bu kısırlık daha iÅŸin başında bir metot hatasından doÄŸuyor. ÖÄŸretmenin vazifesi öÄŸrencideki kabiliyeti ortaya çıkarmak ve onun iÅŸlenmesine yardımcı olmaktır. Bunu yapabilmek için öÄŸretmenin kabiliyetli ve yaratıcı olması ÅŸarttır. ÖÄŸretmen yetiÅŸtirilirken belli bilgileri öÄŸrenip aktaracak adamlar yetiÅŸtirilmesi hedef alınınca, yaratıcı kabiliyetler büyük ölçüde öldürülüyor demektir. ÖÄŸretmen kendinde olmayan bir ÅŸeyi baÅŸkasına veremez. EÄŸer o kendi tahsili içinde bilgiyi ÅŸahsen araÅŸtırıp ortaya çıkarmanın ne demek olduÄŸunu öÄŸrenmemiÅŸse, öÄŸrenci karşısında sadece spikerlik hizmeti yapar; nitekim spikerler baÅŸkasının hazırladığı metni kalabalığa aktarmaktan baÅŸka iÅŸ yapmazlar.
ÖÄŸretmenin bu fonksiyonuna hiç dikkat edilmemesi yüzünden, meslek içi eÄŸitim de tamamıyla ihmal edilmiÅŸtir. Bir öÄŸretmen okulu bitirip mesleÄŸe atıldıktan sonra kendi konusunda meydana gelen deÄŸiÅŸmeleri ve yenilikleri hiçbir suretle takip etmez, ederse de bu onun ÅŸahsi ve ferdi gayretine baÄŸlı bir iÅŸtir. Özellikle insanı yetiÅŸtirecek uyarımların çok az olduÄŸu taÅŸra kasabalarında öÄŸretmenlerin hayatı okuldaki ders rutininin dışında ÅŸehir kulübünün oyun masalarında geçmektedir… Onu yeni kalmaya ve baÅŸkalarını da hep uyanık ve taze tutmaya yarayacak ne bir teÅŸvik ne de kontrol mekanizması mevcuttur.
ÖÄŸretmen eÄŸitim sisteminin bir parçası olduÄŸuna göre, ancak sistemin bütünü içinde bir yeri ve yönü vardır. ÖÄŸretmeni deÄŸerlendirirken, onun baÄŸlı bulunduÄŸu sisteme ait standartları ve deÄŸerleri göz önünde tutmak zorundayız. Bu açıdan bakıldığında, acaba Türkiye’de milli eÄŸitimin temel prensipleri ve hedefleri nelerdir? Bizim ülkemizde öÄŸretmenin çocuklarına neleri, hangi önem sırasına göre vermesi beklenmektedir? Nasıl bir insan tipinin veya tiplerinin yetiÅŸmesini istiyoruz? Bu insan tipi bizim hangi hedeflere ulaÅŸmamızda yardımcı olacaktır?
Bu sorulara açıkça bir cevap verebileceÄŸimizi söyleyemeyiz. Eski eÄŸitimin belli deÄŸerleri vardı, çünkü o eÄŸitim kıymet sistemi bakımından istikrarlı bir cemiyeti temsil ediyordu. Türkiye, yıllardan beri devamlı bir deÄŸiÅŸme halindedir; klasik deÄŸerlerden vazgeçilmiÅŸ, fakat yeni cemiyetin hangi esaslara dayanacağı bir türlü belli olmamıştır. Meselâ medrese eÄŸitimi terkedilmiÅŸ, fakat o eÄŸitimin sadece muhtevası ve dayandığı otoriteler deÄŸiÅŸmiÅŸtir. İlim dendiÄŸi zaman bundan ya skolâstik bilgiyi ya da geçen yüzyıldaki pozitivistlerin bilgi anlayışını anlıyoruz; öÄŸretilen ÅŸeylerin doÄŸruluk ölçüsü ise dayanılan otoritelerin itibar derecelerine baÄŸlı bulunuyor. Bu çaÄŸdışı bilgi ve hakikat anlayışı, gerek öÄŸretmen gerek öÄŸrenci kitlesinde dogmatik düÅŸüncenin modern örnekleri olan bir takım doktrinlerin kolayca yerleÅŸmesine yol açmıştır. Hür düÅŸünce denilince, bir düÅŸüncenin esareti adına öbürüne isyan etmek anlaşılmaktadır. DiÄŸer taraftan, eÄŸitimde kabiliyetlerin mi ortaya çıkarılacağı, yoksa eÅŸitliÄŸin mutlak bir deÄŸer olarak mı kabul edileceÄŸi belli deÄŸildir. Fakat muhakkak ki burada en tartışmalı konu “milli eÄŸitim” kavramının ifade ettiÄŸi deÄŸerlerin neler olduÄŸudur. Bu tabir kullanıldığına göre, Türk milleti için düÅŸünülen bir eÄŸitim söz konusudur. Acaba Türk milletine verilen eÄŸitimle onun milli deÄŸerlerini mi geliÅŸtireceÄŸiz, yoksa ona yeni deÄŸer sistemi mi aşılayacağız, yoksa her ikisinin bir karışımını mı düÅŸünüyoruz. Bu noktaların açıklığa kavuÅŸmaması yüzünden milli eÄŸitimin sık sık hükümet politikalarına göre yön deÄŸiÅŸtirdiÄŸine ÅŸahit oluyoruz. Bu kargaÅŸalık içinde Türk tarihinin milli eÄŸitime zararlı olduÄŸunu düÅŸünerek bütün okullardan Türk büyüklerinin resimlerini ve Türk tarihine ait levhaları kaldıran bakanlar bile görülmüÅŸtür.
Bir ülkede milli eÄŸitimin esasları bir devlet politikası halinde tespit edilmedikçe, öÄŸretmen karanlık orman içinde yol bulmaya çalışan bir insan olmaktan kurtulamayacaktır. (Prof. Dr. Erol GÜNGÖR)
11- Fıkra
Fıkra kelimesi günümüzde iki anlamda kullanılmaktadır. Birincisi genellikle tanınmış bir insan, bir hayvan veya baÅŸka ÅŸeyler hakkında anlatılan bir ders, öÄŸüt vermeyi amaçlayan kısa nükteli hikâyeciklerdir. Eskiden bu küçük hikâyeciklere “kıssa” denirdi. “Kıssadan hisse kapmak” deyiminde de bu türe atıf vardır.
Fıkra kelimesinin burada iÅŸleyeceÄŸimiz ikinci anlamı ise günlük olayları veya toplumu ilgilendiren bir konu hakkında bir yazarın özel görüÅŸ ve düÅŸüncelerini anlattığı ciddî veya nükteli yazılara denir.
Fıkralar gazete ve dergilerde yayınlanırlar. Makaleye göre daha kolay yazılabildiÄŸi için gazeteciler ve yazarlar tarafından sıklıkla tercih edilen bir anlatım türüdür.
Bazen fıkra ile makale karıştırılmaktadır. O yüzden burada fıkra ile makale arasındaki temel farkları da belirtmekte yarar görüyoruz:
-Makalede konu hakkında okuyucuyu inandırma zorunluluğu varken fıkrada bu zorunluluk yoktur.
-Makale yazarı konu ile ilgili görüÅŸlerini ispatlayabilmek için ciddi bir araÅŸtırma, ön hazırlık döneminden geçmek mecburiyetindedir. Fıkrada ise buna gerek yoktur. Fıkrada her türlü örneÄŸe ve kiÅŸisel görüÅŸe yer verilebilir.
-Makaleler fikir yazısı oldukları için üslûp ciddi ve ağırbaÅŸlı olur. Hâlbuki fıkralarda üslûp daha samimidir. Makalelerde tercih edilmeyen devrik cümleler fıkralarda rahatlıkla kullanılabilir. Fıkra yazarı okuyucuyla konuÅŸuyormuÅŸ gibi yazar.
-Makale yazarı toplumun genelini ilgilendiren konu ve düÅŸünceleri ele alır. Fıkra yazarı ise daha basit günlük bir olayı veya güncel bir meseleyi yazısında kullanabilir.
-Makaleler fıkraya göre oldukça uzun yazılardır.
“Fıkra örneÄŸi:
Yavuz Selim Han ki, saltanatının her gününde ve sanki elli yaşında öleceÄŸini bilirmiÅŸ gibi, o sekiz senelik fırtınalı hayatı boyunca, dünyanın kendisine dar geleceÄŸinden ÅŸekvacıdır, o halde elbette haremde kalacak günü bile sayılı olmak gerekir. Tek bir oÄŸlu var… Daha sonra MuhteÅŸem veya Kanuni diye anılacak olan Süleyman… Hep ordusunun ve hep Anadolu ve Rumeli birliÄŸinin peÅŸinde.
Peki, ama bu alabildiÄŸine erkek görünümlü cihan hükümdarının kulağındaki küpe ne ola? Yavuz ki, oÄŸlu ÅŸehzade Süleyman’ın giyim kuÅŸam ve şıklığa düÅŸkünlüÄŸünden ÅŸikâyetçidir… Yavuz ki, devlet hazinesinin üzerindeki titizliÄŸini, bugün Topkapı Müzesi’nde hazine dairesinin her akÅŸam kilitleniÅŸinde yaÅŸanan ve daha hâlâ dile gelen emirlere zincirlemiÅŸtir. Öyleyse, halk tarafından süs eÅŸyası olarak bilinen küpenin devletten baÅŸka meÅŸgalesi olmayan bu hükümdarın kulağında iÅŸi ne?
Bu suali sormamızın sebebini az sonra söylemek isteriz.
468 yıl geçmiÅŸ aradan… 1514 yılında, Osmanlı, Anadolu Yarımadası’nda yeni yeni birliÄŸini perçinliyor. Yavuz’un emeli, Anadolu hâkimiyetini saÄŸlamak için, doÄŸusundaki İran devletini, daha doÄŸuya itip bir noktada durdurmak. Ne var ki, o İran tahtında bir baÅŸka büyük Türk var: İsmail Safevi. Su katılmamış Türk. Onun niyeti bir baÅŸka. Kendisi Åžii… İster ki, kendi hâkimiyetini Batı Anadolu’ya kadar uzatsın. Sonra Mısır’a ve bütün Arap Yarımadası’na hâkim olsun. Mezhep farklılığı vesile. Gaye siyasî… Ä°ran’daki Türk hanedanının başı da bir İslam âlemi hâkimiyetinin peÅŸinde. Bugün İran’da, inanışını fütuhat ihtirasına boÅŸ yere yelken yapmak isteyen Humeyni gibi… Ne var ki, İsmail Safevi devletleri dize getirmiÅŸ, tahtlar yıkıp üzerinde hak sahibi olmuÅŸ bir büyük hükümdar. Yavuz DoÄŸu Anadolu’da birlik istiyor. Safevî Åžahı, Batı Anadolu rüyasını soluklanmada. Ve savaÅŸ mukadder hâle gelir. Çaresi yok vuruÅŸacaklardır.
İsmail Safevî ile Yavuz’un orduları baÅŸtan aÅŸağı Türk çocuklarından kurulu. Yabancılar pek az. Åžah İsmail’inkiler Alevî… Osmanlı ordusu da Hacı BektaÅŸ-ı Velî gibi ulular ulusu bir ermiÅŸin, mânevî evlatları. Hemen hemen yüzde doksanı BektaÅŸî, yani Alevî…
Yalnız Yavuz’un iki sıkıntısı var. Birisi, doÄŸuya yürüdükçe İsmail Safevî’nin geri çekilip savaşı kabul etmemesi. Yeniçeriler, boÅŸuna zaman kaybından ÅŸikâyetçi. Öyle ki bir gece Yavuz’un çadırına bile kurÅŸun sıkarlar.
İkinci sıkıntı bir baÅŸka… Hem İsmail Safevî hem Yavuz, devrinin büyük ÅŸairlerinden. Ne var ki Türk devleti hükümdarının sadece Acemce yazmasına karşılık, İran devletinin başı İsmail Safevî, imrenilecek güzellikte ve bugün anlaşılacak mükemmellikte bir Türkçe ile yazıyor. Yavuz Selim, ordusunun kendisine karşı çıkması kadar, karşısındaki Åžah İsmail’in dudaklarından serpilen Türkçe beyitlerini kendi mezheplerinden olan Osmanlı askerini alevlemesinden de ÅŸüpheli. İşte o zaman, bu küpe meydana çıkar ve Yavuz’un kulağında görülür.
YeÅŸim taşı, Türk kavimlerinin bir Asya inancı. Bereketin iÅŸareti. Efsanelerin anlattığına göre, Çinli prensesin vuslatı uÄŸruna, o koskoca “yeÅŸim taşı” çekik gözlülere devredildikten sonra baÅŸlayan uÄŸursuzluk ve kuraklık neticesinde, Türk boyları batıya doÄŸru yola çıkmışlar. Önce Horasan’a kadar gelinmiÅŸ. Oradan yola çıkan Hacı BektaÅŸ-ı Velî, Horasan erlerinin en ulusu olarak, bugün Hacı BektaÅŸ denen Suluca Karahöyük’e konak vermiÅŸ. Sembolü, boynundaki yeÅŸim taşıdır. Hiç deÄŸilse, Asya’daki bereketin bir parçasını getirmiÅŸiz Anadolu’ya. YeÅŸim taşı ise BektaÅŸî ve Alevîlerin kutsal taşı olmuÅŸ zamanla. Yavuz, yukarıda anlattığımız ikili korkusunu yenebilmek için kendi mezhep inanışından olmayan askerlerine, mezhep farklılığının bir mânâ ifade etmediÄŸini anlatmak maksadıyla kulağına takmış o küpeyi…
İlhan BARDAKÇI”
11-Sohbet (SöyleÅŸi)
Yazarın herhangi bir konu üzerinde okuyucuyla konuyormuÅŸ gibi samimi bir üslûpla yazdıkları kısa gazete ve dergi yazılarına sohbet denir.
Sohbetin en belirgin özelliÄŸi samimi ve sıcak anlatımıdır. Sohbet her konuda yazılabilir. ÇoÄŸunlukla toplumun geniÅŸ bir kesimini ilgilendiren güncel konular veya meseleler sohbetin konusudur.
Sohbetlerde de makalede uygulanan içerik planı uygulanır. Ancak sohbet yazıları, okuyucuyu sıkmamak için kısa kesilir.
Sohbetlerde karşılıklı konuÅŸma havasının yakalanabilmesi için dil ve üslûba dikkat edilmelidir. Dil, konuÅŸma diline yakın, akıcı ve açık olmalıdır. Sohbetlerde, konuyu renklendirecek nükteli sözlerden veya özlü sözlerden, atasözlerinden örnekler verilebilir. Sohbetlerde aşırıya kaçmamak ÅŸartıyla devrik cümleler de kullanılabilir.
“Sohbet örneÄŸi:
ÜMİT DÜNYASI
Gün olur insan saÄŸlığını kaybedebilir. SaÄŸlığı kaybetmek ehemmiyetsiz bir ÅŸey olmamakla beraber bazen tedbirsizlikler yüzünden, bazen de bütün tedbirlerimize raÄŸmen saÄŸlığımızı da kaybettiÄŸimiz oluyor. Ama onu da elde etmemiz mümkündür. Yeter ki bir ÅŸeyimizi, ümidimizi kaybetmemiÅŸ olalım.
İşte dünyada, bu fâni dünyada misafir olarak kaldığımız sürece kaybetmememiz gereken, hep saklamamız, ruhumuzun bir köÅŸesinde kendisine ufacık bile olsa her zaman bir yer ayırmamız gereken tek ÅŸey bu ümittir. İnsanoÄŸlunun kaybettiÄŸi birçok ÅŸeyli, bu arada parayı, mevkiyi, saÄŸlığı ancak ümidini kaybetmemiÅŸ ise yeniden bulabilir. Onu kaybetti mi paranın da, mevkinin de, saÄŸlığın da yerine gelmesine imkân yoktur. Hatta –daha ileri giderek söylemekte bir sakınca görmüyorum - Ümidini kaybeden insanın artık hayatta kalmasının pek deÄŸerli bir manası yoktur.
Zaten ümidi olmayan insan onu bile kolay kolay koruyamaz.
Åževket Rado”
12- Deneme
Herhangi bir konu üzerinde, yazarın kesin yargılara varmadan, kendine özgü görüÅŸ ve düÅŸüncelerini açıkladığı fikir yazılarına “deneme” denir.
Deneme adından da anlaşılacağı gibi ele alınan konu ile ilgili yapılan yazı denemesidir. Genellikle, sanat, bilim, edebiyat, kültür ve düÅŸünce konularında yazılır.
Denemeyi makale, fıkra, sohbet, eleÅŸtiri gibi diÄŸer yazılı türlerden ayıran temel özellikler ÅŸunlardır:
-Denemede duygu deÄŸil, düÅŸünce esastır.
-Deneme bir araÅŸtırma ve inceleme sonucu ortaya çıkar. Konular fıkra ve sohbette olduÄŸu gibi yüzeysel deÄŸil derinlemesine incelenir. Bu nedenle deneme yazarının derin bir birikime ve kültüre sahip olması gerekir.
-Denemelerde yazar kendisiyle, okuyucusuyla tartışır. İşlediÄŸi konuyla ilgili çeÅŸitli düÅŸünceleri, kendi görüÅŸ ve yorumunu da katarak ifade edebilir.
-Toplumu yakından ilgilendiren konulara yeni bir bakış açısı getirilmeye çalışılır.
-Denemelerin dili fıkra ve sohbetin dili gibi samimi ve senli benlidir.
Denemeler gazete ver dergilerde yazılabileceği gibi yazılı bir kitap halinde toplu olarak yayınlanmış denemeler de vardır.
Bu türün en önemli temsilcileri, Batı edebiyatında; Montaigne, Bacon, Andre Gide ve Alain, Bizde ise Nurullah Ataç, Suat Kemal Yetkin, Mehmet Kaplan ve İskender Pala.
“Deneme örneÄŸi:
SEVGİ NEYDİ?!..
Sevgilerinin üstünden baharlar ve kışlar geçenlere!
Hatırlayanınız var mı, sevgi neydi?
İlk sevgi sözcüÄŸünü, ilk kıpırdanışını yüreÄŸinin hatırlayanımız var mı? İlk hüznümüzün adını sevgi koyabiliyor muyuz ÅŸimdi geriye dönüp baktığımızda? Derunî coÄŸrafyamızı kaplayan zifirî bulutların ve üzerimize örtülen maddeci felsefenin ağırlığına ne zaman baÅŸkaldırmıştı sevgilerimiz, hatırlayanınız var mı? Ne zaman sevgilerimiz paralarımızdan önce tartılırdı; ya ne zaman pazar eyledik sevgilerimizi, biliyor musunuz? En son ne zaman bir sevgiyi söylemiÅŸtik bir sevgiliye?!.. Her gün bir parçamızı daha tüketen teknoloji çağında sevgiye en son ne zaman yürekten bir merhaba demiÅŸtik, hatırlayanınız var mı? Hatırlıyor musunuz, sevgi neydi?
Üzüm henüz yaratılmamışken insanları sarhoÅŸ eden o muydu acep?!.. O muydu canından ve cihandan geçiren sahipkıranları?. Binyıllar ve binlerce yıllar boyunca pervaneyi ateÅŸe düÅŸüren, bülbülü ÅŸeydalandıran o muydu? Neydi sevgi?!..
Sevgi bir bakış, bir gülüÅŸ müydü bazen; bir akış, bir koÅŸuÅŸ muydu?. Sevgi gönül kumaşında bir nakış mıydı?!..
Hatırlayan var mı sevgi neydi? Leyla’ların, Åžirin’lerin, Aslı’ların nazı mıydı o; yoksa Mecnun’ların, Ferhat’ların, Kerem’lerin niyazı mı? Hangisinde belirmiÅŸti ilk kıvılcımı sevginin? Neydi sevgi?!..
Açıkken göz bebeÄŸimize yerleÅŸen de, göz yumduÄŸumuzda gönlümüze sızan sevgi deÄŸil miydi bir vakitler? Bir dudağın kıpırdanışından yanağımıza akseden pembelikler, utanmalar sevgi deÄŸil miydi yoksa? En son ne zaman kızarmıştı yanağımız, hatırlayanınız var mı? Uykumuzu en son ne zaman terk etmiÅŸtik sevgiyi düÅŸünmek adına? En son sevgi ÅŸiirini hangi gecede okumuÅŸtuk?
Sahi, neydi sevgi? Bir çuhayı ipek görebilmek miydi; toprağı amber niyetine koklamak mı? Sureti sirete, razı cevhere, bedeni ruhu köle eylemek miydi sevgi? Sevgi bir iyilik miydi, ÅŸefkatli bir cümlecik mi Neydi sevgi, dış mıydı, yoksa iç mi; zahir miydi yahut batın mı; kalıp mıydı, ya ki can mı? Var olmak mı, varlıktan geçmek mi? Dünyaya gülmeye mi gelmiÅŸtik, aÄŸlamaya mı; ölüyor muyuz, yoksa doÄŸuyor mu? Sevgi neydi?!..
Unuttuk, acep neydi sevgi? Bir yetimin başını okÅŸarken dimağımıza yerleÅŸen tat mıydı o? Bir bebeÄŸin süt kokulu tenindeki suç çiçeÄŸi miydi? Sabah evden çıkarken özlemeye baÅŸladığımız bir ses miydi? Hatırlayanınız var mı, sevgi neydi?
Sevgi bir sigara dumanında, bir tren düdüÄŸünde, bir dalganın en son hışırtısında ve bir turnanın kanadında mı kalmıştı? Sevgi Medine’de, Semerkant’a, sevgi BaÄŸdat’ta, Endülüs’te, ta caddelerde, sokaklarda, evlerde, kapıların tokmaklarında çınlar durur muydu eskiden? Ya neden ÅŸimdi Ayasofya’da pitoresk, Divanyolu’nda kaldırım taşı, Ankara’da ittifak, YeÅŸil Kubbe’de Mevlana, Erciyes’te kar, Fırat’ta bir içim su olup girmiyor dünyamıza? Neden nefesimiz daralıyor hummalı inatlarımız, kallavi benliklerimiz yüzünden? Neden gönül yuvalarımıza kuzgunlar pikeleniyor da nesillerimiz sersefil ve derbeder?!.. Sevginin koynunda büyüttüÄŸümüz nazeninlere nazı enin ile mi unutturdular, semenderlerimiz ateÅŸte niçin yanmaktalar? Soralım ta içimize; neydi sevgi?
Sevgi neydi sahi? Bir mektubun ilk satırı mıydı, bir telefondaki ilk ses mi? İnsanı mutlu eden o ilk satır mıydı defalarca okunan, yoksa ilk satır arayışları mı tekrar be tekrarlanan? Telefondaki bir ses insanın bir ömrünü doldursa mı sevgiydi gerçekten, yoksa yeni sesler duymaya hiç yetmeyecek ömürlerin arayışlarımı?
Sevgi bir acıydı herhalde, bir kederdi, kâh hüzünle, kâh mutlulukla hatırlanan. Belki de sabırdı sevgi, affetmekti, gelecek günler adına. Sevgi sınanmaktı adl-i ilahi’de ve sınavı geçmekti ercesine. Sevgi bir tevbeydi, nasup kisvesinde; bir diriliÅŸti nefsi öldürerek. Sevgi bir iyi ad bırakmaktı fena yurdunda. Ömür geçer de ad kalır…
***
Sevgi: İki hece.
Sevgi, sevmek kelimesinden türetilen bütün öteki kelimelerin en güzeli.
Derin uykulara dalmadan önce ilk soru: Sevgilerinizi en son ne zaman hatırlamıştınız ve sevgiyi hak edenleri en son ne zaman?!..
Bir soru daha: Sevgileriniz yalan mıydı yoksa?!..
Ve son soru: Çorak vadilere yönelmiÅŸse sevgilerimiz, çevremizi kandırmıyorsa sulara, içimizden akan Nil olsa ne?!..
Kitâb-ı AÅŸk – İSKENDER PALA”
13-EleÅŸtiri (Tenkit)
Herhangi bir sanat eseri veya sanatçı üzerinde olumlu veya olumsuz düÅŸüncelerin ortaya konulduÄŸu, bunların deÄŸerleri üzerinde görüÅŸ bildirdiÄŸi ve yargıya varıldığı yazılara eleÅŸtiri (tenkit) denir.
KiÅŸinin kendini eleÅŸtirdiÄŸi yazılara “öz eleÅŸtiri-otokritik” adı verilir. EleÅŸtiri yazarlara ise “eleÅŸtirmen”, “mündekid”, “eleÅŸtirici” vb. adları verilir.
EleÅŸtiride amaç, eser veya yazarda görülen eksiklikleri ortaya koyup olumlu anlamda katkı saÄŸlamaktır. Bu yüzden eleÅŸtirmek konusuna olumlu yaklaÅŸmalı, kırıcı, yıkıcı eleÅŸtirilerden uzak durmalıdır. EleÅŸtirmen, beÄŸendiÄŸi veya beÄŸenmediÄŸi bir konuyu kendisi yeniden yazmaz. Konunun iyi veya kötü yanlarını ortaya koyarak konu ile ilgili topluma kılavuzluk eder.
EleÅŸtirmenin derin bir kültür sahibi olması gerekir. EleÅŸtirilen bir kitapsa eserin ne zaman, hangi ÅŸartlar altında yazıldığı, yazarının dil ve üslûbunun ne olduÄŸu, yazarının ruh hali dikkate alınmalı, buna göre yargılara varılmalıdır.
EleÅŸtirilen bir sanatçı ise sanatçının eksik yönleriyle beraber, kendine özgü (orijinal) yönleri de belirtilerek sanatçının geliÅŸimine katkı saÄŸlanır.
EleÅŸtiri yazısının içerik planı makalenin planı gibidir.
GiriÅŸ bölümünde eserin özü ortaya konulur. Eserde hangi sanat anlayışının hâkim olduÄŸu, nerede, ne zaman, nasıl yazıldığı söylenerek benzerleriyle kıyaslanır.
GeliÅŸme bölümünde eser hakkındaki olumlu veya olumsuz yargılar ve bu yargıların dayandığı sebepler ortaya konur. Her yargı ayrı bir paragrafta iÅŸlenir.
Sonuç bölümünde ise eser (veya yazar) hakkındaki yargı açık ve kesin ifadelerle belirtilir.
GERÇEK HAYALİ AÅžTI
Mehmet Çınarlı, bugünkü ÅŸairler arasında aruzu, taklide düÅŸmeden, baÅŸarıyla kullanan birkaç ÅŸairden biridir. Yeni ÅŸairlerden çoÄŸu, belki kullanılması zor olduÄŸu, belki hoÅŸlarına gitmediÄŸi için, Türk ÅŸairlerinin bin yıldan beri binlerce güzel mısra söyledikleri bu vezni bırakmışlardır. Fakat Yahya Kemal, Ahmet HaÅŸim ve daha baÅŸka örnekler gösteriyor ki, aruzla ebedî ÅŸiirler söylemek mümkündür.
Yahya Kemal’den sonra aruzu kullananların en mühim meselesi, günlük dili ona uydurmak olmuÅŸtur. Bu bir sabır meselesidir. Yahya Kemal, mısralarını kolayca kapamamak için yıllarca beklemiÅŸtir. Çınarlı, kanaatime göre, biraz sabırsız olmakla beraber, yine de Türkçeyi billurlaÅŸtıran güzel mısralar söylemiÅŸtir.
Çınarlı’nın ele aldığı konular, umumiyetle ÅŸahsî hayat tecrübeleri, saadet anları, üzüntüleri, hayal kırıklıkları, isyanlarıdır. Onu, herhangi bir ideolojinin basmakalıp ifadesine düÅŸmediÄŸinden dolayı tebrik ederim. Yalnız hayat tecrübelerini iÅŸlerken, derinleÅŸtirmesini isterdim. Hayat tecrübeleri, derin bir hayat felsefesi haline gelmeyince sığ kalıyor. O zaman tek kurtuluÅŸ yolu orijinal hayaller yaratmaktır. Orijinal hayaller, bazen duygu ve düÅŸünceye büyük bir derinlik ve ihtiÅŸam verir. Çınarlı, bazı mısralarında bu sınıra yaklaÅŸmıştır. Kitaba baÅŸlığını veren “Gerçek Hayali AÅŸtı” ÅŸiirindeki ÅŸu mısralar dil, ahenk, duygu ve hayal bakımından güzel örneklerdir.
Gerçek hayali aÅŸtı, ufuklar uzak deÄŸil.
En olmaz isteklere uzanmak yasak deÄŸil.
Uçuyor rüzgâr gibi altımdaki küheylan,
Ne kadar dizginlesem yavaÅŸlayacak deÄŸil.
Bunlardan sonra gelen beyitlerde aynı ölçü, duygu ve hayal ahengini bulamadım.
Buzların soğuğu yok, alevler sıcak değil.
Mısrasında gerçek hayali deÄŸil, hayal gerçeÄŸi aşıyor. Ben mübalaÄŸanın bu türlüsünden hoÅŸlanmıyorum.
Tabiatı bozmayan bir dekor içinde geliÅŸtirilen ÅŸiirler daha güzeldir. “YaÄŸmur” ve “YaÄŸmur Altında” baÅŸlıklı ÅŸiirlerde bunu gördüm. Çınarlı diÄŸer ÅŸiirlerinde münferit olarak güzel beyitler söylemekle beraber, umumiyetle kafiyeye esir oluyor. Bu, bence bir zaaftır. Åžair vezin gibi, kafiyelerin de esiri deÄŸil, efendisi olmalıdır. “Bu Yılbaşı” ÅŸiirinin üç beytine diyecek hiçbir ÅŸey yoktur. Fakat bunlardan sonra gelen iki beyit “doldurma” hissini veriyor.
“Yılbaşı DüÅŸüncesi” benim zevkime göre kitabın en güzel parçasıdır. Burada çeÅŸitli duygular ve gerçekler bir araya gelerek ÅŸiire, ötekilerde pek bulunmayan bir derinlik ve zenginlik veriyor. Åžiirin bütününe uyan sonuncu beyitteki sembolik ifade, Yahya Kemal’in ÅŸiirleri ile aynı seviyede bir mükemmeliyete haiz. Bu güzellik, öyle sanıyorum ki, içinde yaÅŸanılan gerçeÄŸin sembol haline gelmesinden doÄŸuyor.
Çınarlı, ideolojik bir düÅŸünce ağına düÅŸmeden, bazı sosyal durumlar karşısındaki duygularını da ifade ediyor. “Åžikayet”, “Tedirginlik”, “Onlar” baÅŸlıklı ÅŸiirleri bu cinsten. GizlenilmiÅŸ derin bir hiddeti ifade eden “Onlar” ÅŸiirini çok sevdim.
“Kuzey Kıyılarında”, “Uzakta Kaldı”, “Amasra’dan Mısralar”da ÅŸair, sevdiÄŸi ve içinde yaÅŸadığı yerlere ait hatıra ve intibalarını anlatıyor. Bugünün büyük ÅŸairlerinde yaÅŸayan ÅŸairleri, tabiatın varlığını umumiyetle hissetmiyorlar. Ancak tatilde uzakta bir yere gittikleri vakit, kendilerini aÅŸan bir âlemle karşılaşıyorlar. Bu, onlar için adeta bir keÅŸif oluyor.
Çınarlı, tatil aylarına has olan bu saadeti kuvvetle hissediyor. “Uzakta Kaldı” ÅŸiirinde bunun özlemi var.
Burada Çınarlı’nın bütün ÅŸiirlerini ayrı ayrı tahlil etmeye ve deÄŸerlendirmeye imkân yok. Onlar hakkındaki umumî görüÅŸümü ÅŸöyle özetleyebilirim: Çınarlı aruzu ve dili büyük baÅŸarıyla kullanan bir ÅŸair. Dar olsa da kendine has bir dünyası var. Sade, çıplak mısralarıyla gerçeÄŸi veya sembolü bulduÄŸu ÅŸiirlerinde, büyük ve gerçek ÅŸiire yaklaşıyor. Yalnız birçok ÅŸiirinde bütüne, kompozisyona fazla ehemmiyet vermiyor. “Yılbaşı DüÅŸüncesi”nde olduÄŸu gibi, varlığın çeÅŸitli tabakalarına ait çeÅŸitli unsurları birleÅŸtiren zengin muhtevalı ÅŸiirler yazdığı zaman sanatının en yüksek noktasına ulaşıyor.
Mehmet Kaplan”
14-İnceleme (Tahlil)
Bir sanat eserini, bir sanatçıyı veya bir makaleyi en ince ayrıntılarına kadar anlatan, tanıtan yazılara inceleme (tahlil) denir.
“Edebiyat, ilim, fen ve sanat kollarından biri ile ilgili tek ve belirli bir konu etrafında yazılan incelemelere ise “monografi” adı verilir.”[3]
Fıkra, makale, sohbet, deneme gibi fikir yazıları veya roman, hikâye, tiyatro gibi olay esaslı yazılarla ilgili inceleme yapılacağı zaman metin bütün boyutlarıyla kavranmalıdır. Bunun için metnin konusu, ana fikir ve yardımcı fikirleri, sanat anlayışı, dil ve anlatım özellikleri metinde tespit edilmeli, yazı bunlardan hareket edilerek geliÅŸtirilmelidir. Bunları yaparken, yazarı benzerlerinden ayıran orijinal yanlarıyla tanımak ve tanıtmak, yazarın özel duygu ve düÅŸüncelerini yakalamak amaçlanır.
İnceleme türündeki eserler kiÅŸinin edebiyat zevkini güçlendirecek, bir eserin veya sanatçının nasıl deÄŸerlendirilmesi gerektiÄŸini öÄŸretir. Böylece özellikle okuma etkinliklerinde iyi-kötü eser, iyi-kötü yazar ayrımı yapılabilir.
Metin incelemeleri ülkemizde henüz yeni yapılan bir türdür. Metin incelemeleri Prof. Dr. Fuat Köprülü ile baÅŸlamıştır. Bunu takiben de Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, Prof. Dr. Ahmet Hamdi Tanpınar ve Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın bu türden eserleri ortaya çıkmıştır. Bunlardan Mehmet Kaplan’ın iki ciltlik “Åžiir Tahlilleri” adlı kitabı sahasının en önemli ve kıymetli kaynak eseridir.
“Tahlil ÖrneÄŸi
BAYRAK
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü…
Kız kardeÅŸimin gelinliÄŸi, ÅŸehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selâmlamadan uçan kuÅŸun
Yuvasını bozacağım.
Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder…
Gölgende bana da, bana da yer ver!
Sabah olmasın, günler doÄŸmasın ne çıkar:
Yurda ay-yıldızın ışığı yeter.
SavaÅŸ bizi karlı daÄŸlara götürdüÄŸü gün
Kızıllığında ısındık;
DaÄŸlardan çöllere düÅŸürdüÄŸü gün
Gölgene sığındık.
Ey ÅŸimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı…
Yüksek yerlerde açan çiçeÄŸim;
Senin altında doğdum,
Senin dibinde öleceÄŸim.
Tarihim, ÅŸerefim, ÅŸiirim, her ÅŸeyim;
Yeryüzünde yer beÄŸen:
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim!
ARİF NİHAT ASYA
BAYRAK
“Bayrak” ÅŸiiri milli bir sembol olan bayrağı yücelten bir ÅŸiirdir. Burada bayrak “sen” diye, kendisine hitap edilen ve sevilen bir varlık olarak tasavvur olunmuÅŸtur. Åžiirde bayrak (sen) ile sıkı münasebette bulunan baÅŸka bir varlık vardır, o da ÅŸâirin kendisidir (ben). Åžiir bütünü ile ÅŸâir ile bayrak (ben ile sen) arasındaki derin baÄŸlılık duygusunu ifade etmektedir.
Bu iki varlık arasındaki baÄŸ, ÅŸiirin temel unsurlarını teÅŸkil eden ses, hayal, yapı ve mânâ tabakalarında kendisini gösteren çeÅŸitli tezahürlere meydan vermektedir.
Umumiyetle mısra baÅŸlarında aralıklı olarak kullanılan “senin, sana, seni” beÅŸinci parçada arka arkaya iki kere tekrarlanan “senin” kelimeleri, sadece mânâ bakımından deÄŸil, ses bakımından da mühimdir. Kulak, aynı kelimelerin kısa aralıklarla veya arka arkaya tekrarlanmasından doÄŸan sesi kuvvetle hissetmektedir.
Åžiire hitabet tonunu veren, bayraÄŸa, “sen” diye hitap edilmesi ve sevgili bir varlığı temsil eden bu kelimenin sık sık tekrarlanmasıdır. Mısra baÅŸlarında “sen” kelimesinin ilk (s) sesine uyan “sabah, söyle” kelimeleri âdeta eski Türk ÅŸiirlerinde görülen mısra başı aliterasyonunu vücuda getirmektedir. “Sen” kelimesinin mısra baÅŸlarında tek başına duyulmasına karşılık, ÅŸiirin ikinci mühim unsurunu teÅŸkil eden “ben”, mısra sonlarında çekimli fiillerin sonunda veya mülkiyet eki olarak gözükmektedir.: “Bayrağım, yazacağım, kazacağım, bozacağım, çiçeÄŸim, doÄŸdum, öleceÄŸim, her ÅŸeyim, dikeyim”. Aralıklı olarak kullanılan bu kelimeler, tam veya yarım kafiye teÅŸkil etmektedir.
Åžiir boyunca, mısra sonlarında aralıklı olarak tekrarlanan bu benzer kelimelerin yanı sıra, kendi aralarında kafiye veya yarım kafiye teÅŸkil eden baÅŸka kelimeler de vardır: Süsü, örtüsü, bakmayanın, kuÅŸun, keder, ver, çıkar, yeter, götürdüÄŸü gün, düÅŸürdüÄŸü gün, ısındık, sığındık v.b.
Bazı parçalarda, mısra içlerinde yan yana veya arka arkaya ses bakımından birbirine benzeyen kelimelerin tekrarı da ÅŸiirin musikisini artırmaktadır:
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Gölgende bana da, bana da yer ver!
Sabah olmasın, günler doÄŸmasın ne çıkar:
Tarihim, ÅŸerefim, ÅŸiirim, her ÅŸeyim;
İşaret edilen örnekler gösteriyor ki Arif Nihat Asya, ÅŸiirinde ahenge büyük ehemmiyet vermiÅŸtir. Bilhassa hitabet ÅŸiirlerinde, hatta nesir parçalarında, ses ve kelime tekrarlarına sık sık rastlanılır. Bunun sebebi bu nevi eserlerin kalabalık karşısında yüksek sesle okunmasıdır. Åžiir ve hitabet sanatlarında dil musikisi mânâ kadar önemlidir.
İleride de belirtileceÄŸi üzere “Bayrak” ÅŸiirinde hür, serbest bir hava vardır. Bu serbestlik, ÅŸiirin kafiye tarzına olduÄŸu kadar, veznine de tesir etmiÅŸtir. Burada mısraların uzunlukları, hece sayıları, klasik ÅŸiirde olduÄŸu gibi aynı ölçüde deÄŸildir. Birinci parçanın mısralarında hece sayısı ÅŸöyledir: 13.17.11.19. Bunlardan üçüncü mısra 4+4+3 lü koÅŸma veznine uyuyor. Dördüncü mısraı teÅŸkil eden iki cümle 9+10 hecelidir. DiÄŸer parçalarda da mısraların hece sayıları deÄŸiÅŸiktir. Åžiirde baÅŸarılı olarak kullanılan bu serbest vezin, bayrağın dalgalanışına ve ÅŸairin hareketli ruh haline uyuyor.
Åžiire muhteva ve üslup bakımından bayrağın uyandırdığı hayaller ve çaÄŸrışımlar hâkimdir. Bayrak, ÅŸiir boyunca telkin ettiÄŸi duygu ve mânâyı belirten deÄŸiÅŸik ÅŸeylere benzetilmiÅŸtir. Bayrak “mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü”, “kız kardeÅŸimin gelinliÄŸi”, “barışın güvercini”, “savaşın kartalı”, “yüksek yerlerde açan çiçek”tir.
Bu hayaller tesadüfî deÄŸil ÅŸiire hâkim olan “güzelleÅŸtirme” ve “yüceltme” duygularına baÄŸlıdır. Åžair hayallerini umumiyetle tabiattan almaktadır.
Bayrağın ÅŸairde uyandırdığı hayal ve çaÄŸrışımlardan doÄŸan bu dağınık tabiat unsurları, ÅŸiirde tıpkı dil musikîsi gibi, duyguyu kuvvetlendiren bir fon teÅŸkil etmektedir. Fakat bu unsurlar mânâ bakımından da mühim bir rol oynamakta, aslında sosyal bir sembol olan Bayrak ile kozmik âlem arasında bir münasebet kurmaktadır. Burada ay-yıldızlı Türk bayrağının bizzat kozmik bir mânâ taşımasının büyük ehemmiyeti vardır.
Türk bayrağının kızıl rengi ile ay ve yıldız, ÅŸairin muhayyilesine derin surette tesir etmiÅŸtir.
Birinci mısrada bayrak sadece “mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü”dür. Üçüncü parçanın son mısraında bayraktaki ay-yıldız dış âlemden ayrı, kendi kendine yeten bir dünya teÅŸkil eder:
Sabah olmasın, günler doÄŸmasın ne çıkar:
Yurda ay-yıldızın ışığı yeter.
Burada bir sembolün esas konusundan koparak nasıl dış âlemin yerine geçen mutlak bir kıymet haline geldiÄŸini görüyoruz. Yüceltme duygusu ÅŸairi, tabiatı aÅŸan bir mübalaÄŸaya götürmüÅŸtür. Dördüncü parçada da bayrak, dış âleme karşı, âdeta ona meydan okuyan ve insanı koruyan bir dünya teÅŸkil eder:
SavaÅŸ bizi karlı daÄŸlara götürdüÄŸü gün
Kızıllığında ısındık;
DaÄŸlardan çöllere düÅŸürdüÄŸü gün
Gölgene sığındık.
Açık dil ile bu mısraların manası ÅŸudur:
İnsanlar sosyal inançları sayesinde her türlü cefaya katlanırlar. İman bizi dış âleme karşı korur. Bu, idealist bir hayat görüÅŸünün ifadesidir. Bütün ÅŸiire bir destan havası, yiÄŸitlik duygusu, meydan okuma hissi hâkimdir. İkinci parçada sosyal bir deÄŸeri kutsallaÅŸtırmanın insana verdiÄŸi yiÄŸitlik ve meydan okuma duygusu ifade edilmiÅŸtir:
Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selamlamadan uçan kuÅŸun
Yuvasını bozacağım.
Bu parçada, düÅŸmanın üzerine atılmaÄŸa hazır bir ruh da hâkimdir. Üçüncü, dördüncü ve beÅŸinci parçalarda “ sığınma” duygusu ön planda gelmektedir. Bayrak, vatanın, milli hâkimiyetin sembolüdür. İnsan ancak onun dalgalandığı yerde kendini emniyette hisseder.
Sonuncu parçada daha baÅŸka bir mana vardır. Åžair, bayrağı, nereye dikilmek isterse, oraya dikeceÄŸini söyler. Burada “korunma” ve “sığınma” duygusunun yerini, bütün engellere meydan okuma ve dünyaya hâkim olma arzusu almaktadır. Dördüncü parçada Türk tarihinin cihangirlik ile ilgile cephesine kısaca iÅŸaret edilmiÅŸtir: Karlı daÄŸlar ve çöller. Tarihin teferruatını silen destan, insanları bin bir güçlükle karşılaÅŸtıran zaruretleri hiçe sayar. Bundan dolayı o, gerçeÄŸi deÄŸil, imanı ve özleyiÅŸi ifade eder. İmanın baÅŸlıca vasfı, kendi kendisi ile yetinerek, dışındaki gerçek ve zarureti hesaba katmamasıdır. İdealist felsefe ve destancı ruh dünyayı hiçe sayar. “Bayrak” ÅŸiirine böyle bir ruh ve zihniyet hâkimdir…
Mehmet KAPLAN
15-Anı (Hatıra)
İnsanların kendi baÅŸlarından geçen veya görüp ÅŸahit oldukları olayları edebi bir dille ifade ettikleri yazılara “anı” denir.
Anı türünden yazılar yazıldıkları devirlerin izlerini taşıdıkları için baÅŸta tarih ve edebiyat olmak üzere birçok sosyal bilim dalına kaynaklık ederler. Tanınmış; bilim, sanat, edebiyat ve siyaset adamlarının kaleme aldıkları anılar, hayatlarını, yaÅŸadıkları devirleri, çalışma ve araÅŸtırma alışkanlıklarını anlattığından araÅŸtırmalarda baÅŸvurulan önemli kaynaklardandır.
Anı yazılırken şu hususlara dikkat edilmelidir:
-Anlatılanlar herkesin bildiÄŸi basit, gündelik ÅŸeyler deÄŸil, ilgi çekici ÅŸeyler olmalıdır.
-Anlatılanlar gelecek nesillere ders niteliğinde olmalıdır.
-Anılar taraf tutmadan, objektif yazılmalıdır.
-Anlatım, açık, sade, duru ve akıcı olmalıdır.
-Anlatılanlar abartılmadan gerçekçi bir üslûpla anlatılmalıdır.
“Örnek metin
MUSTAFA KEMAL İLE İLK KARŞILAŞMA
Erzurum’a geliÅŸimin on dördüncü günü idi. Hemen hemen Erzurumlu olmuÅŸ, bütün muhit ile temaslarımı artırmış, kafamın içinde ne yapacağımı, ne gibi iÅŸlerle uÄŸraÅŸabileceÄŸimi, tasarlamıştım. Kazım Karabekir PaÅŸa ve Raif Hoca ile en az gün aşırı buluÅŸuyor, hâdiseleri karşılıklı mütalaalarımızla inceliyor ve bazı kesin kararlar almak hususunda Mustafa Kemal PaÅŸa’nın Erzurum’a gelmesini bekliyorduk. Yine o gün Karabekir’le beraberdim. Emir subayının getirdiÄŸi bir telgrafı okuduktan sonra bana dönerek her vakitki zeki ve tatlı bakışları ile sanki daha önce müjdesini verircesine:
—PaÅŸa geliyor. 3 Temmuzda burada…
Dedi. Hakikaten de, seyahat programında hiçbir aksama olmadı, 3 Temmuz 1335 günü Mustafa Kemal PaÅŸa Erzurum’a geldi.
O sabah Kazım Karabekir PaÅŸa, vali Münir Bey, Hoca Raif Efendi, “Vilâyat-ı Åžarkiye Müdafaai Hukuku Millîye Cemiyeti” idare heyetindeki arkadaÅŸlar ve daha birçok zevat ile birlikte “Üçüncü ordu müfettiÅŸi ve fahrî yaver-i hazret-i ÅŸehriyarî Mustafa Kemal PaÅŸa”yı karşılamak için Erzurum’un Ilıca mevkiine gittik. PaÅŸa’yı beklerken arkadaÅŸlar kendi aralarında konuÅŸuyor ve çeÅŸitli noktai nazarlar ileri sürüyorlardı. Benim de zihnimi iki istifham yormakta devam ediyordu:
A- “Vilâyat-ı Åžarkiye Müdafaai Hukuku Millîye Cemiyeti” karşısındaki halk hissiyat ve ilgisi.
B- Mustafa Kemal PaÅŸa’nın ÅŸahsiyeti ve hâdiseler karşısındaki durumu.
HoÅŸ bir tesadüf, zihnimi yoran hatta buran istifhamı çözmeye vesile oldu. DüÅŸünceli düÅŸünceli ve biraz da asabî adımlarla aÅŸağı yukarı yürüyüp dururken, biraz ileride yaÅŸlı bir zat birden gözüme iliÅŸti ve dikkatimi çekti. Gayriihtiyarî yanına gittim. YaÅŸlı fakat dinç ve sıhhatli olan bu zat ile merhabalaÅŸtık. Ben kendimi tanıttım. O da tanış verdi.
—Mezararkalı Mevlûd AÄŸa.
Tatlı, hoÅŸ sohbet, dinamik bir ihtiyar. Köyden, davardan, ekinden, ÅŸundan bundan biraz konuÅŸtuktan sonra, sözü getirdim ve sordum:
-Mevlûd AÄŸa, ÅŸu Müdafaai Hukuku Millîye Cemiyeti’nin kuruluÅŸuna ne dersin? Sanki millet de bu fikirde mi?
Ben, suallerimi geniÅŸlettikçe, Mevlûd AÄŸa da açıldı. Ve biran hürriyete kavuÅŸmuÅŸ ve ÅŸahlanmış bir aslanın yelesini sallaya sallaya kükremesi gibi Mevlûd AÄŸa deÄŸiÅŸti, kükredi, gür, keskin, sert bir ses ve cidden azimli, iradeli bir tavırla:
—Sen ne diyorsun Beyim? Alimallah Ermenilere bir karış toprak bile vermeyiz. Çoluk çocuk bu uÄŸurda can vermeÄŸe, kanımızı dökmeÄŸe hazırız. Zaten hepimizin kararı da bu. Ermenilerden bu harp içinde çok zulüm gördük. Yeter artık.
Dedi. Ve biraz uzakta Hoca Raif Efendi ile konuÅŸan Kazım Karabekir PaÅŸa’yı göstererek, kesti attı:
—PaÅŸa bize bir kere arÅŸ desin. Bak gör o zaman neler olur neler.
Mevlûd AÄŸa’nın bu sözleri bana muhakkak ki büyük bir teminat oldu ve geniÅŸ bir iç huzuru saÄŸladı.
Bununla beraber, Mustafa Kemal PaÅŸa’nın iki saat kadar gecikmesinden faydalanarak oradaki bütün köylü ve ÅŸehirli vatandaÅŸlar üzerinde de yine aynı sondajı yaptım ve hepsinden de aynı cevabı aldım. Millî temayül ve irade tek noktada tekâsüf etmiÅŸti: DüÅŸmana hiçbir ÅŸey vermemek ve düÅŸmanı memleketin her noktasından atmak.
GörüÅŸtüÄŸüm bütün Erzurumlular aynı fikir, aynı azim, aynı karar ve milli iradeyi bir his, görüÅŸ, ÅŸuur ve millî müdafaa bütünlüÄŸü halinde belirtirlerken, Mustafa Kemal PaÅŸa’yı da, o anda benden çok daha iyi tanıdıklarına ÅŸüphe yoktu.
Türk çocuÄŸunu asker doÄŸup, asker ölmesi millî gelenek olduÄŸuna göre, çoÄŸu yeni terhis edilmiÅŸ, harpten çıkmış erler olan köylüler Mustafa Kemal’in ÅŸahsiyetini bana ve birbirlerine ÅŸöyle ifade ediyorlardı:
—Yaman kumandandır. Sert muharebe eder. Üzerine atıldığı düÅŸmanı kırmadan bırakmaz.
Bu teÅŸhisi koyan ve hükmü saÄŸlayanların çoÄŸu “Bitlis” muharebelerinde ve “Çanakkale”de onunla beraber dövüÅŸen veya dövüÅŸ ÅŸöhretini duyanlardı.
İşte, bu heyecan veren konuşma sahneleri arasındaydı ki:
-Geliyorlar.. geliyorlar..
Sesleri ve ihbarları birbirini takip etti ve nihayet otomobiller göründü.
Hemen yolun kenarına dizildik. Kazım Karabekir PaÅŸa ve ben yan yana bulunuyorduk. Otomobil tam önümüzde durdu. Mustafa Kemal PaÅŸa, sanki uzun bir seyahatten deÄŸil de, kısa bir gezintiden geliyormuÅŸçasına çalâk ve çevik otomobilinden indi. Bütün ÅŸuur ve vücudum âdeta bir çift göz olmuÅŸ ve Mustafa Kemal’e baÄŸlanmıştı. Merak ve heyecanla bakıyordum.
Gür kaÅŸlarının gölgelediÄŸi mavi gözlerinden sanki bir ziya huzmesi fışkırıyor, kendisine bakan gözleri eritiyor, ruha nüfuz ediyor, iradeleri çözüyor ve iradesine râmediyor gibiydi.
Genç, dik, adaleli vücudu her hareketinde dinamik, enerjik hüviyetini ifadelendiriyor ve mânâlandırıyordu. O zamanki ifadesi ile Liva elbisesi giyinmiÅŸ ve fahrî yaver-i Åžehriyarî olduÄŸundan bir de yaldızlı, pırıl pırıl yanan kordon ve altın bir imtiyaz madalyası ile göÄŸsünü süslemiÅŸti.
İlk önce Kazım Karabekir PaÅŸa ile kucaklaÅŸtı ve öpüÅŸtü. Sevgi, saygı ve samimiyet duygusu böyle bir millî felâket devresi içinde askerî resm-i tazimi ve selâmı hemen her iki tarafa da unutturmuÅŸ gibiydi.
Kazım Karabekir ilk müsafahayı takiben beni kendisine takdim etti:
—Mazhar Müfit Bey.
Mustafa Kemal PaÅŸa, sanki birden ruhumu kavrayan, düÅŸündüklerimi, söylemek istediklerimi benden önce derleyen ve bilen bir kuvvet ve iktidarla beni tamamıyla tesirine baÄŸlayarak:
—Sizi burada çok beklettim Beyefendi,
Diyerek elimi kuvvetle sıktı ve devam etti:
—Yollar muntazam deÄŸil, kolay gelinmiyor. Bununla beraber Erzurum’da kalışınız iyi oldu. İstanbul’a gitmiÅŸ olsaydınız sizi tevkif edeceklerdi. Anadolu’da hep beraber çalışacağız. DeÄŸerli ve münevver arkadaÅŸlara ihtiyacımız ve görülecek çok iÅŸimiz var. Vatan hepimizden ayrı ayrı hizmet bekliyor.
PaÅŸa sözünü bitirir bitirmez:
—PaÅŸam, çalışmak için hazırım,
Diyerek ilave ettim:
—Emirlerinizi aldım ve bekledim. Tevkif edileceÄŸimi de biliyorum. Fakat esasen İstanbul’a gidecek deÄŸildim. Vaziyeti öÄŸrenmek, temaslar yapmak için Erzurum’a gelmiÅŸtim. Hal ve ÅŸartlara göre ya burada kalacak yahut ta Azerbaycan’a geçecektim. Amma ÅŸimdi mesele kalmıyor; emrinizde ve hizmetinizdeyim.
Memnun oldu. O, sıra ile kendisini karşılamaÄŸa gelmiÅŸ bulunanların birer birer ellerini sıkmaÄŸa ve hatırlarını sormaÄŸa devam ederken ben de kendisinin refakatinde gelmiÅŸ bulunanlara takdim ediliyordum. İlkönce: Hamidiye Kahramanı, sonra da Bahriye Nazırı diye ÅŸöhretini ve ÅŸahsiyetini bildiÄŸim Hüseyin Rauf (Eski BaÅŸbakan ve Londra Büyükelçisi) Bey’e tanıtıldım. Rauf Bey’le de ilk defa tanışıyor ve görüÅŸüyordum.
Müteakiben sıra ile MüfettiÅŸlik Erkânıharb Reisi Miralay Kazım (General Kazım Dirik), Doktor Binbaşı Refik (merhum BaÅŸbakan Refik Saydam) ile kucaklaÅŸtık ve öpüÅŸtük; eski İzmit mutasarrıfı Süreyya Bey (Süreyya YiÄŸit, Kocaeli Milletvekili) ile de tanıştık.
Karşılama ve tanışma safhası bittikten sonra Kazım Karabekir:
—PaÅŸam müsaade buyurursanız birer çay içelim…
Teklifinde bulundu ve hep beraber yine PaÅŸa tarafından Ilıca’da hazırlattırılmış olan çadırlara gittik.
PaÅŸa Erzurum, DoÄŸu ÅŸimal bölgelerimiz hakkında umumî ÅŸekilde Kazım Karabekir’den bazı izahat aldıktan ve çaylar içildikten sonra tekrar yola çıktık.
Mustafa Kemal PaÅŸa, birinci otomobildeydi. Kazım Karabekir PaÅŸa kendilerine refakat ediyorlardı. Hüseyin Rauf Bey ve ben de ikinci otomobildeydik.
Erzurum’un İstanbul kapısı muazzam bir kalabalıktan görünmez hale gelmiÅŸti. Bir bando ve ihtiram müfrezesi resm-i selâmı ifa etmek üzere vaziyet almıştı. Ve diyebilirim ki, mübalâÄŸasız Erzurum’un bütün halkı da Mustafa Kemal’i bir millî sır ve ÅŸuurun seziÅŸleri içinde karşılamaÄŸa dökülmüÅŸtü.
Burada otomobillerden inildi. Mustafa Kemal PaÅŸa:
—Merhaba asker…
Diyerek askeri selâmladıktan sonra teftiÅŸ etti ve ahali ile kısa bir görüÅŸme yaptı.
Kendisini ilk defa tanıdığım gibi ilk defa da dinliyordum. Hâl ve hareketleri gibi dinamik, gür, tannan bir sesi vardı. Kısa görüÅŸmesini bitirirken:
—Vatanı tazyiki altında tutan felâket ve musibetleri behemehâl bertaraf edeceÄŸiz,
Diyor ve sesi bu yolda en kesin ve vazıh bir iradenin taşışına sembollük ediyordu.
Bu sahne de geçtikten sonra, PaÅŸa Erzurum’un düÅŸmandan geriye alınışı sırasında İstanbul ve Harput kapılarında cereyan etmiÅŸ bulunan harekâta ilgi gösterdi ve Kazım Karabekir PaÅŸa’dan izahat istedi.
“Åžark fatihi” diye anılan doÄŸu illerimizde büyük bir ÅŸöhret yapmış bulunan Kazım Karabekir:
—Emredersiniz PaÅŸam.
Diyerek bu kapılardan nasıl taarruz edildiÄŸini ve bilhassa İstanbul kapısı ve civarındaki siperlerde bulunan Ermeni kıtaları ile nasıl muharebeler yapıldığını kısaca izah etti ve mevkileri göstererek harpten yorulmuÅŸ Türk alaylarının nasıl dasitanî kahramanlıklar yarattığını tebarüz ettirdi.
Mustafa Kemal PaÅŸa, bu izahatı, mütalâa zikretmeksizin büyük bir dikkatle dinledikten sonra PaÅŸaya:
—TeÅŸekkür ederim.
Dedi ve hepimize dönerek:
—Gidelim arkadaÅŸlar…
Diyerek otomobiline atladı…
MAZHAR MÜFİT KANSU
16-Röportaj
Genellikle gazete ve dergilerde yayımlanan bir yazı türü olan röportaj, herhangi bir olay, kiÅŸi, yer veya kurumu tanıtmak için yazılan yazılardır.
Röportaj türü çoÄŸu zaman mülakat (görüÅŸme) türüyle karıştırılır. Röportajlarda röportajı yapan kiÅŸinin illa birisiyle görüÅŸmesi gerekmez. Röportaj konusuyla ilgili kendi tespit ve görüÅŸlerini yazabilir veya röportaj konusuyla ilgili birden çok kiÅŸiyle de görüÅŸme yapabilir. Yine daha önceki bölümde yazılı anlatım türleri arasında tanıttığımız “haber”le de röportajı karıştırmamak gerekir. Haberle röportajın temel farkı haberler “objektif” bir bakışla okuyucuya aktarılırken, röportaj yazarın düÅŸünce ve hayal dünyasından da beslendiÄŸi için renkli ve süslü bir üslûpla aktarılır.
17-Mülakat (görüÅŸme)
ÇoÄŸu kez röportajla karıştırılan mülakat, toplumu ilgilendiren bir konuda toplumu aydınlatmak üzere o konunun uzmanlarıyla ve tanınmış, ünlü bir kiÅŸiyi çeÅŸitli yönleriyle tanıtmak amacıyla o kiÅŸiyle yapılan görüÅŸmelerin aktarıldığı yazılardır.
Mülakat yapacak kiÅŸi, önce görüÅŸeceÄŸi kiÅŸiden uygun bir zaman ve mekân için randevu alır. Hangi konuyla mülakat yapacağıyla ilgili muhatabına ayrıntılı bilgi verir. Bazı görüÅŸmelerde sorulacak soru önceden görüÅŸülecek kiÅŸiyle paylaşılır.
GörüÅŸme sırasında sade, anlaşılır sorular sorulmalı, lüzumsuz ayrıntılara girilmemelidir. GörüÅŸme yazıya aktarılırken sorulan sorular ve alınan cevaplara sadık kalınmalı, herhangi bir deÄŸiÅŸiklik yapılmamalıdır.
18-Biyografi
Eskilerin “tercüme-i hâl” dedikleri biyografi, kiÅŸilerin, özellikle bilim, sanat, edebiyat alanlarında meÅŸhur olan, insanlığa faydası dokunmuÅŸ insanların, hayatlarını anlatan yazılara denir. KiÅŸilerin kendi hayat hikâyelerini anlattıkları yazılara ise “otobiyografi” denir.
İyi bir biyografide ÅŸu özellikler bulunmalıdır:
-Biyografiler açık, sade bir dille yazılmalıdır.
-Biyografilerde tarafsızlık esas olmalıdır. Anlatılanlar gerçek olmalı, söylentilerden uzak durulmalıdır.
-Biyografisi yazılan kiÅŸinin yaÅŸadığı dönem, aile ve arkadaÅŸ çevresi, eserleri, sanat anlayışı ve yaptığı iÅŸlev üzerinde durulmalıdır.
-Anlatılanlar kronolojik bir sıraya konulmalı, okuyucunun takibi kolaylaştırılmalıdır.
Yukarıda sayılan özellikler “otobiyografi”de de aynen bulunmalıdır.
19-Öykü (Hikâye)
YaÅŸanmış veya yaÅŸanması mümkün olan olayların anlatıldığı kısa yazılara öykü (hikâye) denir. Hikâyeler olay esaslı metinlerdir. Bu tür yazılarda amaç düÅŸündürmekten çok, duygulandırmak ve heyecanlandırmaktır.
Hikâyenin planı, özellikleri konusunda “anlatım biçimleri” konusunda ayrıntılı bilgi verdiÄŸimiz için burada yeniden tekrar etmeyeceÄŸiz. Ancak iyi bir hikâyede olması gereken özellikleri ÅŸöyle sıralayabiliriz:
-Hikâyede olay tanıma uygun olarak gerçek hayattan alınmalı, gerçeÄŸe uygun olmalıdır.
-Olaylar belli bir düzen içinde, birbirine karıştırılmadan anlatılmalıdır.
-Olayla ilgili canlı tasvirler ve portreler yapılmalıdır.
-Anlatım sade ve ilgi çekici, canlı olmalıdır. Mümkün olduÄŸunca süse ve yapmacılığa kaçılmamalıdır.
-Hikâyede konu yazarın aÄŸzından anlatılabileceÄŸi gibi kahramanın aÄŸzından da anlatılabilir.
-Serim, düÄŸüm ve çözüm bölümleri kurallara uygun bir ÅŸekilde düzenlenmeli bir baÅŸka deyiÅŸle içerik planına dikkat edilmelidir.
ÇİÇEĞİN EDEPSİZLİĞİ
DüÄŸüne çaÄŸrılanlar arasında Nejat Bey de vardı. O gün halsiz olmasına raÄŸmen gelmiÅŸti. Salonun en ıssız yerinde bir koltuÄŸa oturdu. Tren kalkarken, istasyonda bir gürültü olur ya, düÄŸün evindeki gürültü ondan da çoktu. Törenler ve eÄŸlenceler bir tren tarifesi düzeniyle iÅŸliyordu. Bu gibi törenlerde söylenmesi gelenek olan tebrik ve kutlamalar yine tekrarlanıyordu.
Nejat’a içkiler sundular. İçkilerin adlarından mı ÅŸiÅŸelerden mi, yoksa kendilerinden mi, her nedense, Nejat:
—Artık burada ne iÅŸim var? diye davrandı.
Fakat halsizliÄŸinden yine koltuÄŸa yığıldı. Çevresine yorgun yorgun baktı. Gelinin başında, portakal çiçeklerinden yapılmış bir çelenk vardı. Salonun her yanında vazolarda çiçekler ve çiçek buketleri bulunuyordu.
HalsizliÄŸinden ve içkiden, Nejat’ın gözkapakları, gözlerinin üzerine kaydı. Gözkapaklarının ardındaki karanlıkta, bazıları hâreli kasımpatları, bazıları hercai menekÅŸeleri gibi renkler açıyor, halka halka yayılıyor, sonra kaybolup giderken baÅŸkaları geliyordu. Bunlardan biri hâlesini yaya yaya, karanlıkları görüÅŸ alanının dışına sürdü. Sanki bir nur patlıyordu. Nejat kendini çiçekleriyle pırıl pırıl yanan bir portakal aÄŸacının altında buldu. Yaprakların damarlarından akan yemyeÅŸil kan, çiçekte bembeyaz bir alev oluyordu. Çiçek, solup ölmediÄŸi sürece bal yapıyor, sanki balayını yaşıyordu. Bal yapamayacak duruma gelince, inat etmiyor, ebedi sevgilerden söz etmiyor, sirkeleÅŸip kalmıyor, sadece solup gidiyordu.
DeÄŸiÅŸen koÅŸullar nedeniyle anlamları kalmamış ölü geleneklere, diri diri mahkûm olan insan hayatının, özgür ve parlak geleceÄŸi olmadığını düÅŸünen Nejat’ın, gönlünden bir acıma gölgesi geçiyordu. Fakat kımıldayan bir mandalina çiçeÄŸi Nejat’ın tüm dikkatini kendine çekti. GüneÅŸ ışığıyla sevinen çiçeÄŸin gövdesinde sevgi, büyük bir dalga gibi kabarıyordu. ÇiçeÄŸin ortası parladı.
Orası sanki bir alevin özüydü. Tepeden tırnaÄŸa çıplak bir gelin gibi ayak uçlarına kalktı. Alev dilleri gibi, sarı papa baÅŸlı güveyleri ve adayları gelinin çevresinde bir halka oluyorlardı.
Yalvarışları ve ricaları güzel bir koku oluyor, bir tütsü gibi beyaz bakireyi sarıyordu. Güzel kokudan ve can ciÄŸerden kopan sımsıcak yalvarışın tüm gövdesine dolanışından başı dönen gelin dayanamadı. İçine doÄŸmuÅŸ olduÄŸu bu dünyayı hep pembe gördü. Güzel kokusuna gönül veren erkeÄŸe gönlünü verdi. Ona eÄŸildi. Gelin bu buluÅŸmadan kalkınca, doÄŸan yeni gün kadar yeni, temiz ve güçlüydü. BaÄŸrında yeni bir hayat taşıyordu. Ondan bir ateÅŸ küresi gibi, bir portakal doÄŸacaktı. Sanrım onun için, düÄŸün evindeki gelin, o çiçekleri başına çelenk edinmiÅŸti.
Acı, tatlı düÅŸüncelerle ağırlaÅŸan Nejat’ın başı önüne düÅŸtü. Yerde bir menekÅŸe, toprağın üzerine yeÅŸil seccadesini sermiÅŸti. Ortalarına yan gelip, mavi gözünü açmış bakıyordu. MenekÅŸe de, gelin gibi uzun boynunu ve başını, ballı dudaklarını eriÅŸilmeyecek yükseklikte tutuyordu. Gelin, o dimdik duruÅŸuyla o yapyalın ve ipince gövdesiyle, temiz bir kızlığın ufak tefek duygulara tenezzül etmez gururunu ve kapalılığını belirtiyordu. Yolunda can vermeye razı olan adaylarının durumu yamandı. İşte bu nedenle, sanırım adayların iç çekiÅŸi menekÅŸe gibi hazin kokuyordu. Dört kanatlı kelebeÄŸi andıran düÄŸün evi, o koyu mor ve eflatun ile hareleniyordu. Karasevdalılar umutsuzdular. Boylarını uzatıyorlar, fakat göÄŸün yüksekliklerine, ışığa, güneÅŸe gülümseyen o güzel dudaklara eriÅŸemiyorlardı. Onlara eriÅŸmek için kanat gerekti.
AÅŸklarından yanıp kül oluyorlardı. Birkaç saat içinde kendi hacimlerinin on, on beÅŸ katından daha çok oksijen yakıyorlardı. Sözleri yoktu. Fakat özleyiÅŸ ve sevgilerinin ateÅŸi onları kendilerince dile getirdi. Gelin o sıcak sözleri dinliyordu. Dinledikleri baÄŸrına sindi. Ona hayran hayran bakarak:
— Susayışım o denli yakıcı ve kavurucu ki; yanıyorum ve uÄŸrunda kül oluyorum! diye bağıran vurgununa gelin, aydınlık bakışıyla uzun uzun baktı. Acıdı. Bir mutluluk buÄŸusu içinde kendinden geçkin, fidan boyu kendine özgü bir eÄŸiliÅŸle eÄŸildi. Sözsüz sevgisini, dudağının yumuÅŸak dokunuÅŸunun anlatımıyla bildirdi.
—GüneÅŸe bakıyorum. Sevgini güneÅŸ ışığından yeÄŸ tuttum. Yeryüzündeki kalıcılığımız, ancak yine kendimizdendir, dedi.
Bundan sonra, hazin renkli menekÅŸenin koynunda, sarı bir sevinç rengi parladı. DüÄŸün evine demet demet menekÅŸeler getiren davetliler, acaba menekÅŸeleri bunun için mi getiriyorlardı? Yoksa âdet yerini bulsun diye mi?
Nejat başını kaldırdığında, güneÅŸ batıya ağıyordu. “AkÅŸamsefası” denilen birkaç çeÅŸit çiçek güneÅŸ batarken açılır. Bunların arasında bir kaçı ancak gece karanlığında açarlar. Bir tanesi kara çiçek açar.
Bu kara çiçek, güneÅŸ ışığına cevap veremeyecek kadar utangaç ve derindir. Gündüz gözlerini kapar, başını koynun en kuytu yerine gömer, kendini hepten kendinin içinde toplar. Güpegündüzken gecenin düÅŸünü görür. Bu çiçek konuÅŸmuyor diye düÅŸünürsünüz. Ve konuÅŸmadığı için de duymadığını sanırsınız. Susuyor ve haykırmıyor. Oysa suç çiçekte deÄŸildir. Sizdedir. Alaca karanlıkta sular kararıyordu. Çiçek kayıp gelen yumuÅŸak loÅŸlukların okÅŸayışını duydu. Karanlıklara, daha derin karanlıklarla cevap verdi. Koyu bir ipeÄŸin üzerine damlatılan koyu bir renk gibi; yavaÅŸ yavaÅŸ kara kirpiklerini aralamaya koyuldu.
Koyu bir ipeÄŸin üzerine damlatılan koyu bir renk gibi kapkara çiçekler açıyordu. Kara içinde kara yıldızdı… Denizin bin kulaç derinliÄŸinden gelen fosfor çakıntısı nedeniyle ateÅŸ püsküren Dragon’un yılan kavileyiÅŸi gibi, çiçek de o kara bakışların derin koynundaki ateÅŸini verdi. Çiçek kapkaraydı, ama onun özünde parlayan kapkara bir gündüzdü.
AÅŸkın ve taÅŸkın sevgileriyle deli divane olurlar o gündüze yetiÅŸemezler. Gecelerin yıldızlardan parlak güzeline varmak için bir mucize gereklidir. Sevginin gücü ise o mucizeyi baÅŸarır… Bir tanesi sevgi olur. Kapkara gelinin dudağına konar.
Halikarnas Balıkçısı”
20-Roman
İnsanların baÅŸlarından geçen ve geçmesi mümkün olan olayların yer ve zaman belirtilerek anlatıldığı uzun yazılara roman denir.
Roman dört temel öÄŸe üzerine kurulur: “Olay, kiÅŸiler, çevre (mekân-yer) ve fikir”dir. Romanlarda bu öÄŸelerden esas olan “kiÅŸi”dir. Romanlar hayatın bir tür yansıması olduÄŸu için kiÅŸiler hayatta karşılaÅŸtığımız, tanıdığımız, bildiÄŸimiz kiÅŸileri bize hatırlatır. Onların ruh halleri, davranışları, tepkileri, üzüntüleri ve sevinçleri bizi ve etrafımız da ilgilendirir. Zaman zaman roman kahramanlarında kendimizi ve etrafımızdakileri bulabiliriz. Bu da hayatta karşılaÅŸabileceÄŸimiz bazı sıkıntıları, problemleri çözümlemede bize kılavuzluk edebilir. Bu yüzden roman okumak, insana olumlu anlamda katkılar saÄŸlar. Bunun yazı sıra roman kiÅŸinin hayal gücünü zenginleÅŸtirir, dil zevkini ve becerisini geliÅŸtirir, söz varlığını zenginleÅŸtirir, bilgi ve görgüsünü artırır.
Romanlarda en önemli temel öÄŸelerden birisi de “fikir”dir. Her romanın bir fikri cephesi vardır. Onun için romanın bu fikri temeli kavranmadan, vermek istediÄŸi mesajı ana fikir ve yardımcı fikirler anlaşılmadan okunacak bir romandan istenilen verim alınamaz.
Romanların içerik planı hikâyedeki gibidir. Ancak plandaki benzerlik dışında hikâye ile roman arasında ÅŸu temel farklar vardır:
-Romanlar, hikâyelere göre daha uzun eserlerdir.
-Hikâyelerde kiÅŸiler genel özellikleriyle tanıtılırken romanda bütün yönleriyle tanıtılırlar.
-Hikâye, çoÄŸunlukla bir veya birkaç kiÅŸinin üzerine kurulurken, romanda kiÅŸi veya kiÅŸilerin sayısı oldukça fazladır.
-Romanda olay veya olaylar çok geniÅŸ bir zamana ve geniÅŸ bir mekâna yayılmışken, hikâyede zaman daha kısa, mekân(yer) de daha dar bir alanı kapsar.
-Romanda daha çok tasvir ve portreye yer verilir.
Romanlar konularına göre dört temel gruba ayrılır:
1-Tarihi Romanlar: Konusunu tarihi olay veya olaylardan ve bu olayları yaratan kişilerden alan romanlardır.
2-Macera Romanları: Esaslı, ÅŸaşırtıcı ve sürükleyici olaylara dayanan, okuyucuda zaman zaman korku ve heyecan yaratan romanlardır.
3-Sosyal Romanlar: Toplumsal meseleleri ele alan olaylardır. Bu romanlarda kiÅŸi veya kiÅŸilerden çok sosyal problemler iÅŸlenir.
4-Psikolojik Romanlar: KiÅŸilerin iç dünyalarında meydana gelen çatışmaları, problemleri ele alan sosyal romanların aksine sosyal olaylara deÄŸil, kiÅŸilere odaklanılan romanlardır.
Bu temel grupların dışında “mektuplu romanlar”, “lirik romanlar”, “korkulu romanlar”, “pastoral romanlar”, “otobiyografik romanlar”, “polisiye romanlar”, “tefrika romanı” gibi roman türleri de vardır.
“YABAN
-ROMANDAN BİR PARÇA-
(Köyü iÅŸgal etmiÅŸ Yunan askerleri ortalığı kana ve ateÅŸe bulamaktadırlar.)
“…Sabah oldu. Ama ne sabah! Çığlıklar içinde bir sabah. Kadınlar aÄŸlaşıyor, erkekler bağırıyor ve çocuk hıçkırıkları köpek ulumalarına karışıyor. Sanki çılgın bir bestekâr, iptidai bir orkestrada “Dünyanın Sonu”nu çaldırıyor.
Ben ve Emeti kadın, bütün gece hiç gözlerimizi yummamışız. Ben susarak, o uluyarak Hasan’ın cenazesini beklemiÅŸiz.
Sabaha karşı kadında uluyacak ses ve takat kalmadı. Bütün aÄŸlamaları, boÄŸazından yukarı çıkmayan derin bir hırıltı halini almıştı.
—Emeti kadın, artık sus. İşte sıra bize geliyor. Hepimiz Hasan’la beraber gideceÄŸiz, dedim. Kadın, dizlerinin üstüne dayanan başını kaldırdı:
—Ne dedün, ne dedün?
—DediÄŸim ÅŸu: bizi de öldürecekler. Sonra bütün bu köyü yakıp yıkacaklar. Ondan sonra bırakıp gidecekler.
—Amanın, kaçalım bari bir yerlere kaçalım.
— Kaçsan da kaç para eder? Sana köyde taÅŸ taÅŸ üstünde bırakmadılar diyorum. Bir yere kaçmış olsan da iki gün sonra açlığından ölürsün.
—Vıy guzucuÄŸum, vıy guzucuÄŸum. Gördün mü bir yol başımıza gelenleri?
—İşte bak, yangın kokuları gelmeye baÅŸladı.
Hey, sahi. Bir yanda, bir ÅŸey tütüyor.
OturduÄŸum yerden kalkıp Hasan’ın gözlerini kapadım. Hiç bu kadar canlı bakan ölü görmemiÅŸtim. Göz kapandıktan sonra bile, kirpikler arasından acayip, endiÅŸe verici bir bakış sızıyor. Yüzünde hiçbir ıstırap izi yok. Sanki acı duymadan ölmüÅŸ gibi.
Lakin yalnız bu çocukta deÄŸil, ben, harpte ölenlerin hemen hepsinin yüzünde bu sükûneti, bu tatlı sükûneti gördüm. Dudaklarında kasılıp büzülme yerine rahat bir gülümseme, bir güzel rüyaya dalmış adamın gülümsemesi…
Ölüm, belki cismani hazların en büyüÄŸüdür. Belki; kim bilir? Bakalım ÅŸimdi göreceÄŸiz.
Küçük Hasan’ın yüzünü bir gazete parçasıyla örtüyorum; küçük odada bir keçe, kirli bir havlu bile bırakmadılar.
Dışarıda çığlıklar devam ediyor. Ara sıra tanıdığım insanların seslerini duyar gibi oluyorum. Kulak kabartıyorum. İşte bir adam avazı çıktığı kadar bağırıyor:
—AteÅŸ camiyi sarıyor, Suyu buraya getirin; bu yana…
Bu, bizim imamın sesidir. Derken bir başkası:
—Ülen samanlık tutuÅŸtu. Gidiverin, gidiverin…
Bu, Bekir ÇavuÅŸun sesidir.
Öbür taraftan muhtar:
—Bizim hatun içeride kaldı yahu… Ne yapsak ki… diye bağırıyor.
İçimden “Muhtarın kötürüm karısı artık ölebilir.” diyorum. Birden ve uzaktan uzaÄŸa Zeynep kadının sesini de duyar gibi oluyorum:
—Donuzlar, donuzlar; aha ÅŸimdi de bizden yana geliyorlar.
Bir atlayışta soluÄŸu kapının önünde aldım. Tam eÅŸiÄŸi atlayıp geçeceÄŸim anda, insana benzer acayip katı ve ÅŸekilsiz bir ÅŸeyle karşı karşıya geldim. Az kalsın çarpışacaktım, durdu:
—Süleyman sen misin?
Bir sivrisinek vızıltısı bana cevap verdi:
—Bizim odayı ateÅŸlediler. İzin verirseniz aÅŸevinde bir kenara yatıvereyim.
Süleyman bir pis yorgana sarılmış, incecik bacakları üstünde titriyordu.
—Gir yat, gir yat. Ama burası daha salim deÄŸil ki; nerde ise buraya da gelirler, ateÅŸe verirler.
Ve bunu söylerken aklıma defterim geldi.
Döndüm. Onu masamın üstünde, kitap, kâğıt ve gazete yığınları arasından bulup çıkardım. Bütün uzunluÄŸunca, gömleÄŸimin altında göÄŸsümün üzerine yerleÅŸtirdim. Sonra durdum, düÅŸündüm. Daha ne yapacaktım?
Ha; yanıma bir kalem alacaktım. Kim bilir, bir daha artık buraya dönemem. İşte yarısına kadar yontulmuÅŸ bir kalemi duruyor. Onu alıp pantolonumun cebine soktum. Åžimdi artık bir daha geri dönmemek üzere, gidebilirim.
Hayatımın son dakikasına kadar başımdan ne gelip geçecekse bu küçük kalemle, bu kapsız deftere yazacağım. Gece, karanlıkta, bu milli facianın bütün esrarını buraya tevdi edeceÄŸim. Ne vakit ki, artık son demimin geldiÄŸini hissedeceÄŸim, onu bir taşın altına bırakacağım.
Çok geçmez, hayır, hayır, ya iki ya üç gün sonra buralarda tekrar Türk askerlerinin çarık sesleri duyulacaktır. Bunlardan bir kısmının yolu, mutlaka buraya uÄŸrayacaktır ve bu zavallı viraneyi gezip görmeden geçip gitmeyecektir. İşte, tam bu gezintilerden birinde, tıpkı Mehmet Ali’ye benzeyen yağız bir nefer, bu defteri alarak subayına koÅŸacaktır. Otuz iki diÅŸini birden gösteren bir tebessümle sırıtarak:
—Efendi, efendi; ÅŸuna bakıversene, acep nedir ki?..
Subay, bunu eline kayıtsız bir tavırla alacak, yavaÅŸ yavaÅŸ çevirmeye baÅŸlayacaktır. Bu merak, defterin son yapraklarına doÄŸru derin bir heyecan hâlini alacaktır.
Ondan ricam ÅŸudur ki, burada bana bir yabancı muameleri, beni kendilerinden saymayıp daima manevi bir cezaya mahkûm kıldıkları için, köylülere bir kin ve gayız baÄŸlamasın, onları ben, küçük sığırtmacın ölü başında, affettim. Ve bu umumi facia anında hepsine, hatta Salih AÄŸa’ya bile hakkımı helal ediyorum. Bunların hiç biri “ne yaptığını bilmiyor.”
Eğer bilmiyorlarsa kabahat kimin? Kabahat benimdir. Kabahat, ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş, senindir.
Sen ve ben, onları yüzyıllardan beri bu yalçın tabiatın göbeÄŸinde, her ÅŸeyden ve herkesten uzak ve her türlü yaÅŸamak ÅŸevkinden ve herkesten mahrum, bir avuç kazazede halinde bırakmışız. Açlık, hastalık ve kimsesizlik bunların etrafını çevirmiÅŸtir. Ve cehâlet denilen zifiri karanlık içinde ruhları, her yanından örtülü bir zindanda gibi, mahpus kalmıştır.
Bu zavallı mahlûklardan sevgi, ÅŸefkat ve insanlık namına, artık ne bekleyebiliriz? Bu iklimin çoraklığı ruhlarını kurutmuÅŸtur. Bu ıssızlık ve bu gurbet, onlara müthiÅŸ bir egoizme dersi vermiÅŸtir. Onun için her biri, kendi yuvasında bir kunduza dönmüÅŸtür…”
Åžemsettin Kutlu
21-Senaryo
Bir filmin konusunun yazılı anlatımına senaryo denir. Özellikle sesli filmlerin baÅŸlamasından sonra bir ihtiyaç olarak doÄŸan senaryo filmin kâğıt üzerindeki kabataslak halidir. Çekilecek filmin, sahne sahne yazılmış ve teknik açıklamalı planı olan senaryo bir filmin çekiminin temelini teÅŸkil eder.
Senaryo yazarına “senarist” denir. Senaryo üzerindeki çalışmaları “konu yazarı”, “senarist”, “diyalogcu” (konuÅŸmaları alan) ve “rejisör” (yönetmen) bir arada yürütürler.
22-Tiyatro
YaÅŸanmış veya yaÅŸanması mümkün olan olayları sahnede canlandırmak üzere yazılmış yazılara “tiyatro” denir.
Tiyatro hem göze hem de kulaÄŸa hitap ettiÄŸi için insanı hem eÄŸlendiren hem de eÄŸiten önemli bir araç olmuÅŸtur.
Yunancadan dilimize geçen tiyatro kelimesi “tiyatro eseri” anlamında kullanıldığı gibi, “tiyatro sanatı” ve “tiyatro binası” anlamında da kullanılır.
Tiyatro üç temel öÄŸenin bir plan, bir uyum içinde bir arada kullanımıyla kurulur. Bu üç öÄŸe “olay”, “kiÅŸiler” ve “çevre”dir. Tiyatroda olması gereken bu üç temel öÄŸe tiyatronun tanımına uygun olarak kullanılmalıdır. Bu öÄŸelerden birisinin gerçek hayattaki doÄŸal yapısından uzaklaÅŸması tiyatro tekniÄŸi açısından bir kusur kabul edilir.
Tiyatro eserlerinde sadece konuÅŸanlar verilmez. KonuÅŸmacıların jest ve mimikleri de ayraç içindeki açıklamalarla verilir. Tiyatro eserlerindeki konuÅŸmalar üç ÅŸekilde karşımıza çıkar:
-Diyalog: Tiyatrodaki kişilerin karşılıklı konuşmalarından oluşur.
-Monolog: Bir kişinin tek başına konuşmasıdır.
-Tirad: KiÅŸilerin birbirlerine karşı söyledikleri coÅŸkulu, uzun sözlerdir.
Tiyatroya özel bazı terimleri de burada tanıtmakta fayda görüyoruz:
-Perde: Konunun ana bölümlerinden her birine verilen addır.
-Sahne: Perde içerisinde kiÅŸilerin girip çıkmasıyla oluÅŸan daha küçük bölümlerdir.
-Aktör: Tiyatro ederlerindeki kiÅŸileri canlandıran erkek oyunculara denir.
-Aktrist: Tiyatro eserlerindeki kişileri canlandıran kadın oyunculara denir.
-Figüran: İkinci plandaki oyunculardır.
-Rejisör: Eseri yorumlayıp, oyuncuları hazırlayan ve eseri yöneten kiÅŸidir.
-Makyaj: Oyuncuların yüzlerinde yapılan deÄŸiÅŸikliÄŸe denir.
-Kostüm: Tiyatro oyunundaki kahramanların (kiÅŸilerin) giydikleri elbiselerdir.
-Dekor: Olayın geçtiÄŸi yerin adıdır.
-Pano: Dekoru tamamlamak için asılan canlandırıcı resim ve tabloların adıdır.
Tiyatro da diÄŸer olay metinlerinde olduÄŸu gibi üç ana bölümden oluÅŸur:
Serim Bölümü: Eserin bu bölümünde oyunun konusu, kiÅŸiler ve çevre tanıtılır.
DüÄŸüm Bölümü: Olaylar seyirciyi meraklandıracak ÅŸekilde geliÅŸtirilir. Bu bölümde heyecan doruÄŸa ulaşır. Bu bölümde kiÅŸiler bütün karakteristik özellikleriyle seyirciye gösterilir.
Çözüm Bölümü: DüÄŸüm bölümünde oluÅŸan merak duygusu bu bölümde çözülür. Seyircinin merakı giderilir. Eserin bu bölümünde yazar konuyu bir ana fikre baÄŸlar.
Tiyatro türleri temelde “trajedi” ve “komedi” dediÄŸimiz iki türden doÄŸmuÅŸtur.
-Trajedi türü tiyatrolar, insanın başından geçen olayların anlatıldığı türdür. İzleyicide acıma, korku gibi duygular uyandırır. Konu mitoloji ve tarihtendir.
-İnsanların başından geçen sevinçli ve komik (gülünç) olayların anlatıldığı tiyatro türüne ise “komedi” denir.
-Günümüz modern tiyatrosunda dram türü ile komedi türünü bir arada yansıtan “dram” türü büyük önem kazanmıştır.
-Yine günümüz tiyatro türlerinden “müzikli tiyatrolar” da önemli bir yer tutmaktadır. Müzikli tiyatrolar “opera”, “müzikal oyun”, ve “operet” gibi türlere ayrılır.
23-Gezi (Seyahat) Yazısı
Gezilip görülen yerlerle ilgili, bilgi, gözlem ve anıların anlatıldığı yazılara gezi yazısı (seyahatnâme) denir. Gezi yazıları, birçok sosyal bilim dalına (tarih, coÄŸrafya, sosyoloji vb.) kaynaklık etmesi bakımından önemli bir anlatım türüdür. Ayrıca gezi yazıları sayesinde okuyucular o güne kadar görmedikleri yerler hakkında bilgi sahibi olurlar.
Çok eskiden beri kullanılan bir yazı türü olan gezi yazılarının temel özellikleri ÅŸunlardır:
-Gezilen, görülen yerler, doÄŸal özellikleri yanında coÄŸrafî konumuyla da tanıtılır.
-Gezilen, görülen yerlerin tarihiyle ilgili de bilgiler verilir.
-Gezilip, görülen yerlerde yaÅŸayanların gelenek, görenek, örf, âdet ve dini inançları aktarılır.
-Anlatılanlar gerçek gözlemlere dayanmalı, gerçekçi olmalıdır.
-Herkesin anlayabileceÄŸi sade, açık ve akıcı bir dil kullanılmalıdır.
Türk edebiyatının en ünlü gezi yazısı (seyahatnâme) örneÄŸi, Evliya Çelebi’nin “Seyahatnâme”sidir. DiÄŸer meÅŸhur gezi yazısı yazarlarımız arasında “Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi”, “Mithat Efendi”, “Falih Rıfkı Atay”, “Åževket Rado” gibi yazarlarımızı sayabiliriz.
Örnek metin
“HÂRÂBATİ BABA TEKKESİ’NDE CEMİL MERÄ°Ç ÜZERİNE SOHBET
Gece, Kalkandelen’de HÂRÂBATİ BABA TEKKESİ’nde kaldık. Hârâbati Baba Tekkesi, Osmanlı İmparatorluÄŸu devrinde, Yugoslavya’da yapılan 400 tekkeden biri. AÅŸağı yukarı 500 yıllık bir tarihi olan BektaÅŸî ocağı. Tekke, Åžar DaÄŸları’nın eteÄŸinde, büyük ve düz bir bahçe üzerine baÄŸdaÅŸ kurup oturmuÅŸ. Etrafı, yüksek duvarlarla çevrili. Tekke bahçesine, kale kapısı kadar büyük, çift kanatlı bir kapıdan giriliyor. Bu büyük kapının sağında, solunda ve üzerinde, dışarıdan gelenleri gözetleme odaları var.
BektaÅŸî derviÅŸleri, Yugoslavya devriminden sonra, evlerine çekilince tekke, uzun yıllar boÅŸ kalmış. Bahçesini ısırganlar doldurmuÅŸ, ahÅŸap binalar yıkılmaya yüz tutmuÅŸ… Harâbâti Baba Tekkesi, gerçekten harap olmanın eÅŸiÄŸine dayanınca, Kalkandelen Belediyesi iÅŸe el atmış. Onu aslına uygun olarak yeni baÅŸtan tamir ettirip, turistik otel-lokanta ve eÄŸlence yeri haline getirmiÅŸ. Åžimdi yirmi dönüm civarında büyük bahçesi yeÅŸil bir halı gibi. İrili ufaklı aÄŸaçları, rengârenk çiçekleri, ÅŸadırvanları, dibek taÅŸları ve ÅŸirin ahÅŸap binalarıyla Harâbâti Baba Tekkesi, insanı birdenbire büyüleyen bir güzellik, sessizlik ve serinlik içerisinde…
Kapının hemen giriÅŸinde, eski BektaÅŸî derviÅŸlerinin ders gördükleri iki katlı bir konak, ÅŸimdi turistik bir otel olarak kullanılıyor. Odalarının kapıları, tavanları, dolapları, pencereleri hatta kireç sıvalı duvarları, yüzde yüz Anadolu mimarisine benziyor. Yine bahçe kapısının saÄŸ tarafındaki iki katlı baÅŸka bir ahÅŸap bina, hem turistlerin hem de Yugoslav burjuvazisinin kumar partileri için onarılmış. Yalnız ahÅŸap kapılar yerine, kalın camdan kapılar konularak ve pencere pervazlarındaki bölümler kaldırılıp yerlerine yekpare camlar takılarak…
Bu binanın sağında, küçük, ÅŸirin bir mescidi var. Kapısının üzerinden, iç duvarlarından, mihrabın sağından ve solundan yüzümüze Ayet-i Kerimeler gülümsüyor. Ve mescit ÅŸimdi, bir oturma, dinlenme ve sohbet odası olarak kullanılıyor.
Eskiden, Tekke’nin mutfağı olan ve doÄŸrusu, mutfaktan çok, uzun bir kışlaya benzeyen tek katlı ahÅŸap bir binada, gördüm ki yine tencereler, kazanlar kaynıyor… Mutfağın karşısında, geniÅŸ geniÅŸ salonları olan bir baÅŸka bina ise, lüks bir lokanta haline getirilmiÅŸ…
Bahçedeki mermer ÅŸadırvanın karşısından, uzun süre ayrılamadım. Åžadırvan, etrafı açık ahÅŸap bir çadır içerisinde. Her köÅŸesinden Türk sanatının ince çizgileri ve güzelliÄŸi kanatlanıyor gibi. Åžadırvanın dinlenme kısmına açılan ahÅŸap kapısı, oymacılığımızın, üstündeki kitabesi ise, hat sanatımızın seçkin örneklerinden.
Tekkenin 75 yaşındaki Makedonyalı bekçisi diyordu ki:
“…ÇocukluÄŸumuzda, tekke içinde derviÅŸler ne yapıyorlar? diye merak ederdik. Åžu bahçe duvarlarına gizlice tırmanır onları gözetlerdik. DerviÅŸler, genellikle bu ÅŸadırvanın başında toplu olarak oturur ve hep bir ağızdan: Huuu! Hayyy Hak! Allah! diyerek zikrederlerdi. Sonra yine burada namaz kılarlardı. Bu ÅŸadırvanın etrafı, derviÅŸlerin yazlık namazgâhları idi. kış gelince de ÅŸu karşıdaki mescitte namaza dururlardı…”
Rumeli BektaÅŸîleri hakkında bir bilgim yoktu. Ama yaÅŸlı bekçinin anlattıkları beni ÅŸaşırtmadı. Bazı Arap ülkelerinde, sayıları gittikçe azalan Galiye sınıfı dışındaki büyük Alevi camiasının İslam inancından ve ibadetinden koptuklarına hiçbir zaman inanmadım. Gerçek ÅžiiliÄŸi, mezhepler tarihinden okuyarak öÄŸrenmeye çalıştım. Bekçinin anlattıklarına bakarak Harâbâti Baba Tekkesi’ndeki derviÅŸlerin, İmam Cafer-i Sâdık’a baÄŸlı olabileceklerini düÅŸündüm. Cafer-i Sadık, Hz. Ali soyundan altıncı imam! İslâm’ı yaÅŸayan ve yaÅŸatan bir altın halka!... Bizim baÄŸlı bulunduÄŸumuz mezhebin mübarek kutbu, Ebu Hanife Hazretleri, Mezhepler Tarihinde belirtildiÄŸine göre Hz. Cafer-i Sadık’tan, İslamî konularda iki yıl ders almış. Ve yine aynı eserde açıklandığına göre Ebu Hanife Hazretleri “Bu iki yıl olmasaydı ben helâk olurdum!” demiÅŸ.([4])
İşte bu bakımdan, İmam Cafer-i Sadık’a baÄŸlı bulunan ÅŸehir Alevîlerinin, yani BektaÅŸîlerin zikirde, ibadette Sünnilerle tam bir beraberlik içinde bulunmalarından daha tabii ne olabilirdi?
Bahçede, basık bir türbe içinde, Tekke’nin koruyucusu olan Recep PaÅŸa’nın çok ince motiflerle süslü mermer sandukası ve bir gelinlik kızın duvağı gibi dantel dantel iÅŸlenen süslü mezar taşı, tam bir sanat eseri olarak ayakta duruyor. Türbenin bir baÅŸka bölümünde, tekke ÅŸeyhlerin daha sade mezarlarına ve Sersem Ali Baba’nın en az iki insan boyu uzunluÄŸundaki kabrine, Yugoslavlar hiç dokunmamışlar.
Harâbâti Baba Tekkesi’nin bahçesinde, tarihimizi hüzünle yaÅŸadım. Tekkenin her noktasında, bizim kültürümüz, bizim medeniyetimiz, bizim inceliÄŸimiz vardı. Ama bizim ruhumuz, Åžar DaÄŸları’na doÄŸru, çoktan kanat çırpmıştı. Ve o güzelim ÅŸadırvanda bir damla olsun su yoktu. Bahçenin ÅŸurasında burasında, sonsuzluk uykusuna dalmış gibi donup kalan birkaç çeÅŸmenin eski harflerle kazılan kitabelerine, usulca elimi dokundursam, sanki su olacak, yüreÄŸime döküleceklerdi. “Hay!” Allah’ın sıfatlarından biriydi ve “ebediyen diri olan” anlamına geliyordu. Etrafta, ebedi diriliÄŸi, sonsuz güzelliÄŸi ve misilsiz merhameti çaÄŸrışan diller susmuÅŸtu. Tekke’nin küçük ve ÅŸirin mescidi içinde, bütün âlemlerin Rabbine, bütün âlemler için duaya uzanan eller, secdeye kapanan baÅŸlar, tekkenin büyük ve sıcak ruhaniyetini de beraberlerinde götürmüÅŸlerdi.
Bir zamanlar, belki yüksek sesle konuÅŸmanın bile doÄŸru karşılanmadığı bir ilim ve ibadet ocağından, ÅŸimdi ÅŸuh kadın kahkahaları yükseliyor ve yeni, devrimci tekkenin lokantasında, büyük kumar odalarında, günlük ihtirasların üzerine, kristal kadehlerden renkli içkiler boÅŸalıyordu. Harâbâtî Baba Tekkesi, yıkılmaktan, viran olmaktan kurtarılmıştı. Işıklarla yıkanmış, çiçeklerle süslenmiÅŸti. Tertemizdi, pırılpırıldı. Ama hiçbir gayret, ona, uçup giden, yok olan o eski ruhunun insana ürpertiler veren güzelliÄŸini giyindirememiÅŸti.
Harâbâtî Baba Tekkesi renkli, güzel, fakat kokusuz bir yapma çiçeÄŸe benziyordu. Bu bakımdan tekke bahçesinde, belki yüzlerce yıldan beri duran dibekler, sanki bütün Kalkandelen ÅŸehrini, yerinden fırlatacak kadar korkunç ve müthiÅŸ bir çığlık koparmak için, ağızlarını kocaman kocaman açmışlardı. Her dibekte, ayrı bir yerim dövülüyor gibiydi.
Kalkandelen’e birlikte geldiÄŸimiz ÅŸairler, bahçenin bir köÅŸesinde, sohbeti koyulaÅŸtırmışlardı. Ben ÅŸadırvanın, eski çeÅŸmelerin, türbelerin ve dibeklerin etrafında, bir başıma dolaşıp duruyordum. Bir ara bahçe kapısının kocaman kanatları açılınca ÅŸair Bayram İbrahim ile Arif Bozacı’yı karşımda gördüm… Yavuz Bülent BAKİLER
24-Åžiir
“Duygu ve düÅŸüncelerin, insan ruhunda ürpertiler uyandıracak biçimde, ölçülü-ölçüsüz, kafiyeli-kafiyesiz olarak, genellikle nazım halinde anlatılan ÅŸekline ÅŸiir denir.”
Åžiirde asıl öÄŸe “duygu”nun yanı sıra “düÅŸünce” ve “hayal” unsurları da kullanılır. Bazı ÅŸiirlerde bu unsurlardan biri kullanılırken, bazılarında ise bu unsurların hepsi bir arada kullanılabilir. Zaten en güzel ÅŸiir bu üç unsuru bir arada kullanabilen ÅŸiirdir.
Åžiirlerde “duygusal plan” kullanılır. Bu plana göre ÅŸiirde önce, ÅŸairi etkileyen olay ve manzara genel hatlarıyla ortaya konur, sonra ÅŸairi duygulandıran sebepler üzerinde durulur, son bölümde ise ÅŸiire hâkim olan ana duygu, tema belirtilir.
Åžiir günümüzde güzel sanatların önemli bir türü olduÄŸu için, ÅŸiirde sanat hassasiyeti ağır basar. Bu yüzden ÅŸair ÅŸiirde kullanacağı kelime, mazmun ve mefhumları seçerken insanda estetik duygular uyandıracak ÅŸekilde davranır.
Konularına göre ÅŸiir türleri ÅŸunlardır:
Epik Şiir: Destansı şiirlerdir. Konusu, yiğitlik ve kahramanlıktır.
KOÇAKLAMA
Yiğitler silkinip ata binende Bir yiğit cıdasın almış eline,
Dereler de bozkurtlara ün olur. Başını koymuÅŸ da yiÄŸit yoluna,
YiÄŸit olan döne döne döÄŸüÅŸür. Kalkan paralana zırhlar deline,
Kötüler kavgadan kaçar dön olur. Kanlı gömlek koç yiÄŸide don olur.
YiÄŸit cıdasını almış atıyor. KöroÄŸlu çağırır figan ağıtlar,
Ak elleri kızıl kana batıyor. İman ehli birbirini öÄŸütler,
Bir kötü, kavgadan dönmüÅŸ kaçıyor, Boydan boya demir donlu yiÄŸitler,
Kaçma kötü kaçma simdi hûn olur. Vurur cıdasını kahraman olur.
KöroÄŸlu
Lirik Åžiir: Duygulandırıcı ve coÅŸturucu ÅŸiirlerdir. Konusunu aÅŸk, özlem, sıla, gurbet, ölüm, ayrılık gibi duygulardan alır.
ANALAR
Garibin anası pencerelerden
Yanık türkülerle yollara bakar.
İncecik yüzünde her akÅŸamüstü
Çizgi çizgi, nokta nokta bir efkâr
Fakirin anası her sabah sessiz,
AÄŸlar çocuÄŸunun aç-çıplak durduÄŸuna.
Elleri koynunda kalır çaresiz
Bin piÅŸman doÄŸduÄŸuna, doÄŸurduÄŸuna.
Mahkûmun anası susar konuÅŸmaz
Suçu kendisinde sanır
Kaçar insanlardan, aydınlıklardan
Duvarlara bile baksa utanır.
Açılsa üstüm biraz, duyar da gece yarısı
Kalkar yatağından gelir.
Bir mübarek el uzanır yorganıma usulca
Bilirim anamın elidir.
Bir merhamet, bir sıcaklık, bir gurur;
Yavrum diyen sesinde.
Ve huzurun günde beÅŸ vakit nabzı vurur
Beyaz tülbendinde, seccadesinde.
Karımın anası anama benzer
Öylesine yakın, duygulu, ince.
Özü-sözü bir yayla gözesi kadar berrak,
Oturtacak yer bulamaz çıkıp yanına gidince
YüreÄŸi destanlar gibi sımsıcak.
Ve alnım açıksa, başım dikse;
DirliÄŸimiz varsa, mutluysam;
Yüzüme gülüyorsa böyle bu ÅŸehir,
Bir beyaz zambak gibi pırıl pırılsa yavrum;
Ve yavrumsa her ÅŸeyi bana sevdiren bir bir
Bu mutluluk, bu düzen, bu bitmeyen aydınlık
Anasının yüzü suyu hürmetinedir…
Yavuz Bülent BAKİLER- Harman
Didaktik Åžiir: ÖÄŸüt (nasihat) vermeyi amaçlayan öÄŸretici ÅŸiirlerdir. Bu tür ÅŸiirlerde amaç sanat ve sanatkârlıktan çok toplumsal faydadır.
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
YetmiÅŸ iki millet dahi
Elin yüzün yumaz deÄŸil
Hani erenler geldi geçti
Bunlar yurdu kaldı göçtü
Pervâz urup Hakk’a uçtu
Hüma kuÅŸudur kaz deÄŸil
Yol oldur ki doÄŸru vara
Göz oldur ki Hakk’ı göre
Er oldur ki alçakta dura
Yüceden bakan göz deÄŸil
DoÄŸru yola gittin ise
Er eteÄŸin tuttun ise
Bir hayır da ettin ise
Birine bindir az deÄŸil
Yunus bu sözleri çatar
Sanki balı yağa katar
Halka meta’ların satar
Yükü cevherdir tuz deÄŸil
Yunus Emre
Pastoral Åžiir: Kır ve tabiat hayatını ve çobanların yaÅŸantısını iÅŸleyen ÅŸiirlerdir.
ÂÅžIK KEREM
YükseÄŸinde yavru ÅŸahin beslenir
Yıldız Dağı niçin kalkmaz dumanın
Alçağında dudu, kumru beslenir
Yıldız Dağı, niçin kalkmaz dumanın
YükseÄŸinde büyük namlı karın var
Alçağında mor sümbüllü bağın var
Yardan mı ayrıldın, ahı zarın var
Yıldız Dağı, niçin kalkmaz dumanın
Gelen geçen seyran eder meÅŸesin
Haramiler bekler her bir köÅŸesin
Beline kondurmuş beyin paşasın
Yıldız Dağı, niçin kalkmaz dumanın
Yine çevrilip eÄŸrilmiÅŸ beli
Urum’da Acem’de söylenir yeli
Kadı mısın, serdar mısın Kurtbeli
Yıldız Dağı, niçin kalkmaz dumanın
Her taÅŸlardan çok boyalı taşın var
Åžahin yuva yapmış öter kuÅŸun var
Kerem gibi ne belalı başın var
Yıldız Dağı, niçin kalkmaz dumanın
TÜRK HALK EDEBİYATI ANTOLOJİSİ, Derleyen Erdal ALOVA AlfaYayınları, İSTANBUL 2002
BİNGÖL ÇOBANLARINA
Daha deniz görmemiÅŸ bir çoban çocuÄŸuyum,
Bu daÄŸların eskiden âÅŸinasıdır soyum.
Bekçileri gibiyiz ebenced buraların,
Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların
GörmediÄŸi gün yoktur sürü peÅŸinde bizi,
Her gün aynı pınardan doldurup testimizi
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla.
Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni,
Kuzular bize söyler yılların geçtiÄŸini,
Arzu, baÅŸlarımızdan yıldızlar gibi yüksek
Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek,
DolaÅŸtırıp dururuz aynı daüssılayı,
Her adım uyandırır acı bir hatırayı.
Anam bir yaz gecesi doÄŸurmuÅŸ beni burda,
Bu çamlıkta söylemiÅŸ son sözlerini babam,
Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,
“Suna”mın baÅŸka köye gelin gittiÄŸi akÅŸam.
Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla,
Çoban hicranlarını basar baÄŸrına yayla.
— Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al
Diye haykırır kaval:
Bir çoban parçasısın, olmasan bile koyun,
Daima eğeceksin başkalarına boyun;
Hülyalarına karışmasın ne ÅŸehir ne de çarşı,
Yamaçlarda her akÅŸam batan güneÅŸe karşı
Uçan kuÅŸları düÅŸün, geçen kervanları an,
Mademki kara bahtın adını koydu çoban!
Nasıl yaÅŸadığından, ne içip yediÄŸinden,
Çıngırak seslerinin daÄŸlara dediÄŸinden
Anlattı uzun uzun.
Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun
Nadir duyabildiÄŸi taze bir heyecanla,
Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla
Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına,
Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına.
Kemalettin Kamu
Satirik Åžiir: Sosyal hayatta görülen aksaklıkların yerildiÄŸi (hicvedildiÄŸi) ÅŸiirlerdir. Halk edebiyatında “taÅŸlama” adıyla kullanılan bu ÅŸiir, divan edebiyatında “hiciv” adını alır.
KAYGUSUZ
Kaplu kaplu baÄŸalar
Kanatlanmış uçmaÄŸa
Kertenkele derilmiÅŸ
Diler Kırım geçmeÄŸe
Kelebek ok yay almış
Ava ÅŸikâra çıkmış
Tonuzları korkudur
Ayuları kaçmaÄŸa
Kazaza balta koydum
ÇerviÅŸin deremezem
Çuval çayırda gezer
ÅžeÄŸirdüben kaçmaÄŸa
Ergene’nin köprüsü
Susuzluktan bunalmış
Edirne minaresi
EÄŸilmiÅŸ su içmeÄŸe
Allahımın dağında
Üçbin balık kışlamış
Susuzluktan bunalmış
Kanlı ister göçmeÄŸe
Leylek kuduk doÄŸurmuÅŸ
Ovada zurna çalar
Balık kavaÄŸa çıkmış
SöÄŸüt dalın biçmeÄŸe
Kelebek buÄŸday ekmiÅŸ
Manisa ovasına
Sivrisinek derilmiÅŸ
Irgad olup biçmeÄŸe
Bir sinek bir devenin
ÇekmiÅŸ budun koparmış
Salınıban seyirdir
Bir yâr ister koçmaÄŸa
Bir aksacık karınca
Kırk batman tuz yüklenmiÅŸ
Gâh yorgalar gâh seker
Åžehre gider satmaÄŸa
Tonuz düÄŸün eÄŸlemiÅŸ
Ayuya kızın vermiş
Maymun sındı getirmiş
Kaftan gömlek biçmeÄŸe
Deve hamama girmiÅŸ
Dana dellâllık eder
Susığırı natır olmuş
Nöbet ister çıkmaÄŸa
Kaygusuz’un sözleri
Hindistan’ın kozları
Bunca yalan söyledin
Girer misin uçmaÄŸa
Dramatik Åžiir: Sahnede canlandırılmak üzere yazılmış ÅŸiirlerdir.
YAÄžMUR DUASI -Canavar Piyesi’nden-
Emeti
Yolunu beklemekten gözlerimiz karardı
Neye geç kaldın, AÄŸa?
Ali Baba
Yağmur duası vardı:
ÖÄŸleüstü atımla kasabayı bulunca
Baktım ki halk uzanmış bütün yayla boyunca
Kadınlar, çocukların tutarak ellerinden,
Bir inilti halinde geliyordu derinden
Yollara dökülmüÅŸtü çobanlarla davarlar,
Gürbüz delikanlılar, doksanlık ihtiyarlar
Kızgın günün altında tutuÅŸurken ortalık
Gitgide artıyordu gürültü, kalabalık…
Nihayet halkalandı musallada ahali,
Dediler ki: “Duaya gelecek ÅŸimdi Vâli!”
O zaman anladım ki hükümet kapalıdır,
Bizim iÅŸ kaldı dedim…
Emeti
Zaten bugün salıdır,
UÄŸursuz gün demiÅŸler!
Ali Baba
Doğru sallandı işim,
Fakat pek de faydasız oldu sanma gidişim:
Âminim olsun diye yapılacak duada
Attan inerek durdum ÅŸöyle bir parça saÄŸda.
Vali PaÅŸa gelince, yüzler sevinçle yandı,
Cemaat yavaÅŸ yavaÅŸ ikiye parçalandı:
Analarla emzikli çocuklar baÅŸka safta,
Koyunlar bir tarafta… Kuzular bir tarafta…
Bir mezar sessizliÄŸi aldı önce civarı.
Hocaların yükseÄŸe çıktı en ihtiyarı,
Gökten su dilenerek elindeki tasına
Başladı en acıklı bir yağmur duasına
“Yarabbi! Gönder bize rahmetini ufuktan,
Kullarının diyarı yanıyor susuzluktan.
Ekinler boy vermeden vakitsiz sararıyor
Gökyüzünden her baÅŸak bir damla su arıyor!
Muradın mahvetmekse bizi bir zelzele ver,
Yaşatmaksa kavrulan tarlaları sele ver,
Tâ ki ecel kesmesin bu öksüz nefesleri…”
O ne mahÅŸerdi. Yarâb, ne Âmin sesleri!
Bir taraftan kuzular haykırıyor me… diye,
Bir taraftan çocuklar bağırıyor meme diye…
EÄŸer yaÄŸmur Allahın gözyaÅŸları olaydı
Bir lâhzada dünyayı sele vermek kolaydı!
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL- Han Duvarları
25- Mensur Åžiir
Artistik nesir de denilen bu ÅŸiir türünün en önemli temsilcilerinden Halit Ziya UÅŸaklıgil’in “Mansur ÅŸiirler, kısa, küçük, hemen zihinde doÄŸdukları gibi, kâğıt üzerine rasgele atılıvermiÅŸ duyguların, yol üstünde toplandıkları gibi, tasnifsiz çizilivermiÅŸ gibi çizgilerden ibaret olacaktı.” diye tarif ettiÄŸi mensur ÅŸiir, kalbe heyecan, ruha ürperti veren sanatlı söylenmiÅŸ nesir halindeki ÅŸiir demektir.
YAÅžAMAK
ÅžimÅŸek çakar, gök gürler, ufuklar birbirine giriyor, sanırsınız!...
Filler, arslanlar haykırır, kükrerler; zaman ve mesafe inim inim inler.
Bunların yanında sesleri kulaklarımızın duygu hududuna giremeyen karıncalar da vardı.
Onlarda ses çıkarırlar. Çünkü yaşıyorlar.
Yaradılış muazzam bir orkestradır ki onu idare edenin elindeki değnek muhakkak ki bazen bu karıncaya da emir verir.
Ama orkestra içindeki onun yeri nedir; biz bilemeyiz; bestekâr bilir.
Her ÅŸey konuÅŸuyor, dili var. Çünkü yaşıyor. Biz duymuyoruz diye bunları nasıl inkâr ederiz?
Ayağımızın altta ezilen bir ottan, bir toprak zerresine kadar her ÅŸey konuÅŸuyor. Çünkü hayat nizamı içindedir. BaÅŸka türlü yaÅŸanmaz.
Sırrına eremediÄŸimiz ve eremeyeceÄŸimiz bir âlemin içindeyiz ki sade hayat!...
Ölümün, yokluÄŸun nam ve niÅŸanı yok. Çünkü var olan her ÅŸey yaşıyor.
Müsaade ederseniz ben de yaşıyorum.
Ali Nihad Tarlan Nesirler Ve Mensur Yazılar T.C. Kültür Bakanlığı Ankara 1993 s.93
26- Masal
Halkın hayal gücünden doÄŸan, gerçek dışı ve olaÄŸanüstü olaylarla süslü öykülere masal denir. Masalların birçoÄŸunun yazarı belli deÄŸildir. Bu tür masallara “halk masalları” denir. Bazı masalların ise yazarı bellidir, Alman Grimm KardeÅŸler ve Danimarkalı Andersen gibi, bu tür masallara ise “edebi masallar” denir.
Masalların baÅŸlıca özellikleri ÅŸunlardır:
-Masallarda olaylar gerçekdışı ve olaÄŸanüstüdür.
-Masal kahramanları insanlar olabileceÄŸi gibi, hayvanlar, bitkiler veya cansız varlıklar da olabilir. “Dev, cin, peri, gulyabani vb.” masal kahramanlarına sıklıkla rastlanır.
-Kahramanları insan olan masallarda, bu insanlar toplumun her kesiminden seçilmiÅŸ olabilir.
-Masallarda yer (mekân-çevre) belirsiz ve hayaldir. “Kaf Dağı”, “yedi kat yerin altı veya üstü”, “Çin-Maçin” gibi gerçek dışı mekânlar kullanılır.
-Masallarda sıklıkla olaÄŸanüstü güçleri bulunan sihirli eÅŸyalar (sihirli deÄŸnek, sofra, kılıç vb.) kullanılabilir.
-Masallarda tabiat unsurları çok geniÅŸ bir ÅŸekilde kullanılır.
-Masallarda mekân gibi zaman da belirsizdir.
-Masallarda sanatlı bir anlatım vardır. Kullanılan tekerlemeler ve renkli anlatımıyla bir ahenk yaratılır.
-Masallarda genellikle belirsiz “-miÅŸli geçmiÅŸ” zaman veya belirli “-dili geçmiÅŸ” zaman kipleri kullanılır.
-Masallardaki nihai amaç insana bir ders, öÄŸüt vermektir. Masallar hemen her zaman iyilerin galibiyetiyle bitirilerek, iyiliÄŸin önemi vurgulanır.
“ALTIN KOZALIKLI GÜMÜÅž SELVİ
Bir varmış, bir yokmuÅŸ. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, hiç çocuÄŸu olmayan bir kadın varmış.
ÇocuÄŸu çok sevdiÄŸinden kendisini avutmak için bir tahta parçası üzerine kömürle kaÅŸ göz yapmış, bunu bezlere sarmış, salıncaÄŸa koyarak sallamaya baÅŸlamış.
Artık her gün salıncağın başında oturuyor, oradan hiç ayrılmıyormuÅŸ. Kocası akÅŸamüzeri eve geldiÄŸi zaman yiyecek yemek bulamadığı gibi evi süpürülmemiÅŸ, hiç bir iÅŸe bakılmamış görüyormuÅŸ.
Nihayet bir gün canı sıkılmış, karısına demiÅŸ ki:
—Yahu senin yaptığını deliler yapmaz doÄŸrusu. Hiç tahta parçasından çocuk olur mu? Bırak artık çocukluÄŸu da evinin iÅŸine gücüne bak!
Kadın bu sözlere ehemmiyet vermemiÅŸ. Zaman zaman:
—Aman çocuÄŸum sancılandı, vah çocuÄŸum üzüldü! diye çırpınır, kocasına uyku uyutmazmış.
Karısının bu halleri canını pek sıkmaya baÅŸlayınca, adam bir gece ansızın bu tahta bebeÄŸi pencereden atmış. Tahta bebeÄŸin düÅŸtüÄŸü yerde o anda bir selvi aÄŸacı meydana gelmez mi?! Kendisi gümüÅŸten, kozalakları da altından bir selvi…
Senelerce sonra bir gün, padiÅŸahın oÄŸlu askerleriyle oradan geçerken selvi aÄŸacının dibinde çadırını kurmuÅŸ.
Åžehzade her gece yatağının baÅŸucunda altın ÅŸamdan, ayakucunda gümüÅŸ ÅŸamdan yaktırır bir masa üzerine de bir tabak içinde tatlı koydururmuÅŸ. Âdeti böyleymiÅŸ.
Fakat bu selvi aÄŸacının dibinde çadırını kurduÄŸu günden beri, her sabah kalkınca altın ÅŸamdanı ayakucuna, gümüÅŸ ÅŸamdanı da baÅŸucuna getirirmiÅŸ, tatlı tabağını da boÅŸ bulurmuÅŸ. Bu vaziyete fena halde hiddetlenen ÅŸehzade, her seferinde kapısındaki askeri dikkatsizlik gösteriyor diye deÄŸiÅŸtirirmiÅŸ. Hâlbuki hiçbir ÅŸeyden haberleri olmadığı gibi çadırda temizlik yaparlarken ÅŸehzadenin eÅŸyalarına dikkat gösterirler, her ÅŸeyi yerli yerine koyarlarmış.
Şehzade, bu işlerin kimin tarafından yapıldığını anlayamayınca, geceleyin uyumamaya, sabaha kadar oturup beklemeye karar vermiş.
Her akÅŸam bu kararla yatağına uzanarak uyur gibi yapan ÅŸehzade, çok geçmeden uyuyakalırmış. Nihayet bir gece küçük parmağını keserek kanatmış. Acısından gözüne uyku girmemiÅŸ. Beklemeye baÅŸlamış.
Tam gece yarısı çadırın tepesi yavaÅŸçacık açılmış, orada, burada beyaz bir elbise içinde, saçları uzun, ay gibi beyaz bir kız süzülüp çadıra inmiÅŸ. Kız baÅŸlamış ÅŸamdanların yerini deÄŸiÅŸtirmeye… O iÅŸ bittikten sonra masanın başına geçerek tabaktaki tatlıyı da yemiÅŸ. Çadırın tepesindeki açık yerden tekrar gideceÄŸi sırada, ÅŸehzade hemen kalkıp bileÄŸinden yakalamış.
Birden bire korkan kız, ÅŸehzadenin güler yüzü karşısında sakinleÅŸmiÅŸ. Yatağın bir kenarına oturmuÅŸ.
Åžehzade bu kızın güzelliÄŸine hayran olmuÅŸ. Ona demiÅŸ ki:
—Güzel kız ne olur her akÅŸamki gibi çadırıma gene gel! Ama çabuk kaçma olmaz mı?
Güzel kız cevap vermiÅŸ:
—Gelirim ÅŸehzadem. Fakat gün doÄŸmadan selvi annemin yanına dönmezsem beni evlatlıktan atar.
Åžehzade razı olmuÅŸ, böylece anlaÅŸtıktan sonra güzel kız her akÅŸam çadıra gelmeye, sabaha karşı gün doÄŸmadan da gitmeye baÅŸlamış.
Bir gün padiÅŸah, oÄŸluna bir haberci göndererek üç güne kadar dönmesini istemiÅŸ. Åžehzade bu habere üzülmüÅŸ ama ne yapsın? Evlatlar babalarının isteklerini yerine getirmeye mecbur deÄŸiller mi? O da hazırlanmaya baÅŸlamış.
Son gece kıza babasından gelen haberi söylemiÅŸ. Kız bu fena habere çok üzülmüÅŸ. O zaman ÅŸehzade, kendisiyle beraber gitmek için ısrar etmiÅŸ. Israr etmiÅŸ ama kız razı olmamış. Selvi annesinden ayrılamayacağını söylemiÅŸ.
O gece geç vakte kadar oturup konuÅŸmuÅŸlar. Sonra uykuları gelmiÅŸ, yatmışlar. Sabaha karşı erkenden uyanan ÅŸehzade kızı, uykuda iken alnından öperek askerleriyle beraber yola çıkmış. Kız hâlâ uyuyormuÅŸ.
Biraz sonra güneÅŸ doÄŸmuÅŸ. Çok geçmeden uyanan kız, bir de ne görsün? Gün doÄŸmamış mı?
Güzel kız incili çadırdan çıkarak etrafına bakmış, kimseler yok. BaÅŸlamış aÄŸlamaya… AÄŸlaya aÄŸlaya selvi annesine gitmiÅŸ:
—Kuzum selvi anneciÄŸim, canım selvi anneciÄŸim, demiÅŸ, bir kusur ettim. Beni affet, içeriye al!
Selvi anne kızı kabul etmemiÅŸ, kovmuÅŸ. Güzel kız, yanaklarından süzülen yaÅŸları sile sile selvinin yanından uzaklaÅŸmış.
Az gitmiÅŸ, uz gitmiÅŸ, dere tepe düz gitmiÅŸ. Yolda bir çobana rastlamış. Ona yalvararak elbisesini, çarığını, kavalını alıp giymiÅŸ. Kendi elbisesini de ona vermiÅŸ.
Yine yürümeye baÅŸlamış. Dere tepe düz, tam bir güz gittikten sonra ÅŸehzadenin memleketine varmış. O sırada sarayın penceresinde oturan ÅŸehzade, sokakta yorgun bir çoban görünce seslenmiÅŸ:
—Çoban, çoban, böyle nereden geliyorsun, diye sormuÅŸ. Çoban da:
—Altın Kozalaklı GümüÅŸ Selviden! diye cevap vermiÅŸ.
Bu cevap karşısında hem ÅŸaşıran hem de sevinen ÅŸehzade, koÅŸarak aÅŸağıya inmiÅŸ. Çobanı sarayın bahçesine alarak ellerine sarılmış:
—Söyle bana, demiÅŸ, orada ne gördün?
Çoban demiÅŸ ki:
—İncili çadır kurulu gördüm. Keten gömlek dürülü gördüm. Yâr yârinden ayrılmış ah edip aÄŸlar gördüm!
Bu sözlerden orada neler olduÄŸunu anlayan ÅŸehzade çok üzülmüÅŸ. Baygınlıklar geçirmiÅŸ. Sarayın adamları gelerek kendisini iyi etmiÅŸler. Aklı başına gelen ÅŸehzade, çobanı yanına çağırtmış. Ona, ölünceye kadar yanında kalmasını söylemiÅŸ.
Esasen çobanın maksadı bu olduÄŸundan sarayda kalmış.
Åžehzade çobanı yanından hiç ayırmaz, ona her zaman nereden geldiÄŸini, oralarda daha baÅŸka neler gördüÄŸünü sorar dururmuÅŸ.
Bir gün padiÅŸah oÄŸlunu yanına çağırarak demiÅŸ ki:
—Sevgili oÄŸlum, artık evlenecek yaÅŸa geldin. Seni evlendireceÄŸiz. Annenle beraber bir kız beÄŸendik. Yakında hazırlığa baÅŸlayacağız.
Selvi annenin kızına deli gibi âşık olan ÅŸehzade, babasının bu teklifi karşısında üzülmüÅŸ ama ses çıkaramamış. Kabul ettiÄŸini bildirmiÅŸ. Fakat evlenince çobanıyla sık sık konuÅŸamayacağını düÅŸünerek müteessir oluyormuÅŸ. Åžehzadenin üzüntüsünü gören çoban demiÅŸ ki:
—Åžehzadem, bana senin odanın üst katındaki odayı ayırt. İçine yeÅŸil bir döÅŸeme yapsınlar, tavana salıncak kursunlar. Canım sıkıldıkça salıncakta sallanır, vakit geçiririm.
Åžehzade, evlenmeden önce sevgili çobanın isteklerini yerine getirtmiÅŸ.
DüÄŸün günü koltuk töreni sırasında ÅŸehzade bir koluna karısını öteki koluna da çobanı almış; üst kata bu ÅŸekilde çıkmışlar. Birçok eÄŸlencelerden sonra herkes odasına çekilmiÅŸ.
Çoban ÅŸehzadenin yanından ayrılıp da odasına girdiÄŸi zaman o kadar müteessir olmuÅŸ ki, dayanamamış, oturup uzun uzun aÄŸlamış. Arkasından çoban elbisesini çıkarmış. Saçlarını çözmüÅŸ. Sonra sandalyeye çıkarak salıncağın ipini boÄŸazına baÄŸlamış. Tam kendini asacağı sırada eski günlerini hatırlayıp uzun uzun düÅŸünceye dalmış.
MeÄŸer o sırada da ÅŸehzade çobanı merak etmiÅŸ. Onu görmek üzere merdivenlerden çıkıyormuÅŸ. Kapının önüne gelince, içeriye girmeden evvel anahtar deliÄŸine gözünü uydurarak bakmaya baÅŸlamış. Bir de ne görsün?! İçeride, çoban yerine, selvi annenin kızı yok mu?! Sevgilisini görünce birden bire heyecanlanan ÅŸehzade, onu ölümden kurtarmak için bütün kuvvetiyle kapıyı itip açmış. İçeriye girerek ipe asılmış, kızı ölümden kurtarmış. Bu iÅŸ bittikten sonra, hemen aÅŸağıya inen ÅŸehzade, gelini evine göndermiÅŸ. Yeniden bir düÄŸün hazırlatarak gümüÅŸ selvinin güzel kızıyla evlenmiÅŸ.
Onlar ermiÅŸ muradına, biz gidelim kapı ardına…
Naki TEZEL, TÜRK MASALLARI 1, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, ANKARA 1997
27-Fabl
İnsan dışındaki bitki, hayvan gibi canlı varlıkların ve eÅŸya gibi cansız varlıkların insan gibi konuÅŸturulan, baÅŸlarından geçen olayları bir ibret dersi verecek biçimde anlatan, kısa manzum hikâyelere “fabl” denir.
Fabl örneÄŸi:
Zafiyetten çiroza dönmüÅŸtü kurdun biri.
Köpekse aksine semiz mi semiz.
Bu kurt bir gün bir köpeÄŸe rastladı, iri.
Güzel besili bir köpek, tüyleri temiz.
Atılıp ÅŸunu bir parçalamalı,
Diyordu içinden kurt cenapları.
BoÄŸuÅŸmayı da göze almak lazımdı, fakat.
Köpek deseniz, kendini, hakikat,
Koruyabilecek kadar inatçı.
Bunu gören kurt, pek sessiz, yanaÅŸtı.
Biraz aÅŸağıdan alıp dil dökeyim diye,
Hayran olduÄŸunu söyledi, bu semizliÄŸe.
Güç bir ÅŸey deÄŸil, sayın efendimiz,
Dedi köpek.”Böyle benim gibi semirseniz
Vazgeçin, bırakın bu ormanları.
Nedir bu ormanlarda çektiÄŸiniz,
Sersefil, periÅŸan, aç biilaç
Açlıktan nerdeyse öleceksiniz.
Hepiniz fülüsüahmere muhtaç.
Adeta aslan ağzında yiyecekleriniz.
Gelin benimle, hemen deÄŸiÅŸir kaderiniz.”
Kurt sordu: “Peki iÅŸim ne olacak?”
Hiç, dedi köpek. “sadece adam kovalamak,
Vazifeniz yabancılara şiddet,
Evdekilere hürmet göstermekten ibaret.
Ama karşılığında neler neler!...
Sizindir artık evin sayısız yemekleri.
O ne piliç, o ne kuÅŸ kemikleri;
O ne sonsuz okÅŸanıp sevilmeler!”
Kurt ne diyeceğini şaşırmıştı
Sevincinden adeta gözleri yaÅŸarmıştı.
Derken, baktı ki köpeÄŸin boynunda bir yara.
Bu ne? dedi.
Hiç.
Ama ne?
Mühim deÄŸil yani.
BaÄŸlamak için tasma takarlar ya
Gözüne iliÅŸen herhalde onun izi.
BaÄŸlamak mı? Serbestçe dolaÅŸmaz mısınız?
Pek dolaÅŸmayız. Ama ne çıkar?
Ne mi çıkar? Yerinde dursun saltanatınız.
Hani hazineler bağışlasalar
Zerre bile feda edemem hürriyetimden.
Deyip bizim kurt oradan uzaklaştı hemen
La Fontaine
05 Mart 2025